Ha, bir de güvercinler karınlarını doyurmak için yerde yiyecek bir şeyler bulmaya çalışırken, aynı zamanda bir topluluk olarak hareket ediyorlar. “Tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine...”lik bir durum mu bu yani?
Özgürlük böyle bir şey mi acaba? Teklik ve çokluk ya da insan ve toplum arasındaki ilişkinin uyumu neye göre belirlenir. İnsanı güvercinden ayıran şey, başkalarının yaşadığı sıkıntılara karşı duyduğu kaygıdır denir herhalde. Ama, başkasının kaygısını duymak ne demek?
Başkasını düşünmek, onu yaşadığı sıkıntılı durumdan kurtarmak mı, yoksa ona kendi “daha iyi”sinin çerçevesinde yer arama gayreti mi? Bir insanın karnını doyurma ya da koruma adına, onu kendisi için iradesiz bir ‘mal’ haline getirmek mi; bir güvercine hazır yem atıp, onu kendisi için bir eğlence yapmak mı? Ya da bir başkasının iradesini özgürce kullanmasına katkıda bulunmak mı? Hazır balık vermek yerine, balık tutabilme iradesine sahip olduğunu hissettirmek mi?
Kendi iradesiyle yem bulmaya çalışan bencil bir güvercin mi, eline sadaka tutuşturulan insan mı özgür? Kurtarılması gerekenle kurtarıcı arasındaki ilişkinin niteliğini, özgürlük anlamında ne belirler? Kafesteki bir güvercinin serbest bırakılması onu özgürleştirmekse, neden insan iradesi üzerinde belirlenmiş ve ‘gerekli’ sosyal davranış kafesleri inşa edilir? Bu konuda sınır nerede başlayıp nerede biter? Kurtaran ile kurtarılan, birey ve toplum, özgür ve tutsak; ne tür bir ilişki içinde olunursa olunsun illa ki özgür irade; güvercin gibi bencil ama insan gibi kaygılı...
Toplumdaki birey, bireydeki toplumsallık...
Hayatın tanımına ilişkin herhalde herkesin kendine göre bir izahatı vardır. Kimisi toplumsal yönünü, kimisi de bireye ilişkin yönü öne çıkarıp kendince bir izahatta bulunmaya çalışır. Şüphesiz zaman ve mekan da, sözkonusu hayat tanımlamasına etkide bulunur; zira algıyı belirgin olarak maddi yaşam ve ilişkiler belirler. Ama kim hangi çağda, nerede ve hangi koşullarda yaşamışsa yaşasın, herhalde hayat yalnızca yaşanılanın kendisidir. Yaşanılanın tam tarifi ise yapılamaz. Çünkü insan ve topluma ilişkin tanımlamalar genelde tek yönlü ve tanımı yapanın algısının çerçevesi dahilindedir.
İnsan ve toplum çok yönlü ve çok renklidir. Olay ve olgular karşısında insanı harekete geçiren ruh ve duygu hali de çok yönlü ve rengarenktir. Bu açıdan bakıldığında, her ne kadar insanlar ortak idealler ve benzer bir yaşam için birlikte bir kalkış ve harekette bulunsalar da, bu serüvencilerin ya da arayışçıların aynı zamanda çok farklı yaşam algıları ve arzuları vardır aslında. Ortaklığı yaratan şey, insan olmanın ve insan kalabilmenin toplumsallık kaygısı...
Eskiden kurtulmak mı, yeni bir şey kurmak mı?
Başlangıçta bireyi veya toplumu harekete geçiren şey aslında yeninin kurgusundan ziyade varolan sorunlu koşullardan kurtulma güdüsüdür. İnsanı, hiyerarşik ilişkiyle tanıştığından bu yana aslında hep yaşadığı sıkıntılı koşullardan ve ilişki biçiminden kurtulma istemi motive etti. Bunu bazıları geçmişe özlem, geçmiş ilişki biçimini arama olarak tanımlasa da, hayat hiçbir zaman o sözü edilen ‘öncesi’ne döndürülemedi, döndürülemezdi de... Hal böyle olunca da mevcut sorunlu yaşam ilişkilerinden kurtuluş istemi, yeni bir yaşam ilişkisinin teorize edilmesiyle tamamlanarak, sonrasında ne olunacağı boşlukta bırakıldı hep. İnsanlık tarihi, ne olduğu tam olarak tasarlanamayan ama hep ‘daha iyi’ olacağı umulan hayallerin peşinde koşma tarihi oldu aslında...
‘Biz’im hayatımızdaki ‘ben’im iradem...
İşte bu hayallerle kurgu başladı ve yeni yaşam teorileri ve fantazileri üretildi. Ancak bu kurgu ve fantaziler, bireyin kendi yaşamını kurgulamasından ziyade hep başkalarının onun hayatını kurgulaması biçiminde oldu. Ve tersinden insan-lar, başkalarının hayatını, toplumun hayatını kurgulamaya ve bunun için kurum ve aygıtlar oluşturmaya, örgütlemeye başladı. İnsan ve toplumlar, kendilerine ‘dayatılan’ yaşam biçimi ile kendilerine ‘önerilen’ yaşam biçimi arasında tercihlerini ağırlıklı olarak daha iyi olarak tasarladıkları ‘önerilen’den yana yaptı. O ‘daha iyi’ ve yaşanılır olanı insanlar hep görmeyi arzulasa da pek göremedi; gelen gideni arattı, hayaller de hep bilinmez zamanlara ertelendi...
Başkaları bizim daha iyi yaşayabileceğimize nasıl ve ne diye karar verir veya ne diye kendisini böyle bir karar verme hakkına sahip olarak görür? İnsan kendi yaşamı üzerinde irade kuramayacaksa, bir otoriteye bağımlılık sürecekse, yani yönetenler değişip de insanlar yine kendi iradeleriyle yaşamlarında karar sahibi olamayacaksa, bunun nesi yeni olacak? Veya buradaki ‘yeni’nin ‘iyi’liği neye göre belirleniyor? Bu bir yanılsama mı, manipülasyon mu? Ne kadar bilinçli, ne kadar bilinçsizce gelişiyor, geliştiriliyor?
Velhasılı kelam, insan yıkarken de, kurarken de kendisine, kendi yaşamına dair her şeyde iradesini konuşturmalı, iradesini dahil etmeli... Hem düşüncesini hem de pratiğini katmalı; illa ki başkasının kendisi için yaptığını veya yapacağını iddia ettiği ve kendisinin de ne olduğu, nasıl olacağı konusunda herhangi bir fikir sahibi olmadığı o ‘daha iyi’ veya ‘ideal’ yaşamın vuku bulacağı günü beklememeli...
İnsan: Tek, hür, kaygılı...
Elbette güvercin gibi, başkasını beklemeden kendi yaşamı için iradesini konuşturmalı insan ama onun gibi bencilce de değil; kaygı da olmalı... Hem de her insan, her canlı için kaygı; “tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine!”
Hayat da tek başına olmaz ki! Tek başına hayat, tek başına hayat kurgusu da olmadı, olmazdı, olmaz da... Tek başına hayat kurgusu yapanlar pek uzun ömürlü olmamışlar zaten; tarih çoğunun intihar ettiğini yazıyor!...
Zaten, yalnızlık da, yalnızlık duygusu da insanın insana eziyetinin eseri değil mi? Yalnızlık hissi kaygısızlıktan mıdır, yoksa hayal kırıklığından mı?... Belki de bazıları veya birçoğumuz için bir kaçış, daha pozitif bir yorumla bir tercih veya geçici bir arınma, kendisinin ve başkasının farkına varma molası... İnsan, kendisini insandan yalnızlaştırma eğilimi gösteriyorsa, yaşanan ilişkilerde sorun var demektir. Yaşanan ilişkide kaygısızlık, bencillik var demektir. Güvercin bile yalnızlaşmaktan çekiniyorsa, kendi kaygısındandır belki ama, insanı yalnızlaştıran kaygısızlık kendisini kendisi eden bütüne olan ilgisinin aşınması, aşındırılmasıyla da alakalı. Yani aslında kaygısızlık da dememeli buna; kendisi olma arayışı, kendisini bulma, kendi farkına varmanın kaygısı da denebilir!..
Birlikte özgür, güvercin gibi...
Yemlenmek için tren garının peronuna toplu inen o güvercinler, kendi başlarına yemlendikten sonra topluca havalandılar. Kanat çırpıp gökyüzü boşluğuna kendilerini bıraktıklarında, içlerinden hiçbiri, daha fazla yemleneyim diye nefsine yenilip geride kalmadı. Her güvercin hem kendisi hem de ait olduğu topluluğa olan kaygısıyla birlikte kanatlanıp uçtu...