Şengal dağlarındaki bu öykü çocukluğumuzun Siyabend û Xecê, Mem û Zin, Leyla ile Mecnun öyküleriyle birlikte tadına doyamadığımız bir öyküydü. Bir öyküden çok, bize bir peri masalı gibi anlatılırdı. ‘Bir zamanlar Şengal denilen yerde’, diye başlar ve kış aylarının uzadıkça uzayıp giden gecelerinde Derwêş ile Edulê’nin gizemli, acıklı öyküsü bizim için bir masal olup akardı. Ancak sonra büyüdük ve masalın aslında bir masal olmadığını öğrendik. Yine de Şengal ya da Sincar dağları bizim için ulaşılması, aşılması zor diyarlardı. Sanki o sadece bir masalmış, sanki bizim için hep bir masal diyarı olarak kalacakmış gibi gelirdi.
Ama büyüdük bizler de. Düştük sonra yollara. Hayallerimizin, hikayelerimizin, serüvenlerimizin yollarına… Düştüğümüz yollar bizi kah yaban ellere sürükledi, kah çocukluğumuzun kahramanlarının peşine düşürdü. Şehirler, kasabalar, dağlar bizim de serüvenlerimize tanıklık etti. Vardığımız yerlerde hep bir hikaye ile karşılaştık. Bildiğimiz bilmediğimiz, duyduğumuz duymadığımız nice hikayeleri yeniden dinledik. Ve şimdi çocukluğumun kahramanlarından Derwêş ile Edulê’nin mekanlarına vardım. Belki de çocukluk merakımdı şimdi beni Şengal’e getiren. Bu merakımla Şengal dağlarına çıkıyorum.
Şengal dağlarına çıkarken hem çocukluğumun hem de gerçek ile hayalin birleştiği yerde hissettim kendimi. Bir zamanlar çocukluğuma uzak olan ve hiçbir zaman ulaşamayacağımı sandığım dağlardaydım. Şengal, uzunluğu ve genişliğine göklerden dökülen sis bulutu içerisinde belli belirsiz uzayıp giden ovada duruyor, fısıldıyor, konuşuyor… Sanki bir masalın içindeydim ya da masal gerçek olmuş ve bir anda içinde bulmuştum kendimi. Ama eksik olan bir şey vardı; Derwêş ile Edulê. İçinde kahramanlarının olmadığı bir masalı yaşamaktı benimkisi.
Ayak izlerine basıyor muydum acaba? Gözlerinin değdiği yerlere değiyor muydu gözlerim? Değiyor muydu ellerim Edulê’nin kaçarken tutunduğu dallara? Gözlerinden süzülüp toprağa dökülen yaşlara basıyor muydum acaba? Garip bir histi yaşadıklarım. Şengal dağlarına giden yollar oldukça zikzaklı ve zor yollardı. Sanki zoru kendi yaratmıştı, istemiyordu o günden sonra başka ayaklar değsin toprağına. Bizi de o aşkın o katliamın katillerinden mi sanıyordu?
Tam 85 virajı aldıktan sonra zirveye ulaşıyoruz. Dağın zirvesinde içimde kıpraşan, beni saran acayip bir duyguyla kıvranıp duruyorum. Aslında masaldaki kadar büyük dağlar değildi. Ya da daha önce gördüğüm, yürüdüğüm, tırmandığım dağların yanında dağ da sayılmazdı. Ama onlar benim çocukluğumun masal dağlarıydı ve şimdi o masalın içine girmiş kahramanlarımı arıyorum. Bir yandan kendi yaşam öykümü geri çevirmiştim, bir yandan da sanki tarihe bir yolculuk yapıyordum.
Neredeyse çırılçıplak dağlar. Kıraç bir arazi. Gerçek ile düş arasında durmadan gidip geliyorum. Zirveden baktığınızda bu küçük dağ sanki her yerden daha yüksek gibi. Eteklerinden kendinizi aşağıya bıraktığınızda sonsuz bir ova ayaklarınızın altında uzayıp gidiyor. Dağın zirvesinde Çilmêra Kub’u. Tarihin kalıntılarına, daha doğrusu bu toprakların kadim zamanların yerleşke mekanı olduğuna en iyi tanık. Daha aşağılarda bu kublar etrafa dağılmış. Mısır Piramitleri gibi yüksek ve korunaklı olmasa da bu Kub’lar da onlar gibi birer tarih barındırırlar.
Kub, Êzîdîlerde büyük dini önderler, alimler adına yapılan anıt yerleridir. İlla mezarının orada olması gerekmez. Bir süre kaldığı yerlerde de onlar adına Kub yapılır. Ve Êzîdîler sürekli oraları ziyaret eder, dileklerde bulunurlar. Ama Sincar ya da diğer adıyla Şengal dağlarına çıktığımda aklıma ilk gelen Derwêş ile Edulê’nin makus öyküleri oluyor.
Derwêş gerçekten buralarda kaldı mı? Musul Ovası’na buradan daldı mı? Hedwan’ın sırtında Musul Ovası‘nda duran orduların içerisine yiğitçe dalarken Edulê bu dağlarda durup Derwêş‘i seyreyledi mi? Öykü buralarda mı başladı acaba? Bu dağlar, bu ova gerçekten tanıklık etti mi bu öyküye? Ya 72 ferman?
Sincar-Şengal dağları, sadece bu büyük aşk öyküsünün tanığı değiller kuşkusuz. Onlar 72 fermana da tanık dağlar. Her bir taşı, her bir vadisi acı, hüzün ve Êzîdî kanıyla yıkanmış. Bu dağlar, ovaların Êzîdîler için mezbaha olarak addedildiği ferman zamanlarında kucağını onlara açmış dağlardır.
Yar olmuş, yurt olmuş Êzîdîlere. Ve onları kucaklamış, en mahrem yerlerini onların korunması için açmış dağlardır. İnsanın yaşamında tanımsız anlar vardır. Sanki geçmiş ile gün an’da buluşurlar. Neye uğradığını, zamana nasıl tanım koyacağını bilemez insan. Gerçek ile düşün buluştuğu zamanlar... Geçmişte yaşadığınız mı yoksa şimdiki tanıklığınız mıdır gerçek olan, tanımlamakta zorlanırsınız. Şengal dağlarına çıkarken yaşadığım tamamen böylesi tarifi zor duygular. Bir yandan Edulê’ye dört nala at koşturan Derwêş’in atının ayak sesleri, bir yandan acımasız fermanlarla gelen kılıç darbelerinden kurtulmak için Şengal dağlarına koşan, koşarken çığlıklara boğulan kimsesiz Êzîdîlerin aman çığlıkları. Sığınılan dağların bile korunaksızlığı. Sanki bu acı, tarih boyunca akmış ve bu dağların yüreğine kor bir ateş gibi inmiş. Yakmış, yıkmış her tarafı. Belki de her şeyi yaktı da bundandır bu dağların böyle kıraç, böyle bozkır olması. Belki de toprağın isyanı, kendisini yeşilden yoksun bırakışıydı kim bilir.
Şengal dağlarından ovaya doğru iniyorum. Bir süre Derwêş ile Edulê’yi, Êzîdî katliamına sebep 72 fermanı düşünüyorum. Dağdan ovaya doğru inince sanki film kopuyor. Sanki Derwêş ile Edulê yine çocukluğuma geri götürüyorlar beni. Köylerin içinden geçiyoruz. Katledilmiş, boşaltılmış köyler. Toprak ağlıyor, yıkık duvarlı evler ağlıyor, o günleri anlatıyorlar sanki. Gözümün değdiği her nokta o günleri fısıldıyor kulağıma. Kimileri sadece birkaç evden ibaret. Kimisi eski köy yerleri ve şimdi boş. Görmedim ama akşam vaktinde baykuşlar konuyormuş. Bir süre ilerledikten sonra, dağın yamacında Leyla ile Mecnun’un mağaralarının olduğunu öğreniyoruz. Arabamızın yönünü bir kez daha dağa çevirip yola devam ediyoruz.
Peki Leyla ile Mecnun burada kaldılar mı? Leyla ile Mecnun hiç biraraya gelebildiler mi? Burada kalanlar da bilmiyor. Ama dağın yamacında küçük bir oyuk var ve hemen altında bir su kuyusu. Leyla ile Mecnun’un mağarasına girip sırtınızı duvarına yasladığınızda bedeninizdeki tüm ağrılarınızın dindiğine inanılır. Biz de öyle yapıyoruz. Burası da Êzîdîler tarafından Leyla ile Mecnun’un yeri olarak görülüyor. Onların da burada kalıp kalmadığını bilmiyorum ama biz de buradaki halk gibi ziyaret ediyor ve onların içinden su içtiklerine inanılan bu kuyudan su içip yolumuza devam ediyoruz.
Bu yolculukta belki de hiç görmediğim, hiç duymadığım yeni hikayeler dinleyeceğim. Yeni yaşamlara, insan manzaralarına tanıklık edeceğim. Yol uzun, hikayeler acıklıdır bu topraklarda. Acının kokusunu alırsınız her karede. Yitik yaşam öyküleri çoktur bu coğrafyada. Neredeyse her sohbette ansızın kulağınıza çalınır bir hikaye. Ve biz de her birini kaydetmek üzere yeniden yol almaya başlıyoruz Şengal dağlarından Musul ovasına doğru. Geride, bizde yarattığı acı, hüzün ve her yönüyle duygu dolu insan hikayeleri kaldı.
HALİT ERMİŞ: Edulê’nin gözyaşları