Kürtler, inkar edilen, yasaklanan ve her tür şiddet yöntemiyle ortadan kaldırılmaya çalışılan kimlik değerlerini günümüze sosyal ve kültürel gelenekleriyle taşıyabildi. Son çeyrek asırdır hem bu kültürel gelenekler, kimlik taleplerininin de ifade edildiği platformlara dönüştürülerek daha da canlandırıldı hem de var olma ve varlığını geleceğe taşımak için siyasal tonu da ağır basan yeni gelenekler oluşturuldu. İşte, Almanya başta olmak üzere Avrupa’da yaşayan Kürtleri buluşturan en büyük etkinlik niteliğindeki Uluslararası Kürt Kültür Festivali de artık gelenekselleşmiş bu kültürel etkinliklerden biri... 19 yıllık bir gelenek...
Uluslararası Kürt Kültür Festivali genelde Almanya’da gerçekleştirildiği için Almanya’daki Kürt derneklerinin çatı örgütü YEK-KOM, bu işi organize ediyor. Yer ve zaman tespiti için aylar hatta bir yıl öncesinden hazırlıklara başlanmasına rağmen çoğu kez kesin yer ve zamanın tespiti bile ancak Festival’in çok kısa bir süre öncesinde gerçekleşir. Avrupa’daki Kürtlerin her alandaki kurumlaşma çalışmalarına yansıyan ilgisizlik, plansızlık, organizesizlik ve verimsizlikten Festival de mutlaka nasibini alır. Ya bir bürokratik gereklilik unutulur veya organize komitesi işleri birbirine bırakır, işlerin zamanında takibi yapılmaz veya üstesinden gelinemez ve aksaklıklar, ertemeler, yer ve tarih değişikliği vs vs... Bu tür aksaklıklar zincirleme olarak, Festival çalışmalarını yerelde sürdüren derneklerin hazırlıklarına yansıdığı için birçok maddi ve manevi külfete de yol açar. Katılımcıları, festival yerine taşıyacak otobüslerin kontratları iptal edilir, yeni anlaşmalar yapılır, belirtilen tarihte yeni otobüsler ya bulunur ya bulunmaz... Elbette Alman devletinin ilgili kurumları da sorunları artırmak için bürokrasi üstüne bürokrasi üretir; güvenlikçi, itfaiyeci, sağlıkçı zorunluluklarının ardı arkası gelmez; sözkonusu Kürtler olduğu için bazı uydurma yeni bürokratik engeller de icat edilir...
Tertip komitesinin işi hiç de kolay olmaz; zira tüm acemiliklerin, plansızlıkların, hazırlıksızların, duyarsızlıkların, beceriksizliklerin ceremesini onlar çeker, boşlukları onlar tamamlamak zorunda kalır. Ancak, Festival mutlaka yapılacağı için de komite her şeye ‘eyvallah’ demek zorunda kalır. Demek zorunda kalır; zira bu onların görevi. Yüzbin insanın katıldığı bir etkinliği organize etmek büyük ciddiyet, hassasiyet ve çaba gerektirir. En başından beri bu organizasyonlarda görev almış olan, bu işin emektarı Mehmet Demir’in her Festival sürecinde nükseden bel ağrılarından dolayı taşıdığı gopalı (baston), böylesine büyük bir organizasyonun ne tür fedakarlıklar gerektirdiğini gösteren bir sembol gibidir.
Festival yeri Kürdistan olur...
Festival için bürokratik hazırlıkların startı verildiğinde, Marsilya’da, Londra’da, Viyana’da, Lozan’da, Berlin’de, Münih’te, Brüksel’de, Frankfurt’ta yaşayan her Kürt’ü, Festival’in heyecanı aylar öncesinden sarmıştır bile... Herkes akrabasıyla, arkadaşlarıyla Festival’de buluşmak için sözleşir. Festival olmasa belki de yıllarca görüşemeyecekler. Birbirine soğuk duran akrabalar, tanıdıklar, hasımlar bile Festival’de karşılaştıklarında aralarındaki buzlar bir nebze olsa da erir, ortak duygular ağır basar... Festival, küskünlük yeri değil, kucaklaşmanın, kavuşmanın, ortak duygularda buluşmanın, ortak talepleri haykırmanın, ortak heyecanların zirveleştiği platform olur. Ruhen ve fiziken birbirinden koparılan Kürtler, Festival’de tüm ayrıştırıcı engelleri ortadan kaldırır, birlik, buluşma ve kavuşma duygusu zirve yapar.
Rengarenk folklorik kıyafetli katılımcılar, ulusal sembollerle süslü standlar, ulusal kahramanların boncukla işlenmiş resimlerini satan yaşlı amca ve benzer resimli tişörtleri giyinmiş genç erkekler, folklorik Kürt kıyafetleri ve giyim eşyalarını satan genç kadınlar, Avrupa’nın modern stadyumunu çevreleyen ve yöresel yemeklerin servis edildiği kıl çadırlar, her zaman malzemesi eksik fastfood yiyecek ve içecek satan ve her rüzgarda savrulan derme çatma naylon stand çadırları, sağlık hizmeti veren Kürt Kızılayı Heyva Sor ve binlerce, onbinlerce insan, insanlar...
Bir de bu Kurdî atmosferi dünyaya, Kürdistan’a taşıyan Kürt’ün kendi medyası, gazetesi, televizyonu ve ajansına ait kamera, kameralar...
‘Ey Raqîp’i coşkuyla haykıran Bakurlu, Başûrlu, Rojhilatlı ve Rojavalı her Kürt, o atmosferde kendisini sanki ülkedeymiş gibi hisseder; Festival mekanı adeta Kürdistan olur...
‘Çadırımızın direği eksik’
Festival yerinde teknik tesisatların ve katılımcıların yiyecek, içecek vb ihtiyaçlarını karşılayacak standların kurulmasına bir gün önceden başlanır. Organize komitesi üyelerinin Festival gecesinin sonuna kadar sürecek olan uykusuz koşuşturma nöbeti de, iki gün bir gece, hatta iki gün iki gece sürer. Hazırlık komitesi, derneklerin yapacakları tüm hazırlıkları, personel sayısı, getirecekleri malzeme ve hatta çatal - bıçak sayısına kadar, her şeyi yazılı olarak iletmiş olmasına rağmen, 19 yıllık Festival tarihinde hiçbir derneğin Festival yerine tam hazırlıklı ve zamanında geldiğine rastlanmamıştır!.. Sözgelimi, “Standlar bir gün önce saat 18.00’de Festival yerinde olmalı” denmişse tüm standların, derme çatma da olsa, kurulması Festival sabahı öğlene doğru ancak tamam olur. Kafasında planlamasını yapmış olan ilgili komite üyesi ise, bu işlemin tamamlanması sırasında stresten saçını başını yolsa da, hazırlığın planladığı biçimde gelişmesini sağlayamaz...
Zamanında gelenler de sorun, gelmeyen de! Gelenler tam gelse bari! “Bizim çadırın bir direği yok, sizde var mı?”, “Bıçağımızı unutmuşuz, sizde fazla var mı”, “Masamızın ayağı kırıkmış, burda masa var mı?”, “Biz çay standıyız ama semaverimiz yok, burda fazla var mı?” gibi artık içinde bir anlam ve mantık aranmasının beyhude olduğu sorular, sorunlar... Bir de, “ekmek kamyonu ne zaman geliyor?”, “elektrik tesisatı çalışmıyor, su tesisatı görevlisi nerede?” gibi ektstra basınç bombardımanı da, saç baş yolmakla üstesinden belki gelinebilecek psikolojiyi de ortadan kaldırır.
Velhasıl, Festival sabahı mayışık gözler ve yorgun bir halde sallana sallana hazırlıklar sürdürülürken, ilk katılımcı kafilesi de alana ulaşır. Onlar da, gece boyu otobüslerde uykusuz kaldıklarından, aynı şekilde yorgun ve mayışık. Yani, Festival alanındakilerden pek farklı değiller. Alana ilk ulaşanlar, genelde en uzak kentlerden gelenlerdir; Viyana’dan, Bern’den, Marsilya’dan, München’den... Ancak, o anda öyle bir şey olur ki; hem alandakiler hem de gelenlerin göz göze gelmeleriyle, büyük bir hedefe ulaşılmış gibi, büyük bir iş başarılmış gibi, o yorgunluk bir anda dağılır ve gelenler arttıkça, canlılık, heyecan ve coşku da tanımlanamaz bir şekilde ivmelenir, artar...
Otobanlar, gelen otobüs ve araçlarla tıkandığı için ve hatta Alman polisi tarafından bilinçli tıkattırıldığı için, tüm katılımcıların Festival mekanına ulaşması öğleden sonraya, programın yarısına yakın bir sürece sarkar. Folklorik giyinmiş çocuklar, elbiselerini başkalarına göstermek için koşuşturur. Yaşlılar da onlardan pek geri kalmaz hani; onlar da giyindikleri folklorik elbiselerle adeta yeniden gençleşmiş bir havayla sallana sallana gezinip durur.
İğne atsan yere düşmez; herkes harıl harıl... Kabe’yi tavaf eden Müslüman hacılar misali, stadyumun etrafı bitmez tükenmez kere turlanır. Tanıdık gözler, tanıdık yüzlere takılır. Elde gazoz, döner, ayran -hatta kuru tarhana bile-; dosta, arkadaşa, yoldaşa ikram edilir, ikram olunur. Organizasyon dışı sızma satıcılar da bu arada işini görür. Onların xiyarları satıldığı için, Xalê Osman’ın organizasyon dahilinde ta Arnhem’den getirdiği xiyarlar yeterince satılmaz. O da satamadığı xiyarları Festival bitiminde derneklere dağıtır. Sızma lahmacuncular organizasyon komitesine çaktırmadan işini gördüğü için, evlerden hazırlanıp getirilen geleneksel börek çöreklerini yeterince satamayan kadınlar kızar.
Dortmund Derneği’nin emektarı bizim Xalo’yu her Festival’de bir telsiz merakı sarar. “Ka têlsizê bide min, hinekê jî ez pê bigerim” (Telsizi bana da ver, biraz da ben onunla dolaşayım) der. “Xalo telsizle ne yapacaksın ki?” desen de, o yine de ısrar eder. Komite üyesi, onun gönlünü hoş etmek için elindeki telsizi bir süreliğine verir; Xalo da onunla havasını atar!..
Sahnedeki sanatçıların sunumlarına en büyük ilgiyi gençler gösterir. Diğerleri ise, bitmez tükenmek bilmeyen tur sohbetleriyle zamanını doldurur. Sahnede en büyük ilgiyi de sanırım, yüzlerce gencin birlikte sunumunu yaptığı Kürt halk dansları gösterisi ile Kürt mücadelesinden görüntüler eşliğinde verilen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bazı konuşmalarından derlenmiş sinevizyon gösterimi görür. Kültür ve siyaset; Kürt’ün yaşamının her alanında ve her anında iç içe...
Festival katılımcılarının toplanması gibi, dağılması da beş, altı saati bulur. İlk gelenler, ilk ayrılanlar olur; zira yol uzun, ertesi güne kadar sürecek otobüs yolculuğu bekliyor onları... Beden ve duygu; herşey yorgun. Ayların birikimi tüm sözler ve biriktirilen duygular paylaşılmış, bedensel ve duygusal enerji deşarj olmuştur. Gelirken otobüslerde stranlarla tamamlanan eğlencenin yerini dönüşte huzur yansıtan yüz ifadeleri ile mayışmış ve koltuğa yığılmış bedenler alır... Komite mi; onun işi bitmemiştir henüz; kırılan, dökülenin tespiti, planlanılanla yapılabilenin hesabıyla meşguldür...
Evet; bu bir ‘eylem’! Hiç de Alman yetkililerinin zorlama ve akıl almaz bir çabayla kriminal bir anlam yüklemeye çalıştıkları gibi değil elbet. Onbinlerce Kürt’ün buluştuğu kültürel, sosyal ve siyasal bir eylem. Tamamen masumane, tamamen insani bir bayram bu!..
İnadına bir kavuşma, ortaklaşma; ortak duyguları, ortak geleceği, Kürt’ün varlığını, kimliğini, taleplerini haykırma bayramı. Çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, her Kürt’ün gurbet ellerde kendisiyle buluşma; Kurdîleşme, Kurdistanîleşme eylemi...