Gideceğimizi söylerken herkes ‘mutlaka Erê suyundan iç’ diyordu. Böyle demelerine ilkin çok şaşırıyordum. Erê suyunun diğer tüm sulardan farkı ne diye defalarca düşündüm. Bir de herkesin ağız birliği etmişçesine ve bana bir sır verir gibi ‘mutlaka bu sudan iç’ demesine pek anlam veremiyordum. İlginç olan, kimse bu suyun öyküsünü anlatmıyordu.
İlk defa gitme imkanı bulmuşken Erê suyundan içmediğim için bu da geliş sayılmayacaksa o zaman mutlaka içmeliydim. Hem sadece Haftanîn’e gelmiş olmayı onaylamak bir yana; bu sözleri söyleten, bu yargıyı oluşturan Erê çeşmesinin suyundaki gizemi, gizli tadı keşfetmek de gerekiyordu. Gizemi keşfedip susuzluğumu da giderdikten sonra ya kendim çözerdim bu yargının nedenini ya da bu işin sırrını birilerinden o zaman öğrenirdim.
Zagroslar, Zap, Metina derken günler, haftalar süren yolculuğumuz şimdi Haftanîn’e getirmişti bizi. Yol boyunca yüzlerce gerilla görmüş, değişik öyküler dinlemiş ve yüzlerce fotoğraf karesini kaydetmiştik. Doğrusu gezip görülmesi, öyküsü dinlenmesi gereken o kadar çok yer vardı ki nasıl kaydedeceğimi de bilemiyordum. Ama mutlaka Erê suyundan içmeliydim. Gezi planlaması bizden habersiz yapıldığı için bize sadece ona uymak kalıyordu. Onun için biz de sadece götürüldüğümüz yerlere dair bilgiler edinebiliyorduk. Yine de ne olursa olsun bir yolunu bulup Erê suyunu içmeliydim.
Haftanîn’e ulaşmamızın ikinci günü hafiften bir yağmur yağmaya başladı. Geniş bir coğrafyaya sahip Haftanîn’de gerillanın kaldığı alanlar da birbirine çok uzak olduğundan yürüyerek gidilmesi oldukça zaman alıyordu. Bir ara ‘biz burada dolaşamadan geri dönersek ve ben Erê suyundan içmezsem o zaman bu gelişim sayılmayacak’ diye düşündüm, hadi sayılmasındı ama Erê suyunun gizemini belki de hiçbir zaman çözemeyecektim. Yol boyunca gerillaların bana söyledikleri yankılanmaya başladı kulaklarımda. Ben nasıl bir yol bulup da o sudan içerim diye düşünürken yola çıkacağımız haberi geldi. Hemen fotoğraf makinamı alıp yola düştüm.
Haftanîn gerilla şehitliğine gideceğimiz söyleniyor. Şehitlik bulunduğumuz yerden oldukça uzak, onun için bir araba ayarlanıyor ve yolculuğumuzu, daha doğrusu ziyaretimizi arabayla yapıyoruz. Yolda, yanımdaki gerillaya Erê çeşmesinin nerede olduğunu soruyorum. Bana yüksek dağları göstererek oranın çok uzak olduğunu, bu koşullarda oraya gitmenin mümkün olmadığını söylüyor. Yani bu sefer Erê suyunun gizemine varamayacağım diye iç geçiriyorum. 
Araba şose yoldan sallana sallana yol alıyor. Yüksek bir dağın tepesinden kıvrılarak inen yoldan derin bir vadiye gelip duruyoruz. Herkes iniyor. Geri kalan yolu yürüyerek gideceğiz. Sonbahar rüzgarı ağaçların son yapraklarını da savuruyor. Sular çekilmeye başlamış. Vadi derin bir sessizlik içinde. Xantûr Tepesi sivri bir bıçak ağzı gibi gökyüzüne ulaşma telaşında. Herşey mevsime uygun.
Sabah saatlerinde başlayan yağmur durmuş artık. Sadece hafiften serin bir rüzgar esiyor. Fotoğraf makinemi çantamdan çıkarıp elime alıyorum. Çantamı da sırtıma takıp yürüyüş kolunun yürüyüşünü kaydetmeye başlıyorum. Bazen önden koşuyor bazen de arkadan yüksek yerlere çıkıp bana sonsuz bir zamana yapılıyor gibi gelen yürüyüşü kaydediyorum. Denklaşöre her bastığımda zaman duruyor. Yarım saat sonra Haftanîn Şehitliği’ne varıyoruz. Şehitlik ziyareti yapılıyor.
Ben tüm koşturmalar içinde yine de Erê suyunu aklımdan atamıyorum. Ya içemezsem... Sanki yıllar öncesinde terk ettiğim bir mekanda bıraktığım sevdiğim insanların yanı başına gelmiş ama onları göremeden geri gidecekmiş ve bir daha da göremeyecekmişim korkusu gibi, her attığım adımda içimde taşıyorum Erê suyunu içemeyecek olmanın garip korkusunu.
Şehitlik ziyareti bittiğinde elindeki mataradan bardağa su doldururken görüyorum onu. Yanı başındaki çeşmeden neden içmiyor da mataradan içiyor diye kendi kendime sormadan edemiyorum. Bana bakıp ‘’sen Erê suyunu hiç içtin mi?’’ diye soruyor. ‘’Hayır’’ diyorum, ‘’Haftanîn’e ilk defa geliyorum’’. ‘’Erê suyunu içmeden gidersen, Haftanîn’e gelmiş sayılmazsın’’  diyor. O anda anlıyorum elindeki suyun Erê çeşmesinden getirildiğini.
Meğer bu sözü yıllar önce söyleyen oymuş. Êrê suyunu yıllar sonra bir kez daha içerken, yıllardır yapmadığı kutsal bir ayini yeniden gerçekleştiriyormuş gibi bir sevinç beliriyordu yüzünden. Onun yüzünde beliren sevince dalıp gitmişken elinde tuttuğu mataradan bana da Erê çeşmesinin suyundan bir bardak uzatıyor. Neden böyle söylediğini sormadan önce elinde sıkıca tuttuğu su matarasından bana uzattığı dolu bardağı son damlasına kadar içiyorum. Ama ben sormadan o bana, ‘’çok farklı, güzel bir su değil mi?’’ diye soruyor. Gerçekten çok güzel bir su.
Kürdistan dağlarında yüzlerce çeşmeden hepsi de birbirinden güzel sular içtim. Erê suyu da gerçekten çok güzel bir suydu. Ama bu kadar nam salmasına neden olan gizemi yine de çözemedim. Oysa çocukluğumun geçtiği Serhat zozanlarının buz gibi soğuk sularından defalarca kana kana içtim. Halen o suların tadı damağımda durur. Erê suyu bana bu kadar anlatılmış olmasaydı herhalde içtiğim herhangi bir su gibi unutur giderdim. Belki de anısından, öyküsünden dolayı olacak Erê suyunun tadı da her zaman damağımda kalacak.
Suyu içtikten sonra suyun tadından öte, bu kadar nam salmasına neden olan bir öykünün olduğuna artık emindim. Gerilla anılarında defalarca dillendirilen, ama her anlatılışında yeni bir heyecan yaratan, özellikle olayı yaşayanın her seferinde damarlarındaki kanı kaynatan anılar vardır. Her olay yaşandığı noktaya, alana, tepeye isim olarak kalır. Yıllar sonra artık olayı yaşayan, tanık olan kimse kalmazsa da o yer o isimle anılır ve öykü dilden dile aktarılarak gerillada ölümsüzleşir. Kimisinin trajik, kimisinin komik öyküsü vardır yer isimlerinin ya da her bir anının. Kimi olaylar sadece yaşandığı anda önem arz etsede silinmez, yıkılmaz, unutulmaz bir bellek oluşturur gerillada. Sıradan bir insan için belki de herhangi bir yaşanmışlık gibi gelen olaylar, gerillanın kızgın savaş koşullarında ölümsüz bir izdüşüm oluverir. Bunun için onu sıradan görmek, basite almak, önemsememek zamanla insanda büyük bir pişmanlık yaratır.
İşte Erê suyunu içerken gizemini keşfedip, tılsımını çözemezsem de onu gerillada bu kadar isimkar kılan öyküyü öğrenmek istiyordum. Hele hele bu suya bu kadar anlam katan kişiyi bulmuşken öğrenmemek büyük kayıp olacaktı.
Zaten bu yürüyüşe başlarken attığım her adımda ayrıldığımız yerden sadece uzaklaşmıyor, sanki yıllar öncesine, gizemli bir tarihin derinliklerine uzanıyordum. Feleğin çemberinden geçmiş, defalarca beyaz kefeni yırtarak Azrail’in gözlerinin içine baka baka inatlaşarak bugünlere çıkmış bir insan. Yolculuk boyunca onlarca anısına ortak ediyor bizi. Bugün klavyenin tuşlarına basıp bu anıyı karalarken aslında bu yolculuk boyunca neler kaçırdığımı daha iyi görüyorum.
İşte Erê suyunun anısı bunlardan sadece bir tanesi. Ve ben onu kaçırmamalıydım. 90’lı yılların sıcak savaş günlerinde belki de bizler televizyonlarımızın başında oturup film beğenir gibi haber kanalları arasında zapping yaparken izlediklerimizin, bu topraklarda tarihin yörüngesini değiştiren bir savaş olduğunu çok da fark etmiyorduk. Televizyon ekranına kısa aralıklarla yansıyan haberler sadece izlediğimiz anda belleklerimizde yer alıyordu. Savaş, ölüm, yıkım; herşey bizim için kandırmaca bir illüzyondan ibaretti. Oysa birileri kan ve barut kokusunun birbirine karıştığı bir yerlerde kıyasıya ölüm kalım mücadelesi veriyordu. Yaşadıkları her an onların belleklerinde, anı defterlerinde silinmez izler bırakıyordu.
Canhıraş bir savaşın kıyasıya yaşandığı o günlerde O ve bir grup gerilla, Botan’da başlayan uzun bir yolculuktan sonra Haftanîn alanına gelirler. Dağlarda ölümün kol gezdiği bir zaman dilimi. Ne zaman kimin nerede bu hayattan çekip gideceğini kimse bilmiyor. Derken yolculuk sürüyor. Geceler, gündüzler birbirine kovalarcasına sinesine binbir anı bırakarak bir yenisine kapı açıyor. Oyla arkadaşları Haftanîn alanına varıyorlar. Saatlerce aralıksız yürüdükleri için amansız bir yorgunluk bedenlerini esir alıyor. Suları tükendiği için yol artık çekilmez oluyor. İşte o esnada Haftanîn’de Erê çeşmesine varıyorlar. Hepsi kana kana Erê suyundan içiyorlar. Yıllardır suya hasret kalmış kıraç bir toprak gibi içtikçe içiyorlar. Aşırı susuzluktan olsa gerek Erê suyunun tadı şimdiye kadar içtikleri tüm sulardan çok daha güzel gelir onlara.
O gün Murat Karayılan, susuzluğunu iyice giderdikten sonra ‘’Haftanîn’e gelip de Erê suyundan içmeyen ben Haftanîn’e geldim demesin’’ der. Ondan sonra gittikleri her yere Erê suyunun tadını sonu gelmez bir hikaye gibi anlatırlar. Erê suyu, kendisinden içmeyenler için büyük bir merak olur. Herkes o suda bir gizem olduğuna içmeden inanmıştır. Bu anı, bu söz tüm dağ doruklarını aşarak her gerillada bir merak uyandırır. Zaman bile dayanmamış ve bu öykü bugün bile tüm gerillalar tarafından anlatılır.
İşte bundan dolayı Haftanîn’e gidip de Erê suyundan içmeyen gerillalarca oraya gitmemiş sayılır. Erê suyu gerçekten de çok güzel bir su. Ve bir gün yolunuz Haftanîn’e düşerse mutlaka Erê suyundan içmenizi tavsiye ederim. Yoksa Haftanîn’e gitmiş sayılmazsınız.