
Üç yıl önce Tunus’ta başlayıp kısa bir süre içinde yayılan dalga, iktidar değişimleri veye revizyonları beraberinde getirdi. Bazı ülkeler yıkımı erken atlatıp inşaaya yoğunlaştı. Kimi yerlerde bastırıldı, Suriye’de ise iç savaşa dönüştü. Suriye iç savaşı, devrim için yola çıkanlarla rejimin vahşet yarışına giriştiği cehennemde insan kalmakta ısrar eden Kürtleri de içine çekiyor. Üzerinden üç yıl geçmesine rağmen iktidarı bırakıp gitmeyen Baas rejimi, Kürt yerleşim birimlerine de saldırmaya başladı.
Savaşın şu an en çok yoğunlaştığı kentlerden biri, ikinci büyük kenti Halep’tir. Savaşın ikinci yılına girdiği Halep’e gelmek için üç ay önce yola çıktım. Batı Kürdistan kentlerinden geçerek Halep’e ancak üç ayda ulaşabildim. Çünkü yollar kapalı ve savaş çok şiddetliydi. Kürtlerin devrimi gerçekleştirip özerkliklerini ilan ettikleri Rojava’da çeşitli dönemlerde saldırılar başladı. Bu saldırılar yolların kapanmasına neden oldu. O yüzden tam üç ay Halep’e ulaşmak için yollarda kaldım. En son yaklaşık bir ay önce Halep’e en yakın Kürt kenti olan Efrîn’e ulaştım. Ancak oradan da Halep’e gelmek için daha büyük sorunlar vardı. Çünkü bu yol üzerindeki kontrol noktalarının kimileri devletin, kimileri de Arap güçlerinin elindeydi. Bu kontrol noktalarından geçmek öyle kolay değildi. Ancak Efrîn’e geldiğim günden beri Halep’teki Kürt mahalleleri olan Eşrefiye ve Şêx Meqsûd’a yönelik saldırıların devam ettiği haberlerini alıyordum. Bu saldırılar yeni değildi. Yaklaşık 8 ay önce başlamıştı. Ama giderek şiddetlendiği yönünde bilgiler alıyordum. Kimi zaman ÖSO’ya bağlı güçler saldırılarda bulundu kimi zaman da Baas rejimi bu mahallelere yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Son dönemlerde gerçekleştirilen saldırılar ise Baas rejiminden. Bu Baas rejiminin kendini yaşatmak için on yıllardır izlediği politikayı gösteriyordu. Zira politikası hep kendini savunmak için kendine yönelik tehditleri başka yerlerde karşılama politikasıdır. Suriye Baası ile birlikte İran devletinin de izlediği bir stratejidir bu. O yüzden Suriye Baas rejmi son dönemlerde Kürt hahallelerine yönelik saldırılarını arttırdı. Çünkü savaşın girmediği varoş olarak kabul edilen en son yer Kürtlerin yaşadığı Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahalleleriydi.
Saldırı ve göç dalgası
29 Mart günü Şêx Meqsûd havan, tank ve toplarla vuruldu. Kürtler evlerinden çıkarabildikleri eşyalarını bulabildikleri herhangi bir araca bindirerek Efrîn’in yolunu tuttular; Araplar, Türkmenler ve Asuriler de eşlik etti. Üç gün içinde Şêx Meqsûd’dan Efrîn’e göç eden insan sayısı 150 bini geçti. Efrîn’in yedi kasabasına olan göç de düşünülürse 300 bine yakın insanın bir hafta içinde göç ettiğini söylemek yanlış olmaz.
Bazıları ikinci göçünde
İlk iki gün Efrîn’e Halep’ten gelen yola yakın bir yerde durup kervanlar halinde göç eden ailelerin gelişini izledim. Gördüğüm manzara yüreğimi incitti, canımı acıttı. Çünkü bana yıllar önce Kuzey Kürdistan köylerinin Türkiye devleti tarafından yakılıp, yıkılarak boşaltılmasından sonra göç yollarına yaya bir şekilde düşen Kürtlerin dramını yeniden yaşattı. Kızgın güneş altında topraklı köy yollarında sırtlarına aldıkları bir kaç parça eşyalarıyla kasabaların, ilçelerin, şehirlerin yolunu tutan köylülerin boynu büyük, perişan halleri, belleğimde yeniden canlandı. Kamyonetlere yüklenmiş ev eşyalarının üzerine binmiş ve korku dolu gözlerle çevreye bakan çocukların, gözü yaşlı kadınların görüntüsü yürek yakıyordu. Nereye gideceğiz, ne yapacağız diye düşünüyorlardı göç edenler. Göç ettiren zihniyet aynıydı.
Halep Şêx Meqsûd’dan göçedenlerden bazılarına neden göç ettiklerini, neden evlerini bıraktıklarını sorduğumda şu cevabı verdiler: “Baas rejimi tank, top ve havanların yönünü mahalleye çevirmiş. Rasgele durmadan mahalleyi bombalıyor. Bu bombalamada onlarca çocuk, kadın, yaşlı, genç, erkek can verdi. Yüzlercesi de yaralandı. Rasgele atılan top, havan ve tank mermilerinden biri herhangi birimizin evinin üstüne düşebilir. Bu durumda göç etmeden ne yapabilirdik ki?”
Çocukların ağzını bıçak açmıyordu. Oysa Rojava çocukları konuşkandı. Bir soru sorman yetiyordu konuşmaları ve slogan atmaları için. Ancak o an hiçbirinin ağzını bıçak açmıyordu. Kadınlar gözyaşlarını tutamıyordu.
Şêx Meqsûd’dan bir hafta içinde yüzbinlerce insan göç ederek Efrîn’e geldi. Bir o kadarı da Kobani taraflarına göç etti. Ancak oradan göç edenlerin hepsi Şêx Meqsûd’da yaşayanlar değildi. Gelenlerin bir bölümü daha önce Bostanbaşi, Heyderiyê, Eşrefiye, Saxur, Sekeriye’den göç eden ailelerdi. Buraya gelenlerin bir kısmı okullara; bir kısmı da her eve üç dört aile girecek şekilde akrabalarının yanına yerleşmişlerdi. Şêx Meqsûd’un nufüsu da 300 bin civarındaydı. Bu göçle nufüsü 500 bini de geçmişti. O yüzden Şêx Meqsûd’dan göç, bazı aileler için ikinci göç oluyordu.
Halep yolu...
Eskiden ticaret kervanlarının gece gündüz demeden gelip geçtiği bir yoldu. Kervanlar tarihe karışınca bu kez kara taşımacılığının merkezi yoluydu. Çünkü Halep dünyanın en büyük ticaret merkezlerinden biriydi. Ortadoğu’nun en eski kentlerinden bir iki yıldır, savaş sahnesine çevrilmişti. O yüzden yolları da kapalı. Halep’e ulaşmak istiyordum. Ama nasıl? Bu soruya cevap aradım uzun süre. En son Eşrefiye’ye yönelik uçak saldırısında 10 çocuk ile birlikte 24 kişinin yaşamını yitirdiği haberini alınca artık ne olursa olsun hiçbir şey beni Halep’e gitmekten alıkoyamaz diyerek Halep’e gelmenin yollarını aradım. Benim için en güvenlikli yol da YPG aracılığıyla gelmekti. YPG Komutanı Mahmut Berxwedan’a Halep’e gitmek istediğimi söyleyerek beni kendilerinin ulaştırmasını söyledim. Kabul edince ertesi sabah erkenden YPG merkezine gittim. Öğle saat 14:00’e kadar bekledim. Sonunda bizi ulaştıracak araba geldi. Binip yola çıktık. Halep ile Efrîn arası sadece 60 km’dir. Normal koşullarda bu yol en fazla yarım saat çeker. Araç sürücüsü, normal yollar riskli veya kapalı olduğu için çok dolambaşlı bir yoldan gitmemiz gerektiğini söyledi. Yola çıktıktan üç saat sonra Halep’e tank, top, havan ve uçak sesleriyle girdik. Şose ve Lêlün dağı yollarından geçerek geldik. Akşam vakti olduğundan hiçbir yere gidilemezdi. Hawar Ajans’ının Şêx Meqsûd’daki merkezine gittim. Çay, yemek derken oradaki muhabirlerle ertesi gün ne yapabileceğimizi, beni savaşın olduğu yerleri gezdirmeleri gerektiğini, kimin bana eşlik edeceğini konuşup planladık. Büyük bir heyecanla sabah olmasını beklemeye başladım. Mahallede büyük bir sesszizlik vardı. İnsan sesleri yoktu. Sadece durmadan atılan havan, tank ve top mermilerinin sesleri vardı. Ve bununla birlikte çatışmaların olduğu Avarid, Maksel Cezire, Eşrefiye İkinci ve Birinci Dört yollarındaki çatışmaların silah sesleri geliyordu.
Hayalet mahalle Şêx Meqsûd
Bir an önce sabah olmasını istiyordum. O yüzden sabah erkenden uyandım. Makinamı alıp sokağa çıktım. Hiç kimse yoktu sokakta. Bir saat kadar kapının önünde sokakta bekledim. Gelip geçen olmadı. Evler kapalı, kimi evlerin yıkanmış ama toplanmaya fırsat bulunmamış çamaşırları hala balkonlarda asılı duruyordu. Gözlerimle göç edenleri görmeseydim ne oldu bu insanlara, nereye gitti bu kadar insan diye sorardım. Boş, kapıları kilitli, pencereleri kapalı evler… Sokak ortasında bir saat kadar durdum. Ama ölüm ve göç sessizliğiydi süren.. Sadece tank, top ve havan sesleri ile uzaktan çatışma olduğu anlaşılan mermi sesleri geliyordu. Şêx Meqsûd yani bulunduğum Batı Şêx Meqsûd bir hayalet mahalleye dönmüştü. Bir hafta önce bu mahallede binlerce, onbinlerce, yüzbinlerce insan yaşıyordu. Binlerce çocuk kapılarının önünde oyun oynuyordu. Ama şu an bomboştu tüm sokaklar...
Doğu Şêx Meqsûd ve Avarid
Kahvaltımızı yaptıktan sonra bana rehberlik yapacak Hawar Haber Ajansı muhabiri Sipan Can ile birlikte Doğu Şêx Meqsûd ile Avarid’e gitmek için evden çıktık. Sipan, suikastçılar olduğu için yaya gitmemizin riskini anlatıp arabayla gitmemezi salık verdi. Sipan, Halep çocuğuydu ve bir süreden beridir de Halep’te muhabirlik yapıyordu. İtiraz etmedim; arabayla Doğu Şêx Meqsûd’un bir yerine kadar gidebildik. Ancak Doğu Şêx Meqsûd ve Avarid’e yaklaştıkça silah sesleri de yakınlaşıyordu. Havan, top ve tanklarla bombardıman durmadan sürüyordu. Arabadan indiğimiz cadde büyük ama bomboştu. Birkaç günlük çatışmanın sonuçları caddelerde ve binalarda en iyi ifadesini bulmuştu. Cadde çöpten geçilmiyordu. Sadece çöp değil bombalanan evlerden caddeye fırlayan giysi, yiyicek, ayakkabı ve oyuncaklarla doluydu. Yine caddede darbelenmiş, camları kırılmış, lastikleri patlamış, ters dönmüş arabalarla doluydu. Binaların paçavraya dönüşmüş balkonlardan yırtık gölgelikler, dağılmış elbiseler, battaniyeler sarkıyordu. Tank ya da havan veya top mermilerinin isabet ettiği bazı evlerin içerisinin yanması sonucu çıkan siyah dumanlar her yerini kapkara yapmıştı. Çevreme bakınıp dururken Asayiş üyeleri bize doğru gelmeye başladı. Ama caddenin bir yerinden sonra eğilip koşarak geçtiler. Yanımıza geldiklerinde kendimizi tanıtmamıza gerek bile duymadılar. Çünkü Sipan’ı tanıyorlardı. Sipan beni kısaca tanıttıktan sonra “hadi gideceğiniz yere kadar sizi geçirelim” dediler.
YPG noktasına varmadan
Asayiş üyeleri, karşıdan bizi gören suikastçılar varlığına işaret edip yolun öbür tarafına eğilerek ve hızlı bir şekilde geçememiz gerektiğini anlattı. Tek tek geçektik. Öndekinin sıkı sıkıya tembihini dikkate alıp takip ettim. Arkamdan Sipan ve diğer iki iki arkadaş da geldi. Durduğumuz köşede olanları anlattı. İşaret ederek gösterdiği yer bombardımandan viraneye dönmüştü. Enkaz haline gelmiş arabalar vardı. Yine yerde derin çukurlar açılmıştı. Burası son saldırıda havan, top, tank mermilerinin düştüğü ve 7 insanın öldüğü Ebu Rami fırının olduğu yerdi. En son yaralılardan birinin ayağının koptuğu yeri de gösterdikten sonra bu sokakta çok fazla durmamamız gerektiğini söyledi. Aynı sokak bir aile harabeye dönmüş evinden eşyalarını çıkarıp bir kamyonete bindirmeye çalışıyordu. Onlara bir selam verip oradan hızlı ayrılmak isterken evden bir yaşlı ana çıkıp eşyalarını yüklemekle uğraşan oğullarının yanında durdu. Gözleri yaşlıydı. Birkaç ara sokaktan sonra bir YPG noktasına vardık. Asayiş‘in gençleri, YPG savaşçılarına bizi teslim ettikten sonra yerlerine döndü.
Dijvar ile karşılaşma…
YPG savaşçılarına çatışmanın olduğu yere gitmek istediğimizi söyledik. Kapıda duran savaşçılardan biri içeri girdi. Girdiği yer bir binanın alt katıydı. Birkaç dakika içinde dışarıya çıktı ve “arkadaşlar sizi içeride bekliyor” diyerek içeriye girmemiz için yolu işaret etti. İçeri girdiğimizde Serêkaniyê çatışmalarından tanıdığım YPG komutanlarından Dijvar’ın orada olduğunu gördüm. Gülerek bizi karşıladı. “Oturup bir kaç dakika soluklanın bir çayımızı da için ondan sonra sizi gönderelim” dedi. Çaylarımızı kaşla göz arasında içip gitmeye hazır olduğumuzu, söyledik. Dijvar, çatışmaların olduğu yere götürmek için iki tane savaşçısını görevlendirerek bizi gönderdi… Devam edecek...
SEYİT EVRAN / HALEP