Göç yoluna girildiğinde ruh ağırlaşır, gözler sabitleşir. Bir beyin fırtınası, bir yürek acısı duyumsar beden... Hiç kimsenin duymayacağı bir çığlık yükselir gök kubbeye doğru sessizce... Omuzlara bir yük yüklenir ve altında ezilir beden... Çünkü omuzlara yüklenen yük bir elbise değil, insanı insan yapan tüm değerlerdir. Kendi geçmişi yani tarihidir, tarihten süzülen yaşamıdır omuzlara yüklenen... Gidilecek yerdeki umutlardır omuzlardaki...
* * *
Hızla akıp giden zamanda bir insanın kendisini bulması, birey olması çok güçtür. Hele de göçmense, zamanın girdabında yitip gitmesi sadece bir an meselesidir. Böyle kaybolup, giden binlerce insan vardır. Günümüzde yerinden yurdundan olmuş, dünyanın dört bir yanına dağılmış 214 milyonu aşkın göçmen var. Bu sayının yarısını kadınlar oluşturmaktadır.
Nedensiz göç yoktur
Göç, sadece günümüzün bir sorunu değildir. İnsanlık tarihi boyunca çeşitli sebeplerden ötürü insanlar ya topluluk ya da küçük gruplar halinde yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır.
Hiçbir göç nedensiz değildir. İster zorunlu ister zorla olsun, her göç kendisiyle birlikte pek çok sorunu beraberinde getirir. Göçten kaynaklı oluşan sorunlar, göçün yapıldığı yere göre de değişkenlik içerir. İç bölgelere yapılan göç ile dış bölgelere yapılan göçün sorunları farklı farklıdır. Ama ikisinin de ortak noktası, doğup yaşanılan yurdun terk edilmesidir. Bu da bin yıllarca biriktirilmiş olan tarihin ve kültürün terki anlamına gelir. Yani köklerden kopuş… Tıpkı bir ağacın köklerinden sökülüp, toprakla bağının koparılması gibi… Göç, kendi başına bir süreçtir. Öncesi ve sonrası olduğu gibi, göçün yaşandığı an başlı başına irdelenmeyi gerektirir. Günümüzde, -Afrika hariç- tarihte olduğu gibi büyük topluluklar halinde göçlere sık rastlanmasa da kıtlık, iç savaşlar, soykırım gibi nedenlerden ötürü yer yer toplu göçler yaşanmaktadır. Fakat günümüzde en gelişkin olan göç biçimi; insanın tek başına ya da ailece yaptığı göçtür.
Göç; toplumsal, siyasal, kültürel ve ekonomik olduğu kadar bireysel bir süreci de içerir. Bu süreç zaman, mekan, neden ve sonuçları itibarıyla bireyin geride bıraktıkları, hissettikleri ve gittiği yer ve o yerle uyum süreci, toplumsal tarih açısından önemli olduğu kadar, birey için de son derece önemlidir. Çünkü bu sürecin sonuçları -her ne olursa olsun- hem tarihe hem de bireye mal olur.
Göçün içyüzü
Göçün ne demek olduğunu sadece istatistiki bilgilerle değerlendirmek ya da kategorize etmek, göçün iç yüzünü göstermez. Zorunlu ya da zorla yapılan her göç, aynı zamanda kendi bağrında şiddeti de taşır. Çünkü göçün kendisi bir şiddet biçimidir. Dolayısıyla göç etmiş ya da göçe zorlanmış her kesim üzerinde göçün ciddi etkileri vardır. Özellikle de kadın açısından göç başlı başına bir sorunlar yumağıdır. Acılarla dolu bir süreçtir. Göç yoluna düşen pek çok kadının yolu ya kör sokaklara ya da çıkmaz yollara düşmüştür.
Ortadoğu, Asya ve Afrika’da yaşanan iç savaşlar ve soykırımlardan dolayı kaçıp, kurtulmaya ve yeni bir yaşam kurmak için büyük bir umutla Avrupa’ya ulaşmaya çalışan binlerce insan, girdikleri „umut yolculuğunda“ Akdeniz’in engin sularında yaşamını yitirmiştir. Yüz binlerce kadın, insan tacirlerinin eline düşmüş, tacize, tecavüze uğramış, fuhuşa zorlanmıştır. Bundan bir-iki yıl önce Afganistan’daki savaştan kaçıp, Avrupa’yı umut kapısı olarak gören bir kadının yaşadığı trajedi, göçün iç yüzüne ayna tutmaktadır.
Ölümün gölgesinde belirsizliğe doğru Afganistan’dan yola çıkan bir kadın, 13 yaşındaki kızıyla İstanbul’a vardığında hayatının trajedisini yaşar. Göç yolunda insan tacirleri, verilen parayı yeterli görmez ve yeniden para isterler. Afganistan’dan İstanbul’a uzanan yolda para suyunu çekmiştir ve insan tacirlerine verebilecekleri hiçbir şeyleri kalmamıştır. Dolayısıyla kadının kendilerine verebileceği hiçbir şeyinin kalmadığını anlayan tacirler, 13 yaşındaki kızına tecavüz ederler.
Daha iyi bir yaşam umuduyla yola çıkan ana-kız, yolun sonuna varmadan tüm umutlarını yitirir. Kendilerini daha neyin beklediğini bilmeden ulaştıkları Avrupa’da kampta kalırlar. Kamp şartları ana-kıza ağır gelir. Dertlerini anlatamazlar. Onları anlayacak kimse yoktur. Dil bilmez, yol bilmezler. 13 yaşındaki genç kız, üç kez intihara kalkışır. Ama 13 yaşındaki bir çocuğun intihar etmesine anlam verilemez. Annenin de durumu anlatacak yüzü yoktur. O yüzden işin aslını gizler. Gelinen toplum değerlerine göre tecavüze uğrayan kız, kirlidir ve bu kir ancak ölümle temizlenir. Şimdi kime ne anlatılabilir? Umutlar tükenmiş, yaşama sevinci bitmiştir. Göç yolunda gözlerin ışıltısı sönmüştür. Artık gidilecek bir yol kalmamıştır, geriye dönüş de...
Göçe örnek verilebilecek böyle binlerce olay vardır. Fakat bir tek örnek bile göçün iç yüzünü göstermesi açısından yeterlidir.
Göçle birlikte değişen hayatlar
Bazı kesimler, göçün kadın açısından yarattığı olumlulukları değerlendirip ön plana çıkarsalar da, burada asıl sorun göçün kişide bıraktığı derin ve onarılamaz yaralardır. Zaten göç, başlı başına bireyde ruhsal ve düşünsel bir tahribat yaratır. Dolayısıyla bu da şiddetin bir türüdür. Çünkü göç süreci bir gezme, eğlenme veya bir tatil değildir. Göç, bireyde köklü değişimlere neden olur. Kişinin sosyal, fiziki çevresinin değişmesi uyum sorunlarını da getirir.
Özellikle göç sonrası erkeğin yaşadığı değişim, işsizlik, yoksulluk ve yaşadığı travma, kendisiyle birlikte kadına yönelik şiddet olgusunda kesintisiz bir süreci getirir. Göç durumda yaygın olarak kadınların maruz kaldığı şiddet ve cinsel istismar, kadında kişisel güçlerini, özsaygısını yitirmeye neden olur. Her gün şiddete maruz kalan kadında korku, uykusuzluk, halsizlik, seslere karşı aşırı tepki gösterme, unutkanlık, güvensizlik, umutsuzluk gibi ciddi olumsuzluklar ortaya çıkar. Zaten şiddet uygulamadaki amaç da budur; kadını ruhta ve düşüncede güven yitimine uğratmaktır, sindirmektir. Bunu sağlayan erkek, tüm idari işleri eline alır. Kadına hareket alanı bırakmaz.
Erkek zamanla dışa açılıp bir topluluk içerisine girerken, kadın içe büzülür. Çünkü hayatının kontrolü kendi elinde değildir. Göç öncesinde kendine güvenen, nerede, ne zaman ne yapacağını bilen, kararını veren, seçenekleri olan kadın, göçte bunların tümünü yitirir.
Yola küçük bir köyden başlayan kadın, karşısında kendisini yutacak büyüklükte bir şehir görünce korkuya kapılır. O, bu şehirde kaybolmamak için evinden çıkmaz. Çünkü yeni yaşam ortamı her şeyiyle ona yabancıdır. Dil bilmez, yol bilmez. Eve bağımlı hale gelir. Kendini ev işleriyle avutur. Dost, akraba ziyaretlerine eşiyle birlikte gider. Çünkü hareket edebilme özgürlüğü sınırlıdır. Göçün kadın boyutuyla yarattığı bu sorunlar kaba taslak ifade ettiğimiz boyutlardır. Yaşam diyalektiğinde ise bu sorunlar çok farklı farklı şekillerde ve değişik boyutlarda karşımıza çıkmaktadır. Her bir göçmen kadının göç hikayesi, öncesi ve sonrasıyla alınabilecek derslerle doludur. Her hikayenin başlangıcı ve sonu birbirinden farklı olmasına rağmen, ortaya çıkan travmatik bulgular neredeyse aynıdır. Çünkü göçün yarattığı toplumsal yaralar, geçmişle gelecek arasındaki kopukluk, yarım kalan bir yaşama işarettir. Mevcut durumda bu yarım kalan yaşamlara her gün yenileri eklenmektedir.
Savaş, soykırım, gelir dağılımındaki dengesizlik bu hızıyla sürerse gelecek 10-15 yılda dünya genelindeki göçmen sayısını iki katına çıkaracaktır. Bu da göç yollarında yeni ölümler, tükenen yaşamlar, süregelen şiddetin kalıcılaşması anlamına gelir. O yüzden „göç kaynaştırıcı bir özelliğe sahiptir“ görüşünü ortaya atma yerine bizzat göçün kendisini, yarattığı sonuçları iyi görüp, nedenlerini ortadan kaldırmak gerekir. Çünkü göç eden de, göç alan da çok ciddi toplumsal, kültürel sorunlar yaşar. İkisi de birbirine yabancıdır ve ikisi de birbirini değiştirmeye çalışır. Sonuç, kimsenin kendisini kurtaramayacağı bir trajedidir...
HALİME KURT: Yitirilen umutların yolu: Göç