
Çocukluğu, 12 Eylül 1980 askeri darbesi sürecine denk gelen kuşaktanız. O günler, Kürtlüğe dair her şeyin buğulaştığı, yok edilmek istenenin çoktan zaten ezilip yok edildiği, kalanın ise anlam yitimine uğradığı zamanlardı. Darbenin hemen arefesinde, şehirle henüz tam kaynaşamadığımız o günlerde, babamın eve getirdiği Kürtlerle ilgili ‘sakıncalı’ kitapları ve Kürtçe kasetleri, nenem bir akrabanın bulgur fabrikasındaki buğdayların arasında saklardı. Şehirde gizli dinlediğimiz o kasetleri, köyde devlet olmadığı için daha rahat dinleyebiliyorduk. Herhangi bir gönül bağımızın olmadığı devleti, yalnızca bize komşu Türk köylerinin ve şehirdekilerin devleti gibi görüyorduk. Askerlik yapanlar ve çıkar peşinde olan bir kaç kişi haricinde devletle teması olanların sayısı da oldukça azdı. Zaten bizim Kürt köylerine muhtarlık vermiyordu devlet. Pazarcık-Antep arasına dağılmış olan bizim aşiretin köyleri, resmi olarak Türk köylerine bağlanmış, oradaki muhtalıklar üzerinden devlete kayıtlıydılar.
Kürt olma, Kürtçe konuşma farklılığının bilinci olsa da, devletin hakim olduğu kent yaşamına uzaklık nedeniyle, bu kimlik değerlerinin modern anlamdaki kullanımı, gelişimi ve geleceğine ilişkin bir bilinç düzeyi, bir gelecek perspektifi ve motivasyonu yoktu. Yani devlet karışmadığı müddetçe, o yaşam kendi döngüsünde hep öyle sürecekmiş gibi bir psikoloji hakimdi; bundan öte bir yaşam tasavvuru yok gibiydi...
O dönemin apolitik toplumsallığında, kaçak dinlediğimiz o Kürtçe kasetler oldukça heyecanlandırıyordu. Kitaplardan bir ‘Kürt’ kelimesini görmenin yarattığı duygu ve heyecan bile, sıradan kelimelerle ifade edilemezdi. O dönemlerde bir gazetede, ‘Kürdistan’ kelimesini gördüğümde, uzun bir süre gözümü alamadığımı halen hatırlıyorum...
‘Bizimkiler’ veya ‘hevaller’
Şehire taşınmıştık ama her fırsat bulduğumda, yaz ve kış tatillerinde, mutlaka kendimi köye atardım. 1980 senesinin Şubat ayında Pazarcık’a bağlı köyümüzde dedemlerin yanındayken, köyde Şerif adında bir misafirin olduğu söylendi. Bir sabah bir kaç kişi, sırtları duvara dayalı, o kış günü iç ısıtan güneşi kaçırmak istemezcesine çömelmiş oturuyordu. Oturanların yanına gittiğimde daha önce görmediğim o kişinin, bahsedilen misafir olduğunu anladım. Tanışır tanışmaz bana, okumayı söküp sökmediğimi sordu. Okuyabildiğimi söyleyince, cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı ve kendisiyle beraber orada oturanlara yüksek sesle okumamı istedi. Okuduğum o bildirinin içeriğini şimdi hatırlamıyorum, ama kağıdın bir yüzünü tam doldurmayan bir kaç paragraflık yazının altındaki ‘Partiya Karkerên Kurdistan’ imzası hafızama kaydolmuştu. Kısa bir süre içinde köylüler üzerinde saygın bir etki yaratan Şerif (Abbas Yelocağı) o baharda kendi köyünde (Turûşan) şehit düşünce, bizim Maxikan aşiretinin tüm köylerinden insanlar onun taziyesine gitti. Şehadeti tüm aşiret üzerinde büyük bir etki yapan Şerif’in anlatmak istediklerini henüz tam olarak kavrayamayan köylüler, ‘bizden biri’ diyerek sahiplenmişlerdi.
Komutan Agît de, 15 Ağustos 1984 Eruh baskını öncesi Botan’da halk arasında yaptıkları çalışmalara ilişkin ilk izlenimlerini şöyle anlatıyor: “Aşiretler başlangıçta bizi anlamakta zorlanıyorlardı. Daha önce karşılaştıkları Güney Kürdistan kaynaklı ilkel milliyetçi örgütlerin yarattığı tahribatlardan dolayı, önyargılı yaklaşım da vardı... Köylüleri en çok rahatlatan bizim gizli hareket tarzımızdı... Halkın kalbini yavaş yavaş kazanıyorduk. Artık birbirimize kuşku ile bakan iki yabancı değil, sadık dostlar, onların deyimiyle ‘bizimkiler’ veya ‘heval’ olarak tanınıyorduk...”
Devlet zorba bir şebeke
Tüm toplumsal dinamiği ve renkliliği adeta bir buldozer gibi üzerinden geçerek yerle bir eden 12 Eylül askeri cunta darbesi sonrasında, pek politik olmayan bizim köylülerden kimileri işkenceden geçirildi, kimilerinin yaşına bakılmadan bıyıkları yolundu, hakarete uğradı, kimisi de tutuklandı; yani bizimkiler de devlet gerçekliğiyle tanışmış oldu...
Bu tanışma bir şok etkisi yarattığı için, köylerde samanlıklarda, arpalıklarda saklanan ve askerlerin köy baskınlarında bulamadığı o kaset ve kitaplar da korkudan yakıldı. Çünkü devlet denen şeyin, o güne kadar hiç görmedikleri ve hesaplamadıkları kadar zorba bir şebeke olduğunun farkına varıldı. Oysa ne bir suç işlemişlerdi, ne birilerini zarar vermişlerdi, ne bir kargaşa çıkarmışlardı ne de başkalarının malına, mülküne, namusuna, özgürlüğüne göz koymuşlardı; sadece kendi farkındalıklarının farkına varmanın duygusuna kapılmışlardı...
Başka çıkış yolu kalmayınca...
Bizim oralarda kendisini ‘yumuşak’ yüzüyle gösteren devlet, Kürdistan’ın diğer bölgelerinde hep dişini ve pençesini göstermişti. Şüphesiz yaşanan korku, kendi olmak ve kendi kalmak dışında bir hayali ve özlemi olmayan Kürtlerin, ‘Türklüğün gücü’ karşısında Koçgirî, Palu-Amed, Agirî, Dêrsim ve Maraş’ta toprağa gömülen ve bir daha yeşermemek üzere üzeri betonlanan ‘muhayyel Kürdistan’ rüyasını yeniden görmeye başlamalarından duyulan korkuydu!..
Devletin bu korkusu ve korkuyla saldırganlaşması; Kürdü herkesin yaşayabildiği gibi özgür bir gelecek düşüncesinden de mahrum bırakıyordu. Yani bir anlamda, “... Sömürgeci egemenlik altında halkımızın ulusal ve toplumsal geleceği tehlikededir. Kölelik, halkımızın kaderi haline getirilmek istenmektedir...” durumu ve “Bugün bu gidişe dur demek, en öncelikli insanlık görevidir...” (*)
Koçgirî’de Haydar Bey, Nurî Dêrsimî, Amed-Palû’da Şêx Saît ve arkadaşları, Agirî’de İhsan Nurî ve arkadaşları, Dêrsim’de Seyîd Rıza, Şahan Ağa, Alîşêr ve Zarîfe ve daha sonraları daha niceleri hep Kürt olup Kürt kalma isteminin bedelini, bedenleri dar ağaçlarında sallandırılarak, cesetleri derin vadilere ve derelere savrularak ödediler. Devlet, Kürdü hiç insan yerine koymamış, insan gibi davranmamış, dinlememiş ve derdini dinlemeye dair niyet belirtisi göstermemişti. Kürdün sözü, feryadı kar etmiyordu yani...
Oysa Mazlum’un, cunta işkencehanelerinde cellatların yüzüne haykırdığı “yaşamak direnmektir!” sözleri, bir özgürlük manifestosu olmuştu. Ve var olmanın duygusunu tadan, nefesini soluyan ve özgür bir yaşam için varolmakta karar kılan Kürt, direnecekti; “Sürdürülen faşist sömürgeci savaş ve katliam ortamında halkımızın silaha sarılmaktan ve silahlı mücadeleye başvurmaktan başka çıkış yolu kalmamıştır...” Ancak, bahsedilen kurtuluş da, özgür yaşam ve bunun için verilecek mücadele de hep birlikte olacaktı; “HRK’nin mücadelesi, faşist barbarlığa karşı emekçi Türk halkının yürüttüğü direniş mücadelesiyle bütünlük oluşturur...” (*)
‘Dünya Kürdün adını konuşacak’
Komutan Agît, Kürde kader yapılmak istenen bu yokoluşa ve karabasana karşı ilk kıvılcımı Haki, Mazlum, Hayri ve Kemallerden aldığı meşaleyle yaktı. Amed Zindanı’nda canların tutuşturulmasıyla yakılan meşaleyi dağlarının doruklarına taşıdı. Agît, komuta ettiği 30 kişilik gerilla grubuyla 15 Ağustos 1984’te tarihi Eruh baskınını gerçekleştirdiğinde, günlüğüne, “Bir çok kimsenin varlığından bile haberdar olmadığı Eruh kasabası, artık herkesin yakından tanıyacağı bir yer olacak ve bu vesileyle Kürdün adı da artık tüm dünyada konuşulacaktır” diye yazar.
Sanki Bakur, Başûr ve Rojhilat’taki gelişmeleri, Kobanê’yi, Rojava devrimini ta o günlerden görmüş gibi... O günlerde varlığını görünür kılma, ispatlama, kendini var kılma, yani toplumsal diriliş derdinde olan Kürtler, bugün varlıklarıyla insanlığın onurunu koruyor; herkesin birlikte özgür olacağı yeni yaşamın destanını yazıyor ve tüm dünyanın gözü kulağı da onlarda. Yani, komutan Agît’în ifade ettiği gibi; dünya, Kürdün adını konuşuyor...
Agît’in, tarihi eyleme ilişkin yazdığı raporda yaptığı, “Eylemimiz amacına ulaşmış, içte ve dışta son derece muazzam yankılar uyandırmış, halkımıza büyük güven, dostlarımıza sevinç vermiş; sömürgeciliği ve reformizmi kahretmiştir!” vurgusu, sanki bugünkü AKP-DAİŞ vahşet ortaklığının yaşadığı panik halini yansıtır gibidir...
O günden bugüne...
Komutan Agîtler ve onların öncülük ettiği devrimci halk savaşında bu güne kadar kendisini feda eden canlar, Kürdün diriliş devrimini gerçekleştirip, bugün Rojava başta olmak üzere Kürdistan’ın dört bir yanında filizlenen özgür ve bağımsız yaşamın temel taşlarını döşedi, döşüyor. Kendi Kürtlüğünü, Kürtçe ve Kürdistan’ı dillendiremeyen Kürt, bugün tüm dünya halklarının dilinde ve düşüncesinde... Saman arasına sakladığımız o yasaklı kasetlerden, bugün sayıları onları bulan televizyon kanalı, yüzlerce radyo, gazete, okullar, akademiler, enstitüler ve Kürdistan ile dünyanın dört bir yanında örgütlenmiş binlerce sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik kurum ve kuruluşa sahip bir halk gerçekliğine ulaşıldı. Îlam, Kerkûk, Şengal’den Efrîn’e, Dêrsim ve Serhed’den Mako, Ûrmiye ve Mahabad’a ulusal öz savunma hattı oluşturuldu. Türk devleti, özgür ve özerk yaşam talebini kabullenme, tartışma aşamasına getirildi. İran, Kürt haklarını kabul etmekten kaçamayacağını hissetmeye başladı. Bakur, Başûr ve Rojava’da her inanç ve etnik kimlikten halkların birlikte barış içinde eşit, adil ve özgürce yaşayacağı demokratik Ortadoğu’nun temellerini döşeyen mücadele ete kemiğe bürünüyor. Ve buna tüm varlığı ve bilinciyle odaklanmış devrimci bir halk gerçekliği ortaya çıkarıldı...
Silahlı çözümden siyasi çözüme...
15 Ağustos’ta sıkılan ilk kurşunla yüzlerce yılın kölelik duygularını yırtan mücadele bugün tamamen kitleselleşmiş, özgürlük bilincine ve onun mücadele motivasyonuna sahip, ne yaptığını ve yapacağını bilen nitelikli bir toplumsallık olarak ete kemiğe bürünmeye başlamıştır. Eskiden söz hakkını kullanamayan, kendisini sözle ifade edemeyen Kürt, belki kendisini bir tek silahla ifade edebildi; ancak artık Kürtlerin anladığı ve kullanabildiği mücadele aracı yalnızca silah değil. Silah, ‘kurtuluş’ aracı olmaktan ‘özsavunma’ aracına dönüşmüştür. Gerilla da öz savunma gücüdür.
Bugün verilen mücadelenin kazanımları olarak, öz savunmanın yanısıra kendisini sosyal, siyasal, diplomatik, kültürel, ekolojik ve ekonomik olarak da ifade edeceği zemini ve araçları elde eden Kürtler, bilgi ve bilinçle özgürlük paradigmasını yaşamsallaştırarak, özgür ve demokratik yaşamı inşa çabasındadır. Silahlı çözüm yerine siyasi çözümü, devletten bekleme yerine özgür özerk yaşamını bizzat inşayı esas almaktadır. KCK’nin ifadesiyle; “Ulus devletçi dayatmalara karşı Kürt halkı için özyönetimden başka seçenek kalmamıştır!..”
‘Komutan Agît emrediyor; ileri!’
15 Ağustos Eruh baskını döneminde, Şirnex’ın bir köyünde 20 yıl muhtarlık yapan ve komutan Agît ile tanışınca, ondan oldukça etkilenen 65 yaşındaki bir yurtseverin duyguları ve tavrı, bugünleri yaratan ruh, umut ve duyguyu oldukça net ifade ediyor: “Agît’in şehadeti ardından katılmak istediğimi söyledim, kabul etmediler. Hiçbir engel onlarla birlikte savaşmamı engelleyemez. Yaşım 65, ama komutan Agît emrediyor; ilerî!..”
Bu emir; halkların eşitlik, özgürlük ve adalet temelli özerk demokratik ortak yaşamını inşa emridir. Bugünkü Kürt toplumsallığını yaratıp motive eden ve zulüm coğrafyasına çevrilen Ortadoğu’da tüm halklara eşit, özgür, adil bir yaşamın kapısını açan, bedeli çok ağır bu mücadelenin büyük komutanlarından Agît’e ve bu umudu yaratan şehitlere büyük saygı...
(*) Kuruluşu, 15 Ağustos 1984 tarihinde Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla ilan edilen Kürdistan Kurtuluş Birlikleri (HRK: Hêzên Rizgariya Kurdistan) kuruluş bildirgesinden.