Antik Yunan’da ise spor yapmak bedensel gelişim metodu olmakla beraber toplumsal bir aktiviteydi. Birey kendini felsefe, politika, sosyal ve kültürel alanlarda yurttaş olarak yapılandırırken, gymnasium diye bilinen spor merkezlerinde fiziksel gelişimini sağlıyordu. Gymnasium Sümer’deki koşu alanlarına nispeten daha kompleks yapılardı. Kent tasarımında yol, meclis ve konutlar gibi gymasiumların da yer, biçim ve fonksiyonuna dönük tartışmalar her yurttaşın zorunlu olarak katıldığı, doğrudan demokratik bir planlamaydı.
Grek-Romen özerk kentler organizasyonu, büyük Roma imparatorluğunun şahlanması ile birlikte kesin bir ayrışmaya gider. Roma imparatorluğu eski Yunan kent ve toplum özelliklerini, gittikçe gösteri toplumu ve kentleşmesine doğru evirir. Kent ve politika ile ilgili karar veren özgür yurttaşlar yerine monarşiydi. Artık özgür yurttaştan bahsedilemezdi, zira tek taraflı bir nesneleştirme sürecinin tesiri ile köleleşmiş bir toplumsallık inşa ediliyordu.
Monarşi yönetimi ile gösteri toplumu ve kentleşmesi kentsel sınıflaşma, geniş ticaret yolları ve colesium gibi yapılarla ete kemiğe bürünür. Artık tüm yollar Roma’ya çıkıyordu. Kral, Roma burjuvazisi ve halkını eğlendirmek için Antik Yunan'daki gymnasiumları colesiuma dönüştürür. Colesiumlar suçluların aslanlara yem edildiği, köle gladyatörlerin dövüştürüldüğü, savaşların canlandırıldığı, büyük güç ve gösterilerinin arenasıydı. Gymnasium, colesium, arena ve stadiuma doğru kavramsal, biçimsel ve işlevsel bir evrim günümüze değin seyreder.
Gerçek şu ki artık ne Ortadoğu'da Sümer ne de Avrupa’da Antik Yunan dönemine layık bir kentleşme ve sportmenlikten söz edemiyoruz. Roma döneminin ilkel arena olgusu günümüz stadyumlarına ismini taşıdı.
Roma'nın arena kültürü Nazi dönemi Almanya'sında
daha da kurumsallaşır. Yahudi soykırımları ile üst insan ve toplum olduğunu tüm dünyaya kanıtlamaya çalışan Alman İdealizmi, ilk uluslar arası organizasyonlara öncülük eder. Böylelikle ideal insan modelinin fiziksel mükemmelliği ve diğer halkları yenme arzusu sportif alana taşınmış olur. Akabinde 1972 Münih olimpiyatları öncesinde yaşanan katliam etnik ayrışma ve milliyetçiliğin ölümcül lekesini spora bulaştırmıştı.
Küresel kapitalizm dünyasında sportif müsabakalar, rakip takıma sayı yaparak öne geçmeye çalışan piyasa ilişkilerine benzemektedir. Dünya kupası, olimpiyat oyunları, elitist tenis turnuvaları ve dövüş müsabakaları sportif değerlerden koparılmış, erkek egemenlikli bir oyun olarak finansal fırsat durumuna getirilmiştir. Bir dönem Roma arenasını dolduran kitleler, şimdi de obez bedenleriyle kapitalizmin kültürel mabedi olan stadyumları doldurmaktadır. İnsanlar, belirlenmiş periyotlarda stadyumlara doluşur ya da televiyonların başında toplanırken, kendince sosyal bir faaliyet içinde olduğunu sanmaktadır. Ancak kişi dogmatik bir ritüeli gerçekleştirmenin uyuşma ve öz benliğini teslim etme hallerindedir.
Bireyin öznel yaratıcılıktan, yaşadığı sosyal çevreye etki edebilme becerisinden ve özgür tercihlerinden yoksun bırakıldığı maddi bir kültür sarmıştır çevresini. Uluslar arası kararlarla bir anda yaşadığı ülke bir finans organizasyonuna laboratuvar olur. Kobaylaştırılan insanın öncelikle şehrine girerler ve polisler mahallesini işgal eder. Sonra belediyeler dozerlerle evini yıkmaya başlar. Yerine de hızlıca oteller ya da stadyumlar inşa ederler. Tüm bunlar bireyin kendi iradesi dışında gelişirken tahribatın finansörü, cebinden çalınan vergilerdir.
Uluslar arası spor organizasyonları en çok inşaat kartellerinin ve devlet yetkililerinin ağzının suyunu akıtmaktadır. Kısa bir dönemde ceplerini fazlasıyla dolduran bu kesim, uzun vadede halka dönük kemer sıkma politikaları güderler.
Hükümet ve iktidar masa başında yeni bütçe tasarıları ile kentsel planlara girişir. Evleri yok edilen yoksullar, maaşları kesintiye uğrayan memurlar, genelevlere düşürülen kadınlar bu uygulamaların mağduru olur. Yeni stadyumlar, oteller, köprü ve otoyollar, yoksul mahalleleri adeta midesine indirir. Yapılan yeni planlamada gerekli elektrik enerjisini sağlamak için ormanlar kesilip daha fazla HES ve barajlar inşa edilir. Böylece organize edilen sportif bir süreç değil, kaos kentleşmesi olmuş olur.
Stadyumlarda göbekli erkekler iddia kuponlarını buruşturup küfürler ederek maç izlediğini idea eder. Sahalarda karşılaştığımız ‘siyahi’ye ‘maymun’ taklidi yapılarak, azınlık olana çoğunluk sloganları atılarak faşizm güdülmektedir. Yoksul mahalleler canavar inşaat endüstrisinin kâr aracı haline gelmiş ve maç yapan taraflar etnik olarak yarıştırılıp toplumsal milliyetçilik güdümlenirken, kapitalist çağın sportif faaliyetlerinin masum bir endüstiri olmadığı gerçekliği ifşa olur. Hümanist insan özünü, doğanın varoluşunu ve toplumsallaşmanın ahlakiliğini yerinden eden bir durumdan söz ediyoruz.
Spor; etnik ve cinsiyet ayrımcılığından uzak, finans kapitalin hırs ekonomisi olmaktan çıkmış, insanın bedensel sağaltımını esas alan ve toplumsallaşmayı pekiştiren ortak bir aktivite olabilmelidir. İktidar erkek zihniyeti ve sermayenin güdümünden kurtarılmış, kendi kararlarını alabilen özerk bir alan olarak yeniden yapılandırılmalı, halk yararına ve halka birlikte organize olabilmelidir. Sporun her alanda etkinliğini yaratırken insan yaşamına sağduyulu spor mekanları inşa edilmelidir. Bu anlam sporu, sporcuyu ve ona dair değerleri özgürleştirecek kıstas olmaya yakındır.
HALİL AYDIN: Sporun metalaşması