
Kürtlerin Hiroşiması olarak bilinen Halepçe katliamının ardından 24 yıl geçti. Ancak katliamin açtığı yaralar halen iyileşmek bilmedi. Tarihte en büyük katliamı yaşamış en büyük Kürt kasabası Halepçe’de Baas rejimi tarafından kullanılan kimyasal silahlar sonucu resmi rakamlara göre beş bin insanın yaşamını yitirdiği yedi yüz civarında da yaralının olduğu söylensede, gerçeklerin bunun çok ötesinde olduğunu tanıklar anlatıyor.
Halepçe ve çevresinde, babasız bebeler, eşsiz dullar ve evlatsız anne ve babaların yaşadığı acılar ise daha derin ve aşılmış değil. Gözünden bile sakındığı beş yavrusunu gözlerinin önünde günlerce can çekişerek kaybeden yüreği büyük Wezire Mihemed ve yeğeni ile kardeşinin cenazesini bile bulamayan başka bir anne Emine Ali, yüreği dağlanan analardan sadece iki tanesi.
Katliamda beş çocuğunu yitiren 54 yaşındaki Wezire Mihemed Kerim ana olay gününü ve çocuklarının gözlerinin önünde nasıl eridiğini bizlere anlattı:
„13 Mart 1988’de hava saldırıları başlamıştı. Kimyasalın kulanıldığı 16 Mart’ta ise Nigin, Ajin, Hewrin adında kızlarım ve Renc ile Senger adlı erkek çocuklarımı kaybettim. Tara ve Befrin adlı kızlarım kimyasaldan kurtuldular. Aslında kendimizce hep tedbirliydik. Geceleri hep zemin katta kalıyorduk. 13 Mart’tan 16 Mart’a kadar bombalamalar devam ediyordu. O gece bir kaç peşmerge ve İran askerleri evimize gelmişlerdi. Tedbir amaçlı Halepçe’yi terketmek istediğimizi söyledik. Onlar ise gitmemize gerek kalmadığını zaten Halepçe’nin özgürleştiğini olası kimyasal saldırısı ihtimaline karşı da dama çıkıp çocukların yüzlerine ıslak bez koymamızı tembihleyerek ayrıldılar. Eşim Farhreddin, Saddam’ın zalim biri olduğunu her ihtimale karşı korunmamız gerektiğini söyleyerek Gülan Köyü’ne gitti. Saat 3 sularında hava bombardımanının yanı sıra kimyasal da atıldı. Zemin kattaydık o zaman. Kızım Hewrin babaanesinin yanındaydı. Sokakta yere yığılmış ve gözleri kör olmuştu.
‘Saçlarımı çekiyordum, birşey hissetmiyordum’
Kimyasal saldırısı karşısında ne yapacağımızı tam olarak bilemiyorduk. Bir refleks olarak bütün çocuklarımın yüzlerini yıkadım. Herkes kaçışıyor su ve ıslak bez arıyorlardı. Sokaklarda kaçışmaya başladık. Yaşlı bir amca başı kesilmiş bir tavuk gibi acılar içinde kıvranıp duruyordu. Bizden yardım istiyordu. Benim de gözlerim zayıflamıştı. Ve bir o kadar çocuklarım vardı. O esnada kaynanam da yığıldı yere. Kucağımdaki Renci’yi emzirmek istedim. Tam o esnada ben de düşmüşüm çocuklarım ‘anne ne olur ölme’ diye bağırıyorlardı. O zaman Ajin kardeşi Senger’i benden alıp Gülan Köyü’ne babasının yanına götürmek istedi. Faik adlı bir komşumuzun da beş çocuğu yaşamını yitirmişlerdi. Mahmut adlı komşumuz kendini kurtararak Fahreddin’e yaşadığımızı haber ediyor. Fahreddin bağırışlarla yanımız doğru gelmeye başladı. O zaman ben ve Fahreddin’in annesi baygın düşmüşüz. Kızım Hewrin de yanındaydı. Fahreddin, Hewrin’i elleri üzerine alarak yanıma getirdi. Kızım Befrin de yanımda baygın düşmüştü. Babası öldüğünü zannederek, Berfin’i bir kayanın kenarına çekerek saklamaya çalıştı. Kendime geldiğim de kaynanam beni çağırıyordu. Yine kendimden geçmişim sabaha kadar. Yeğenim Tanya da baygın düşmüş. Sabah kendime geldiğimde hep kan kusuyordum. Saçlarımı çekiyordum ancak hiçbir acı hissetmiyordum. Kıyametin koptuğunu düşünüyordum.
Eşim Fahreddin, yanına Nugin, Senger ve Tara’yı alarak uzağa götürüp kurtarmaya çalışıyordu. Fazla ilerleyemiyorlar, çünkü herkesin gözleri göremez hale geliyor. Sabaha doğru Nugin yaşamını yitiriyor. Herkesin derisi soyulmuş ve yaralanmıştı. Daha sonra Senger ve Hewrin de yaşamlarını yitiriyor. O esnada uçaklar da semalarda dolaşıyordu. Çocuklarımın öldüğünden haberim yoktu. Kimse söylemek istemiyordu. Sonra kızım Tara, çocuklarım Nugin ve Senger’in öldüğünü ve Ajin ve Renc’den de haber alınamadığını söyledi. Sonra bizi arabayla mezarlığa kadar götürdüklerinde yine kendimden geçmişim. Bir gece öyle kalmışım. Artık kızım Hewrin’de yaşamını yitirmişti. Hewrin’i bataniyeye bağladık. Hayvanlar yemesin diye. Sonra yine sürünerek şehirden uzaklaşmaya çalıştığımız esnada İranlı bir araba gelip bizi aldı. Gözlerimizi açtığımızda Kırmanşah’taydık. Daha sonra Nahawend ve Hemedan şehirlerinde kaldık.
‘Her şehit çocuğumuzdan yeni bir isim türettik’
Ajin ve Renc’ten haber alamıyoduk. Bizi Hersin şehrindeki toplama kampına götürdüler. Kamp sorumlusu gelip çocuklarım Ajin ve Renc’in Tahran’da hastahanede olduğunu söyledi. Ancak dedikleri gibi çıkmadı. Daha sonra yaralılar ilişkin yapılan bir albümde Renc’in yaralı fotoğrafı vardı. Tanınmayacak durumdaydı. Bütün hastahane ve şehirleri dolaştık, hiçbir ize rastlayamadık. Yaşadıklarını umuyoruz. Bir gün bulabilir miyiz diye bekliyoruz. Benim de sağlık sorunlarım halen devam ediyor. Gözlerim iyi görmüyor. Boğazımda ciddi sorunlar var. Ancak düşmanın toplu katliamlara karşı halen yaşam mücadelesi veriyoruz. Sonradan doğan çocuğumuza her şehit düşen kız çocuklarımızın her iki harfinden yeni bir isim türettik ismi Aheng oldu. Üç oğlum daha oldu. İsimlerini Eji, Renc ve Bawer isimlerini koyduk.“
Yaşanan acıları birkez daha yaşayarak anlatan anne Wezire, Kürt halk düşmanlarına da şu mesajları iletmemizi istiyor: ‘’Haykırıyorum! Bu katliam karşısında yüreğimiz dağlansa da ciğerimiz paramparça da olsa düşmana karşı dik durmasını da öğrendik.“
‘Kokudan anlaşılmış kimyasal atıldığı’
Emine Ali Mustafa ise kardeşi ve yeğenlerinden halen haber alamıyor. Halepçe katliamında resmi rakamlara göre beş binin üzerinde insanın katledildiği söyleniyor. Binlercesi yaralanıp sakat kalırken, bazılarının cesetleri bile halen bulunmuş değil. Tedavi amaçlı İran’a götürülen onlarca insandan bir daha haber alınamadı. Bir kardeşi, gelini ve 5 yeğenini kaybeden Emine Ali Mustafa’nın anlatıkları katliamın halen muammalarla yüklü olduğunu gözler önüne seriyor. Bakın Emine Ali Mustafa neler anlatıyor:
„Kimyasal atılmadan iki ay önce ailece İran’a göç etmiştik. Halepçe’nin Baas rejiminin eline geçtiğini duyduğumda ağlamaya başladım. Çünkü onların ne kadar zalim olduklarını biliyordum. Sonradan haber geldi ki kimyasal atılmış. O zaman peşmergeler Halepçe’ye inmişlerdi. Bundan dolayı kimyasal atılıdğı söyleniyordu. Elma kokusu yayılmış. Kokudan anlaşılmış kimyasal atıldığı. Annem, kardeşim Hüseyin Ali ve amcamoğlu Farıs evin zemin katında kendilerini korumaya aldıkalarını söylüyorlardı. Eve yakın bir yerin bombalanması üzerine kardeşim yaralanan çocuklarını Şehit Fatih hastanesine götürmeye çalışırken bir süre ekinlerin içinde beklemeye başlıyor. Sonra kardeşim Hüseyin eşini ve çocuklarına bakmak üzere geri eve döner. Yaralı bir yeğenim, annem, kardeşim Yasin ve Farıs, Enna alanına doğru giderler. Orada bulunan havuzun yanında dinlenirler. Daha sonra Doğu Kürdistan’ın Kamêran şehrine yanımıza geldiler. Ancak kardeşim Hüseyin Ali karısı Awaz Mahmud, yeğenim Bêstun, Sozkar, Megrun, Bêrun ve Hêmin’in Enna yakınlarında şehit düştüğü söylendi. Ancak cenazelerine rastlanmadı. Bütün çevre il, ilçe ve İran taraflarında yıllarca aradık. Hiçbir izine rastlayamadık. Artık toplu gömülen cenazelerin içinde mi. Yoksa tedavi amaçlı İran’a götürülüp kayıp mi edildi? Baas rejimi tarafından infaz mı edildiler hiç haber alamadık. Annem ölünceye kadar da hep oğlunun İran cezaevlerinde yaşadığına inandığını söylüyordu. Kardeşim ve çocuklarının bir mezarı bile yok.“
SALİH FIRAT - HALEPÇE
AZİZ KÖYLÜOÐLU: Halepçeliler gerçek suçluları arıyor
8 yıl süren İran-Irak savaşının sonuçlarını artık Kürtler de derinden yaşamaya başlamıştı. 1988’i yılına gelindiğinde artık her iki tarafta 8 yıldır süren savaşta zafer olmayacağını anlamış görünüyorlardı. Fakat İran son bir hamle yapmak için özellikle Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) ile ortak bir harekat yaparak Güney Kürdistan üzerinden Irak’ı baskı altına almak istiyordu. Irak-İran savaşı boyunca Kürtlere karşı sessiz kalan Baas rejimi, savaşın bitmesiyle birlikte Kürtlere yönelik olarak El-Enfal adı verilen hareketi başlattı. 182 bin Kürdün soykırımdan geçirildiği Enfal operasyonunda, 3 bini aşkın köy yok edilirken, on binlerce Kürt de göç etmek zorunda kaldı. 1988 yılının Şubat ayında başlayan bu soykırım operasyonunun mimarı olan Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Mecid ise Ocak 2010’da idam edildi. Aynı yıl Irak yargısı Halepçe katliamını soykırım olarak tanıdı.
Tarih 16 Mart 1988’i gösterdiğinde Kürdistan’ın pek bilinmeyen bir kasabasında bir soykırım yaşanıyordu. Irak savaş uçakları, Halepçe üzerinde beş saat süren bombardıman saldırısında hardal gazıyla Tabun, Sarin ve VX karışımı malzemeler kullanmışlardı. 5 saatten sonra çoğu kadın ve çocuk 5 bin insan yaşamını yitirmişti. Binlerce insan ise kullanılan kimyasal gazdan etkilenerek yaralandı ve etkileri halen süren sorun yaşamaktadır.
Irak devleti, 11 Mart 1970’te Kürtlere resmi olarak otonomi hakkı verdi. Fakat bu hakkın nasıl uygulanacağı konusu netleşmediğinden ve Irak hükümetinin otonomi konusunda samimi olmadığı her gün biraz daha açığa çıkıyordu. Ve 1974 yılında çatışmalar yeniden başladı. İran Şah rejiminin desteğini alan Kürtler, Irak’ın verdiği sözleri tutmadığı için otonomi hakkı için savaşmaya başladı. Bu savaş 1975’te yapılan Cezayir Antlaşması‘yla son buldu. İki devlet bu anlaşma ile uzlaşınca, İran devleti Kürtlerden desteğini çekti. Ardından Kürt örgütleri İran’a çekildi. Cezayir Antlaşması yapıldığı dönem, İran’ın Güney Kürdistanlı örgütler üzerinde ne kadar etkili olduğunu gösteriyordu.
Kimyasal silahlar ABD, Almanya ve Hollanda’dan
İran devleti 8 yıl süren Irak savaşı boyunca Güneyli Kürt örgütlerini kullandı. Irak ise bu politikaya karşı Doğu Kürt örgütleri ve Halkın Mücahitlerini İran devletine karşı kullanmıştı. Güney Kürdistanlı güçler İran’dan aldıkları destekle Güney’de etkili olmak isterken, Doğu Kürdistanlı örgütler de Irak’tan aldıkları destekle Doğu’da etkili olmaya çalışmaktaydı. Fakat bu politikalarda kayıp eden hep Kürtler oluyordu. Bu politikalar sonucunda 4 Mart 1987’de İran askerleri ve KDP-KYB peşmergelerini de yanına alarak Rewanduz’un doğusundaki Güney Kürdistan topraklarından 8 Km içeriye girmeyi başardı. Bunun üzerine, 13 Mart’ta yabancı bir gazeteciyle yapılan bir röportajda Irak kabinesinden bakan Haşim Hasan El-Aqrewi şöyle demişti: „İranlılar bu insanlara kirli görevler yaptırmaya çalışıyorlar. Bölge coğrafyasını çok iyi bildikleri için, İranlılar onları sadece Humeyni Muhafızları’nın ve İran kuvvetlerinin kılavuzları olarak kullanıyorlar.”
Baas rejimi bir yandan İran’a karşı Batı sisteminin çıkarları için savaşırken, diğer yandan Kürtlere karşı soykırım politikalarını devreye koymak için hazırlıklarını yapmaya başladı. Bu soykırım politikalarında ABD, Almanya ve Hollanda’nın büyük desteğini alacaktı. Baas rejimi Kürtlere karşı kullandığı kimyasal silahları Amerika, Almanya ve Hollanda devletlerinden temin etmişti. Batı devletleri bir yandan Saddam Hüseyin’in Baas rejimine sınırsız destek verirken, diğer yandan insan hakları savunuculuğundan dem vuruyorladı. Soykırımın yaşandığı yıllarda Saddam rejimine sınırsız destek sunan ABD, İran’a karşı başarısız kalınca, uygun şartları yaratarak ve Kürt kartına oynayarak Saddam rejimine savaş açtı.
Güney Kürdistanlı örgütler kendi çıkarları doğrultusunda devletler tarafından kullanılırken, diğer yandan kendi aralarında da çatışma halindeydiler. 1987 yılı Irak devletinin Kürtlere karşı geliştirdiği en büyük operasyonun başlangıç tarihi oldu. Süleymaniye çevresinde Peşmergeler ve Irak ordusu arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. Bu çatışmalar sonucunda büyük kayıplar veren Peşmerge güçleri, İran sınırlarının içine çekildiler. Bu çekilme aynı zamanda Irak’ın Kürt politikasında „bir defada sorunu çözme” yöntemi olarak adlandırılan yöntemin devreye girmesini getirdi. Irak devletine göre Kürtler sorundu ve bu sorunu çözmenin tek bir yolu vardı: El- Enfal!
Soykırım operasyonunun adı: El-Enfal
Kelime anlamı ganimet olan, ‘El-Enfal’, 1988 Şubat’ı sonlarında başlayıp, Eylül başlarına kadar altı ayrı coğrafi bölgede yürütülen bir soykırım operasyonuydu. Aynı zamanda, birbirinin devamı olarak tasarlanmış toplam sekiz askeri saldırının oluşturduğu diziye verilen isimdi, ‘El-Enfal’. Halepçe Katliamı ise kullanılan silahlar ve zamanı itibariyle Enfal operasyonunun en ciddi sonuçları olanıydı. KYB (Kürdistan Yurtseverler Birliği) güçlerinin İran ordusuyla ortak bir hareketle Halepçe ve çevresini Irak güçlerinde alması da, Irak’ın kimyasal silah kullanmasına gerekçe oluşturduğu halen dillendiren gerekçelerden biri olmaktadır. Ancak, Enfal adıyla başlayan ve Halepçe’de soykırımla sonuçlanan operasyon boyunca 182 bin Kürdün öldürüldüğü ve çoğunun toplu mezarlara gömüldüğü ortaya çıktı.
Batılı devletlerin İran devletine karşı savaşta her türlü desteği verdiği Irak Baas rejiminin bu katliam politikasına karşı tepki göstermesi beklenemezdi. Batı, Kürtlerin yaşadığı bu katliamları, Saddam rejiminin yaptıkları, ancak 1990 yılında dünyada yaşanan değişimle gündeme geldi. Artık Saddam rejime ihtiyaç duyulmadığı, ayak bağı olduğu ortaya çıkınca, Kürtlere yönelik katliamlar da dile getirilmeye başlandı. ABD, Almanya ve Hollanda devletleri sanki Saddam rejimine kimyasal silahları kendileri vermemiş gibi, Baas rejiminin Kürtlere karşı kimyasal silahlar kullandığını dinlendirmeye başladı. 1991 yıllında Körfez Savaşı ile başlayan ve 2003 Irak müdahalesiyle son bulan Saddam rejimi, artık Kürtlere karşı nasıl bir soykırım politikası uygulandığı tüm dünya tarafından duyulur oldu.
Irak, Halepçe katliamını soykırım olarak tanıdı
Halepçe katliamında 5 bini aşkın kişi ölürken, 9 bin kişi de yaralandı. Yaralıların büyük bir kısmı daha sonra yaşamını yitirdi. Yerel halk bu katliamdan sadece Saddam rejimini değil, o dönem Güneyli Kürt partilerinin, İran ile ortak hareket etmesinin de, böyle bir katliama zemin sunduğunu belirtiyorlar. Halepçe ve çevresindeki halkın, iki Kürt partisine tepkileri dinmedi. Bu durum özellikle 1992’den sonra 36 paralelin Baas rejiminden arındırılmasından sonra, Ensar El İslam örgütünün denetimine girmesini getirdi. Mele Kerekar liderliğindeki örgüt bölgede halkın özellikle KYB olan tepkisini ve İslami değerlere bağlılığı üzerinden kendisini örgütlemişti. Katliam sonrası yaralarını sarmaya çalışan halk, bu kez KYB ve Ensar El İslam örgütü arasındaki çatışmaların merkezi haline gelir. Bu durum 2003 yılında ABD ve YNK’nin yaptığı ortak operasyonla Ensar El İslam örgütünün silahlı gücünün tasfiye edilmesiyle bitti.
ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra kurulan hükümet, Enfal operasyonunun uygulayıcısı olan Saddam’ın kuzeni Ali Hasan El Mecit’i yargıladı. Kürtlere yönelik soykırımdan dolayı yargılanmayan El Mecit, Şialara katliamdan dolayı idama mahkum edildi. El Mecit idam edildikten sonra, Irak yargısı Halepçe Katliamını soykırım olarak tanıdı.
DEVAM EDECEK