Ey rüzgar bir kuşa nişan alıyordum ki sen kavradın elimi, bırak kalbimin yelesini...
Vurmayacağım serçenin sesini...
Yetiyor bana çocukluğumdan kalma kederlerin cinayeti...
Beni en güzel döven benim, sen indir elini rüzgar.
Ve ey rüzgar bilsen inceden inciterek geçen seni nasıl sevdiğimi...
Bağrımı sedası olmayan bir çingeneye açtığımda yumruklama özlemin sinesini...
Sen rüzgarsın, okşarsın.
Döven zamandır...
Bir kuşu tam göğsünden vuracaktım sen olmasan...
Yıl 2000, yeni yüz yılın başındaydık, bahara girmemize günler vardı ama hava güneşliydi ve karşımda 800’e yakın gerilla gülümseyerek alkışlıyorlardı, elimde bir kalem bir defter. Heyecandan kendimi nereye koyacağımı bilemiyor, onca alkış karşısında biraz da utanıyordum. Gözlerim beni onca gerillanın karşısına çıkaran insanı arıyordu. Ve en ön sırada ağzı kulağında "Var ya, var ya" deyip gülerek alkışlayan onu gördüm. Gözleri, gözlükleri ardında yeşil yeşil ışıklar saçıyordu, alnı hafif terliydi... Nasılda mutlu. Nasılda çocuksuydu öyle... Ona baktığımı görünce yumruklarını sıkıp havada salladı. Sonra arkamdaki ses ile kendime geldim. "Heval Medya yerine geçebilirsin, şimdi de şiir dalında 3. seçilen Mahir arkadaşı ödülünü alması için sahneye davet ediyoruz." Koşar adımlarla yerime gittim. Ne olmuştu, nerden gelmiştim, nereye gitmeliydim, alkış tufanı içinde anlam vermeye çalışıp elimdeki kalem ve deftere odaklanıyorum. Defterin kapağını hafif araladım, defterin ilk sayfasında "Şehit Ayhan Kampı bünyesinde düzenlenen şiir etkinliğinde..." diye devam eden bir not yazılmış. Olan biteni heyecanım yatışınca idrak ediyorum.
Etkinlik sona erip bütün gerillalar halaya durunca ben ile Jinda arkadaş onları seyretmek için büyükçe bir taşın üstüne oturduk ve yine karşıdan bize doğru gelen o güzel yüzlü, yeşil gözlü dağ ile bütünlemiş gerillayı gördüm. İsminin ona çok yakıştığı nadir insanlardandı. Birazdan bütün güler yüzlülüğü ile gelip karşımızda durdu Halil Dağ, elini uzatıp beni tebrik edince "Var ya çok sevindim o defter şiir dolacak tamam mı?" Zor duyulur bir sesle ve gülerek "tamam" dedim. Jinda arkadaşın yanına oturup "etkinlik için şiir istedim vermiyordu, zorla aldım" deyip kahkahalar atıyordu. Jinda arkadaş da "Ömer Hayyam okuduğu için kendi şiirine güvenmemiştir" diyor ve ikisi elbirliği yapıp beni çekiştirip gülüyorlardı. Ben ise içimde büyüyen hayranlıkla onları izliyordum. Halil'i zaten seviyordum ama gün geçtikçe sevgim hayranlığa dönüşüyordu. Eğer bir insan, arkadaşının başarısına, gelişimine, iyiliğine bu kadar çok seviniyorsa ve daha iyisini yapması için kendini bu kadar yoruyor ve çaba harcıyorsa o insan olağanüstü bir insandır diyordum kendi içimden. Ve nereye gidersem gideyim Halil için tek kalsa bile yazacağım diyordum. Eğer o, bu kadar seviniyorsa demek ki bu güzel bir şeydir diyordum.
Heval Halil, Jinda heval ile bir süre tartıştıktan sonra bana dönüp "Arkadaşlar bir edebiyat okulu kurmak için tartışmalar yapıyor, eğer öyle bir şey olursa seni önereceğim" deyince ve ona şaşkın şaşkın baktığımı görünce yine kahkaha ile güldü. Tuhaf bir biçimde onun söyledikleri karşısında itiraz edemiyordum. İnatçı bütün özelliklerim onu görünce uysallaşıyordu. O, diyorsa iyidir, doğrudur, güzeldir algısı hep benimle yaşadı. İstediği gibi Edebiyat Okuluna da gitmiştim.
Aradan yıllar geçiyordu bazen ayrılıyor, bazen buluşuyor, bazen uzaklaşıyor, bazen yakınlaşıyorduk. Ne zaman Halil'i görsem ilk hali gibiydi, yine alnı terli, yine gözleri ışıl ışıl, yine heyecanlı, yine kendinden çok arkadaşına duyarlı. Yorgun ama mutlu. Uçurumlu dağların patikalarında kulağının kenarına bir nergiz çiçeği iliştiren o güzel şair. Elinde kamerası, kalbinde umutları, hayalleri doğa ile konuşur gibi yaşayan hali ne çok yakışıyordu dağa...
Herkesin izini süren, herkesin hikayesini yazan, herkesin fotoğnafını çeken, bir oydu, hayatımızın biriciği. Ve o, dağlarda ne kadar sevilebiliyorsa o kadar sevildi. Başarılarını duydukça sevinen bir ordu gerilla vardı. Aştığı her engeli alkışlayan binlerce seveni vardı. Bu yüzden hiç bir zorluk yıldırmadı onu. Dağlarda yakaladığı efsuna bir isim bulma arayışı hiç bitmedi. Şiirsel adımların yolcusuyla ne kadar gurur duysak azdı. Bu dağlardan bir Halil Dağ geçmişti arkasında bir sevgi seli bırakarak. Ne mutlu bu kadar sevilebilene, şiir gibi yürüyebilene, aşkla üretebilene... Bu çağda onun yolunda yürüme gururu bile dünyaya bedeldir.
Halil İbrahim Uysal'ın (Halil Dağ) şahadeti üstünden 12 yıl rüzgar gibi geçti. (1 Nisan 2008) Kalbimiz ise hiç vazgeçmedi ondan...