Erdoğan diktası ayakta kalabilmek için saldırıyor. Kendisine yönelik tepkileri etkisiz hale getirebilmek için, bütün diktatörler gibi halkı iç ve dış düşmanlara karşı kışkırtıyor. "Yurtta savaş, dünyada savaş" diyerek atağa geçiyor.
15 Temmuz darbe teşebbüsü bahanesiyle ilan edilen OHAL uzatılıyor. Erdoğan "Bu da yetmeyebilir, 12 ay da uzatılabilir" diyerek karanlık bir gelecek vaat ediyor. Fetöcülükle mücadele bahanesiyle içte ve dışta sonu gelmez savaşların planları yapılıyor.

Bu durumda halkın savaşa karşı tavrı ve direnişi önem kazanıyor. Ama halk ne durumda ve ne istiyor?

Türkiye 33 senedir bir iç savaş yaşıyor. Devletin tekçi-ırkçı sömürgeci zulmüne karşı, Kürt Özgürlük Hareketi silahlı mücadele veriyor. Türkiye halklarının tüm demokrasi güçleri de bu rejime karşı direniyor. Her geçen gün şiddetlenen bu çatışmanın askeri olarak bir galibi yok ve bugünkü şartlarda olacağa da benzemiyor. Aslında bu durum uzun süredir görülüyordu. Ateşkesler ve siyasi çözüm için diyalog-müzakere seçeneği bu nedenle gündeme geldi.

1993 yılındaki ilk ateşkesten beri Sayın Öcalan bu gerçeği bir çok kez dile getirdi: Biz Rus-Çeçen, İsrail-Filistin gibi bir kısır çatışmaya sürüklenmek istemiyoruz. İki taraf için de onurlu bir barış ve çözüm istiyoruz, dedi.

Ne var ki, devlete egemen olan ırkçı-sömürgeci, tekçi dikta bu savaşı sürdürmek istiyordu.
Son diyalog süreci, resmen açıklanan Dolmabahçe mutabakatıyla en ileri aşamaya varmışken, Erdoğan tarafından hiç bir gerekçe gösterilmeden inkar edildi, masa devrildi.
15 aylık tecritten sonra, kardeşi ile yaptığı son görüşmede  Öcalan bunu açıkça bir daha ilan etti. "Devlet isterse, heyetini göndersin, altı ay içinde bu sorunu çözeriz" dedi. Ama savaş yanlısı OHAL rejiminin saldırıları içinde bu sözleri duyan bile olmadı.

Erdoğan diktası OHAL zırhına bürünmüş olarak pervasızca saldırıyor. Yasa, anayasa, temel insan hakları umurlarında bile değil. Erdoğan diktası Kürtlere, sola ve Şiilere-Alevilere karşı Sünni cephesi kurarak içte ve dışta savaşı sonuna kadar tırmandırmaya kararlı. Bu saldırganlıklarını Yeni Osmanlı cilasıyla pazarlıyorlar. Erdoğan, Lozan anlaşmasını eleştirip tartışma konusu yaparken, yandaş medyada boş çıkan Şam'da bayram namazı rüyaları yerine şimdi de Musul'a, Halep'e 82, 83 diye plaka numarası veriliyor.

İktidar böyle ama halk ne yapıyor? Halk savaşa karşı ve tertemiz mi? Bunu iddia etmek için hiç bir kanıt yok elimizde. Hatta tersi için bir çok kanıt bulabiliriz.
Kolombiya'daki referandum sonuçları, savaşanlar savaşa son dese bile savaşa göre şekillendirilmiş, çürütülmüş toplumun hayır diyebileceğini gösteriyor.
Türkiye toplumunun daha da kötü durumda olduğu söylenebilir. Çözüm sürecinin en iyi olduğu zamanda, anketler halkın yüzde altmış-yetmiş arası destek verdiğini gösteriyordu. Ama şimdi AKP şefleri de savaş kışkırtıcılığı yapıyor.

Uzun süren savaş yılları devlet içinde ve toplumda güçlü bir savaş lobisi yarattı. Doğrudan savaştan beslenen ve varlıklarını, iktidarlarını savaşa borçlu olan, elleri-vicdanları-cüzdanları kanlı bir rant cephesi...

Ordu, polis-istihbarat güçleri, korucular ve eğitimiyle, üniversitesiyle, diyanetiyle, adliye-sağlık-maliye teşkilatıyla, sermayesiyle, silah komisyoncularıyla, müteahhitleriyle buna göre şekillenmiş bir devlet bürokrasisi,
İktidarda kalabilmek için savaşı kışkırtan bir diktatörlük, kendi kirli çıkarları için bu diktatörlüğe destek veren, onunla işbirliği yapan uluslararası sermaye güçleri, "Lozan'da kaybedilen bakiye topraklarımızı" (Musul, Kerkük, Halep hatta Şam'ı, 12 adaları, Selanik'i) geri almak, bölücü teröristleri ezmek, yeni 6-7 Eylüller hayaliyle yanıp tutuşan aziz milletimiz... Çocuk kanallarına kadar yasaklanmış susturulmuş bir medya...
Bugünkü şartlarda bir referandum yapılsa acaba barışa evet mi, hayır mı çıkar? Ne yazık ki, yakın zamanda ve kolay bir barış görünmüyor. O zaman savaş cephesini bozguna uğratmak, çözüm ve gerçek-kalıcı bir barış için daha çok ve daha kararlı mücadele etmek şarttır.