
Türkiye’de Kürt sorunu olarak kavramlaştırılan Kürt halkının kimlik değerleri ve iradesiyle var olma meselesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde 1924 Anayasası’na da yedirilen Türkçü ulus devlet mantığının ürünüdür. Bu sorun, etnik ve inanç olarak çok kimlikli Osmanlı İmparatorluğu’nun ardılı olarak Türk-İslam tek kimlikli devlet yapılanmasının yarattığı, ama günümüze kadar tüm enerjisini bu uğurda harcamasına rağmen bir türlü üstesinden gelemediği en büyük sorunu ve cıkmazıdır.
Ulus devlet, Türklük ve Müslümanlık haricindeki tüm kimlikleri ve bu kimlikleri taşıyan toplulukları fiziki katliam, sürgün ve asimilasyonla eritmeyi, yok etmeyi hedefledi. Sözkonusu soykırımcı politikalar sonucu, Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Anadolu ve yukarı Mezopotamya’nın önemli renkleri olarak varlığını koruyan bir çok topluluğun bu gün artık esamesi bile okunmamaktadır. Ancak her tür katliam ve baskıya rağmen Türk ulus devleti, Kürt kimliği konusunda amacına ulaşamadı; Kürtlük ve Kürtler yok edilemedi…
Kürdü inkardan statü tartışmasına…
Bilindiği gibi; ulus devletin tekçi zihniyeti nedeniyle kamusal alan başta olmak üzere hayatın hiç bir alanında kendisini ifade edemeyen Kürtlerin silahlı, silahsız bütün kalkışmaları bir şekliyle bastırıldı. Ancak 1970’li yılların sonlarından günümüze kadar süren PKK öncülüklü çağdaş özgürlük hareketi, sadece Türkiye’de değil, Kürdistan coğrafyasının yayıldığı her dört ülkede kökleşti ve bugün tüm Kürtler için siyasi statü tartışmasını uluslararası kamuoyunun gündemine sokmayı başarmış durumdadır.
Kürt özgürlük hareketinin, devleti gerileterek yarattığı zemin üzerinde Kürtler, Türkiye’de defacto da olsa, siyasetin ve kamusal yaşamın etkili bir ögesi haline geldi. Siyasal partiler, yerel yönetimler, sosyal, kültürel, ekonomik, eğitsel vs birçok alanda örgütlenip kurumlaştılar. Ve Kürt kimliği ile Kürt varlığının ortadan kaldırılma olasılığı da ortadan kaldırıldı.
Devletin Kürt iradesiyle teması
Kürt özgürlük hareketinin sosyal ve siyasal alanda yarattığı toplumsal dönüşüm ve gelişmeler üzerine, 1993’lerde Cumhurbaşkanı Turgut Özal’la birlikte devlet temsiliyetinde ’Kürt iradesini tanıyarak bölgesel denge içinde birlikte daha etkili oluruz’ fikri bir nebze öne çıkarılmak istense de, tekçi mantık buna hazır değildi, sindiremedi ve Özal’ı ortadan kaldırarak süreci sonlandırdı. Aslında Sosyaldemokrat Halkçı Parti’den (SHP) Özal’a kadar süren Kürt iradesiyle temas süreci (1989-1993) kesintiye uğratılıp reddedilse de, bu süreç devlet açısından Kürt iradesini kabullenmeye başlamanın ilk deneme süreci olarak da değerlendirilebilir.
Kürt iradesi yok olur mu?
Günümüzde Kürtlüğün inkarı ve Kürt varlığının ortadan kaldırılmasının tüm kapıları kapanmış, gündem artık her dört parçadaki Kürtlerin siyasi statüsünün çerçevesidir. Kürt meselesinin artık uluslararası üst yapı organlarının gündemi olduğu bu günlerde, 1990’dan bu yana her tür antidemokratik uygulamaya, üye ve temsilcileri ölüme, işkenceye maruz kalan Kürt kimlikli legal siyasi oluşumlar da etkili bir temsiliyet düzeyini yakalamış durumda.
İşte tam da böylesi koşullarda Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten şovenist Türk-İslamcı akıl, adeta toplumsal gerçeğe ve konjunktürel gelişmelere ters kürek sallayarak, 40 yıllık mücadelenin ürünü Kürt iradesini ortadan kaldırma rüyasına kendisini kaptırmış durumda. Dokunulmazlıkların kaldırılması gündemiyle, Kürtlerin öncülük ettiği legal siyasi oluşumların sonuncusu Halkların Demokratik Partisi (HDP), Türkiye Parlamentosu’ndan atılmaya çalışılmaktadır.
Dağ, ova, her yer…
HDP’li vekillerin dokunulmazlığının kaldırılması tartışması, genelde 1994’te Demokrasi Partisi (DEP) milletvekillerinin tutuklanmasına benzetilir. Hatip Dicle, Leyla Zana ve Orhan Doğan’ların Meclis’te yaka paça tutuklanmaları Kürdün hafızasında unutulmaz bir etki yarattığından olsa gerek, tekçi devlet aklı HDP’lilere dokunarak, Kürt iradesini sindirebileceği rüyasını görmektedir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın temsiliyetini yaptığı bu rüya sahipleri, şüphesiz imkansız bir çaba içinde olduklarını biliyorlar. Ancak Kürdün varlığı ve iradesinin dahil olduğu bir gelecek perspektifine sahip olmadıkları için, çaresizlik içinde 93 yıldır deneneni bir daha deneyerek, kendilerince ’farklı’ bir sonuç elde etmeyi ummaktadırlar…
Oysa JİTEM kurucularından eski Emniyet Müdürü ve İçişleri Bakanı Mehmet Ağar bile 2006 senesinde, “Dağda silahla dolaşacaklarına, düz ovada siyaset yapsınlar” demek zorunda kalmıştı. Aslında Ağar gibi kirli derin devletin etkili bir şahsiyetinin bu sözleri dillendirmesi, ’Kürt varlığı’nın tanınması mantığı üzerinden gündem yapılsa da, bugün Kürtler de, Kürt özgürlük hareketi de artık böyle bir gündemin çok ötesindedir. Gündem artık Kürdün varlığının kabulü değil, siyasi irade ve statüsünün, kendi yaşamı ve geleceği üzerinde söz ve karar sahibi olmasıdır.
Zira, Kürt özgürlük mücadelesi de yalnızca bir ‘dağ’ meselesi olmaktan çıkmış, Kürdistan coğrafyası ve tüm dünyaya yayılmış Kürtleri kapsayan ve sosyal yaşamın her alanındaki örgütlülüğüyle etkili toplumsal değişim gücüne sahip bir toplumsal hareket ve bölgesel demokrasi dinamiği durumundadır.
İnkardan yönetim ortaklığına
HDP’nin siyaseti de bunun Türkiye’deki ifadesidir. HDP artık “Kürtler veya diğer etnik ve inanç grupları da var” noktasından çok ötede, “Kürtler ve tüm etnik ve inanç grupları devlet yönetiminde söz ve karar sahibi olmalıdır” siyasetinin temsilidir. Kürtlerin yanı sıra inkar edilip ötekileştirilmiş diğer kimliklere sahip topluluklar üzerinde bir sinerji yarattığı ve karşılık bulduğu da söylenebilir. Yani bir anlamda HDP, Türkiye’nin halklar hakikatinin ifadesi oluyor, bunun gelecek projesini olarak ete kemiğe bürünmeye çalışıyor…
Muktedirlerin, 93 yıllık zulmü yeniden güncelleyerek, şehirleri yerle bir edip yüzlerce insanı yakıp, yıkıntılar altında katlederek, kendi ömürlerini kısa bir süreliğine uzatma haricinde gerçekten ne elde edeceklerini kimse bilmiyor. Ama herkes biliyor ve görüyor ki; tüm pratikleriyle zayıflayan ve halklar nezdinde meşruluğunu yitiren durumundadırlar.
’Birlikte olmuyorsa, komşu olalım’
HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlığının kaldırılması tartışmasıyla birlikte Kürt siyaseti temsilcilerinin beyanları dikkat çekici. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın, “Parlamentoları halk kurar, halk isterse birden fazla parlamento da kurar” sözleri ile HDP’li vekil Osman Baydemir’in “Birlikte olmuyorsa, komşu olalım” ifadeleri, Kürtlerin alternatifsiz olmadığının açık beyanı.
KCK yöneticisi Duran Kalkan’ın, “Yerel alternatiflerin yanısıra Ankara’daki parlamentoyu etkili kullanmaktan vazgeçilmemesi” çağrısı da, Kürt özgürlük hareketinin hala “birlikte kurtuluş, birlikte özgürlük” duruşundaki ısrarını ifade ediyor.
Tekçi rejim sahiplerinin, Kürtlere ’savaş’ ve ’dağ’ yolunu tek seçenek olarak sunmaları beyhudedir; bunun toplumsal ve konjunktürel bir karşılığı yoktur. Kürt özgürlük hareketi dağda, ovada, kentte, metropolde ve toplumun tüm hücrelerinde kök salıp zemin bulmuş bir harekettir.
Duran Kalkan’ın, “ortak mücadele ve birlikte özgürlük” vurgusu Ankara’daki parlamento başta olmak üzere tüm kapıların Kürtlere açık hale getirmesini zorunlu kılarken, HDP’siz bir Türkiye Parlamentosu ise, Osman Baydemir’in ifadesiyle ’komşu’laşma arayışını derinleştirecek ve Türkiye siyasi sınırlarını tartışma konusu yapacaktır.