Gundê Yali nere, Tokyo nere!
Kırk dereceyi bulan kızgın güneş altında otlatmak için zorla harekete geçirdiği koyunlarını Gundê Boyivê yönünde çem’e doğru sürdüğü o gençlik günlerinde nereden aklına gelirdi bir gün kendisini Tokyo gibi dünyanın en büyük metropollerinden birinde sağa sola koşuşturan insanlar ve trenler karmaşasının içinde bulacağını!.. Gundê Yali nere, Tokyo nere!.. Kaldı ki her sabahın dördünde gelen otobüse binip Antep’e gitmek bile pek ilgisini çekmezdi. Kendisine hiç de çekici gelmeyen şehire ancak çok özel veya ağır hastalık gibi zorunlu durumlarda giderdi.
Zaman değişti! Köylüler gerillaları beslerler diye yaylalar devlet tarafından yasaklandıktan sonra koyun, kuzu, davarla geçim sağlamak da zorlaştı... Bir çoğu çaresizlikten tek varlıkları ve geçim kaynakları olan hayvanlarını satarak önce Antep’e, daha sonra ise dünyanın dört bir yanına, daha önce hayalini bile kuramayacakları bir yaşama savruldu. Köydeki tüm varlıklarını satıp, ellerine geçen bir kaç bin doları da – ki onu da ilk kez görüyorlardı- insan tacirlerine yedirip, Avrupa’nın ve Amerika’nın yanısıra daha önce isimlerini bile duymadıkları Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda ve hatta Japonya’nın varoşlarında daha iyi olacağını umdukları ama nasıl olacağına dair hiç bir tasavvurlarının olmadığı yeni bir yaşamın arayışında buldular kendilerini.
Mutluluk dediğin ne ola ki!..
Savruldular; hiç biri de gidecekleri yerlerde neyle karşılaşacaklarını bilmeden savruldu. Hiç görmedikleri kentlerde başlayacakları yeni yaşamlarının Gundê Yali’dakine göre daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bile düşünmeden. Bir kere bir hevese kapılmışlardı; o hevesle kendilerini bilinmezliğin boşluğuna bıraktılar. Hiç birinin şehirdeki işlere dair ne bir bilgisi ne de tecrübesi vardı. Köyde kendi yaşamlarının efendisi iken, şehirde başka efendilere hizmet edeceklerdi...
Oysa, başkalarına muhtaç da olmadan yalnızca kendi yaptıkları çökelekle ekmeği yerken daha mutluydular... Şimdi, yeni bir yaşam kurmaya çalıştıkları ya da ne yapmaya çalıştıklarını tam olarak bilmedikleri bu yeni diyarlarda mutsuzluğu belirgin olarak yaşasalar da, mutluluğun tanımına da yabancı kaldılar.
Japonya’ya ne hayallerle gelmişlerdi oysa! Hayal mi? Gerçekten bir gelecek hayalleri var mıydı; o da tartışmalı bir soru aslında. Belki de tek hayal ettikleri şey; Japonya’ya gidecekler ve çok paraları olacak ve o paraları da köye, eşlerine ve çocuklarına göndereceklerdi. Ama o paraları nasıl kazanacaklar, nerede ve nasıl barınacaklar, gittikleri yerlerde iş bulacaklar mı gibi sorulara kafa yormak hiç birinin aklına dahi gelmemişti. Bir de, bütün bunlar gerçekleşse bile, bu onların mutlu olmalarına yetecek miydi? Gerçi, Japonya zengin memleketti ve onlar da oraya gidip o zenginlikten kendilerine bir pay düşerse, ondan faydalanıp, o ruhhiyetini bile bilmedikleri zengin olmanın tadına varacaklardı.
Bir boşluk ile bu boşluk ve çaresizlikten kurtulup tutunacak bir dal arama hali gibi...
Uzakdoğu’ya Kürt seferi...
Doksanlı yılların başlarıydı. Gundê Yali’da sayısı onbeş kişiyi bulan bir grup, köydeki tek mal varlıkları olan koyun ve keçilerini satıp elde ettikleri bir kaç bin dolarla Japonya’ya gidip orada çalışmak için bir şebekeyle anlaştı. Şebeke hazırlıklıydı ve onlara Japonya’ya ulaşma garantisi veriyordu. Ulaştıramazsa, güya paralarını geri iade edecekti. Hepsine bir spor kulübünün üyeleriymiş gibi sahte tanıtım kartları hazırlayıp, Tokyo’da normal koşullara göre lüks sayılabilecek bir otelde onlar için rezervasyon yaptırdı. Daha önceki gruplar da aynı ‘yasal’ yöntemle ‘kaçak’ olarak Japonya’ya ulaşmıştı.
Önce Malezya, ardından Japon başkenti Tokyo’ya inen son grup, öncekiler gibi şanslı olmadı. Zira havaalanı güvenlikçileri fark etmişlerdi ki, aynı yöntemle daha önce ülkeye giriş yapan gruplardan hiç biri ülkeden çıkış yapmamış, kayıplara karışmıştı. Bu gruptakiler de şayet giriş yaparlarsa, şüphesiz geri dönmeyip ülkede kaçak kalacaklardı. Havaalanından içeri alınmadan geri çevrildiler.
Ama insan taciri şebeke onların Japonya’ya girişi için garanti vermişti ve anlaşmaları da bu çerçevedeydi. Gruptakiler tüm iradelerini şebeke üyelerine teslim etmiş durumdaydılar; yapabilecekleri, insiyatif kullanabilecekleri hiç bir koşul yoktu ortada. Şebekeye çok kızgındılar ama durumu düzeltmek için yapabilecekleri ellerinden gelen hiç bir şey yoktu. Derken, soluğu, ismini bile söyleyemedikleri Hong Kong’un bir kenar mahallesindeki bir otelde aldılar.
Birkaç gün bekledikten sonra yine şebeke üyelerinin peşine takıldılar. Bu kez de Japonya’ya, Güney Kore üzerinden gemiyle geçeceklerdi. Hiçbiri, yaşadıkları bu maceranın hiç bir detayını rüyasında bile görmemişti, göremezdi de. Seul’de bindikleri gemi Tokyo limanına yaklaştıkça heyecanları had safhaya vardı. Tokyo’nun gökdelenleri onlarda ne tür hislere yol açtı bilinmez ama belki de, insanlar binaları illa ki niye bu kadar yüksek yaparlar, diye düşünmüşlerdir. Limandaki insanların koşuşturmalarını gözle görebilecek kadar kıyıya yaklaştıkları anda gemide bir hareketlilik yaşanmaya başladı. Anlaşıldı ki, farkedilmişlerdi...
Hepsi paniğe kapıldı, etrafları kuşatılınca, bir kaç tanesi kıyıya yüzerek ulaşabilmek için kendini denize attı. Zira hepsi Gola Momo’nun o dingin suyunda yüzmeyi öğrenmişti. Çok iyi yüzücüler olmasalar da, suya batmayacak kadar yüzmeyi biliyorlardı. Bir de o can havliyle kıyıya ulaşma istemi karşısında suya atladıktan sonra kimse onları tutamadı, tutamazdı. Denize atlayanlardan ikisi kıyıya ulaşmayı başardı ama geminin içindekiler kıstırılıp yakalandı. Kavga dövüş, geminin güvenlik mürettebatıyla birbirlerine girdiler ama nafile. Hepsi tutuklandı ve Japonya’ya sokulmadan yeniden Seul’e ve orada da uçaklara bindirilerek İstanbul’a geri gönderildiler.
Günlerce yaşanan macera ve son olarak da onlarca saati bulan aktarmalı uçak yolculuğu İstanbul’da noktalandı. Xalê Mehmet, uçağın aktarma yaptığı Yemen’e kadar doğru dürüst damak tadına uygun bir ekmek bile yiyemediklerini söylüyordu...
İstanbul Yenikapı’da kıyıdaki parkta buluşmuş, paralarını kaptırdıkları şebekenin sorumlusunu arıyorlardı. Bellerine, turistlerin taktıkları ama kendilerinin üzerinde komik bir görüntüye yol açan küçük çantacıklar takmışlardı. Yüzlerde öylesine bir çaresizlik yansıyordu ki, öfkeli halleri o çaresizliği örtmenin kılıfı olarak kendisini ele veriyordu. Kimisi şebeke sorumlusunun Antalya’da olduğunu söylüyor, kimisi villasını satıp ödeme yapacağına dair bir iddiada bulunuyor. Velhasıl anlaşıldı ki; hiç biri şebekeyi ve şebeke adına muhataplarını bile doğru dürüst tanımıyor.
Paraları da hayalleri de gitti, gitti! Perişanlık mı; o zaten doğal ve kimsenin ellerinden alamayacağı tek sermayeleri...
Hayat 34’ünde anlamsızlaşırsa...
Bu kaçış zamanla alışkanlık halini aldı. Üç kere, beş kere deneyenler mi, bu amaçla tüm varlığını yitirenler mi; tam bir kumar gibi! Geçim artık biraz daha zorlaşmış olsa da, koyun kuzuyla karın doymadığından değil aslında; herkes gidiyor, ben de gideyim hevesinden...
Bu denemeler sonucunda kapağı Tokyo’ya atanlardan biri de Hüseyin oldu. Herkes gitti, Hüseyin de gitti...
Altı yılı aşkın süre kaldığı Japonya’da Hüseyin de diğer maxikîler gibi kaçak yaşadı, kaçak çalıştı, kaçak uyudu... Yakalandı, tutuklu kaldı, bırakıldı, yine yakalandı, hırpalandı Hüseyin...
Orada hiç bir yasal güvencesi olmayan ve kaçak yaşayan Kürtler için artık normalmiş gibi karşılanan tuhaf bir kısır döngü ve psikolojik baskı altında Hüseyin de diğerleri gibi hayatında görmediği sıkıntılarla karşılaştı, bunaldı. Bizim yöre (Pazarcık, Gölbaşı, Antep) Kürtleri psikologlarla da Tokyo’da tanıştı. ‘Ruhsal dengesi yerinde değil’ raporları aldılar, Japonca yazılı doktor reçeteleriyle.
Orada doğan iki çocuğu ve eşiyle birlikte de olsa, kaçak yapabildiği bir işi de olsa, o çok peşine takıldıkları paraya da kavuşsa, yaşam Hüseyin için anlamını tümden yitirmişti artık... Gundê Yali’dayken Japonya’ya gelme amacı vardı; tüm hayatını ona bağlamıştı, ona odaklanmıştı. Peki ya şimdi ne amacı vardı hayatta? Bir boşluk, anlamsızlık, tanımsızlık... Hayat 34’ünde neden anlamsızlaşır ki?..
80 kiloluk bir can, 21 kilo et parçası mı eder?
Nisan ayının sonlarında bir gün. Kawaguhi tren istasyonunda gecenin ilerleyen saatleri ve ajanslar henüz “Japonya’da bir Kürt mülteci intihar etti” haberini düşmemiş, Higashi Nihon demiryolu şirketinin, “İntihar eden Kürt’ün ölümünden dolayı tren seferlerinin aksaması ve devleti zarara uğrattığı gerekçesiyle ailesine tazminat davası açtığı ve tüm mallarına el koyacağı”nı ise, kimse duymamıştı bile. Hava oldukça serin. Hüseyin’in aslında içmesine de gerek yoktu. Çünkü, tüm şehri kuşatan ışıklı manzara, varacağı bir limanı olmadan deryada dolaşan bir gemi gibi, boşlukta uçuşan duyguları taşıyan bir bedeni sarhoş etmeye yeterliydi zaten. Bir de insanlar ve trenler; biri gitmeden henüz diğer yanaşan trenler. Nerden gelip nereye giderler diye düşünecek durumda da değil Hüseyin.
Gundê Yali’da bir yaz günü öğle sonrasında Gola Momo’nun kenarında dururken, bedenini, üstü ılık ama derinliği hep soğuk olan o dingin akan suya bıraktığı o eski günler gözünün önünde gidip geliyordu. Gövdesini öylesine suya bırakırdı hep.
Kawaguhi tren istasyonunda o ılık esintili gecede Hüseyin, gövdesini yine öylece bıraktı, Gola Momo’nun suyuna bırakır gibi, rayların üzerine; su gibi akan Japon treninin önüne...
Kimse, atlayan bu insan kim, nereli, niye atlamış, derdi neymiş diye sorgulamadı; ama herkes kızdı ona. Kimi evine, kimisi işine, kimisi de eğlencesine geciktiği için...
Gundê Yali’dayken Hüseyin’in belki pek malı yoktu ama kendisiyle barışık bir canı vardı. Japonya hem malını aldı onun hem de canını; 80 kiloluk filinta gibi bir can, 21 kiloluk et parçası olarak döndü Gundê Yali’ya, Dara Boyivê’nin altına...
‘Lo em çi bikin?’
Tokyo’dan arayan Xalê Hasan, Wan depreminde mağdur olan depremzedeler için aralarında para toplayıp gönderdiklerini söylerken oldukça üzüntülüydü. Üzüntüsünün bir nedeni de ülkede yaşanan can alan, can acıtan olaylardı. Çatışmalarda insan ölümlerinin sürmesine feryat ediyordu, “Êdî bes e” diyordu o da. Şakayla ona, “Xalo Japonca öğrendin mi” diye sordum ama karşılığında bin “ah” işittim; “Lo lo ez ê japonî çi bikim, em dixwazin vegerin welatê xwe, lê em nikanin. Ne em li vir rehet in, ne jî em dikanin vegerin...” (Japoncayı ne yapacağım! Ülkemize dönmek istiyoruz ama dönemiyoruz. Ne burada rahatız, ne de dönebiliyoruz!)