PKK’nin kuruluş çalışmalarına 27 Kasım 1978’de Amed’in Lice ilçesinin Fis Köyü’nde düzenlenen toplantıya katılan PKK Merkez Komitesi Üyesi Muzaffer Ayata, hareketle tanışmasını ve dönem koşullarını gazetemize anlattı.

Söyleşimizin ikinci ve son bölümünde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın PKK’nin doğuş ve gelişimindeki rolü ile partinin paradigmasal dönüşümü yer alıyor. 


Kürdistan’daki diğer isyan ve başkaldırıların sonuçlarıyla ele alındığında PKK’nin şekillenişini, ihtiyaç duyduğu paradigmasal değişimi nasıl değerlendirebilirsiniz?

Zaman, olgunlaşma, mücadele deneyimi, dünyadaki değişimler, ihtiyaçlar tüm bunlarla birlikte değerlendirilebilecek bir olgu bu, birden olan bir şey değil. PKK, çıkışı itibariyle Önderlik gerçekliği ile ifadeye kavuşan bir harekettir ve Başkan Apo, emekçi bir aileden geliyor, Urfa’nın bir köyünden çıkıyor, arayışları var... Kürdistan’da meydana gelen çıkışların çoğu önderlik sorunları ile karşı karşıyadır; PKK ise Önderlik gerçekliğinin kendisiyle açıklanabilecek bir husus ve bu gelişim seyri ile de eş tutulmalıdır. Önderlik, “Kendimi sisteme kaptırmadan nasıl korurum, korurken var olanın yerine ne koyabilirim” sorularını kendine sürekli soran ve bu soruların yanıtlarını arayan bir pozisyonda oldu. Önderliğin tüm gelişmelerden ders çıkaran, kuşkucu, derin, var olanı kabul etmeyen, hep kendi iradesi, doğrusu ile kendi gerçekliğini bulan, fakat toplumdan, özgürlük tutkusundan, çocukluk hayallerinden de kopmadan toplumsal arayışları tutku düzeyinde hep ön plandadır. Bu hem Soyvetler’e eleştirel yaklaşımı hem de öz gücü esas almasını getiriyor. Çünkü Kürdistan’da ayakta olan ve bu dirilişe destek verecek bir kesim henüz çıkış sürecimizde yok. Tüm dünyanın zaten Kürtlerin tarih sahnesinden silinmesine ortak olduğu bir pozisyon var ve hatta bu, Sovyetler tarafından da kabul edilmiş. Sanki ilahi bir kabulmüş, adaletmiş gibi Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesini hiç kimse sorgulamıyor. 

Bakalım: Sovyetler dağıldığında buradan feyz alan tüm güçler bir dağılma yaşadılar fakat PKK için böyle olmadı. Çok ağır saldırı altında olduğu halde sosyalizme olan inancını kaybetmedi. Kendisini, halkını, özgürlüğünü, öz gücünü esas alıyor ve devleti o kadar da kutsallaştırmıyor. Elbette ilk çıkışta, programımızda bağımsız Kürdistan devleti vardı. Fakat bu kafamızda çok somutlaşan, netliğe kavuşan bir husus da değildi aslında. Hedefti... PKK daha çok örgütlenme yaparak uyanış sağlamaya çalışıyordu, kaybedilmiş bir ülke, devlet gibi bir şey de yoktu. En büyük savaşı Önderlik, “Türk devletine karşı harcamam gereken enerjinin yüzde 95’ini Kürt halkına karşı kullanmak zorunda kalıyorum. Düşman beni çok fazla uğraştırmıyor, kendi halkımı düzene getirmek, bilinçlendirmek, örgütlemek, sisteme kavuşturmak, zamanla buluşturmak, özgürlük bilinci ile buluşturmak en büyük çabam” diyordu. 

Kürdistan’da yabancılaşmanın boyutu çok derindi, basit bir maaş ile bir insan vatanını çok rahat satabilecek düzeye getirilmişti. Bu kadar hain, kontra, ajan hepsi böylesi bir zeminde yetişti. Sömürgeciliğin bu kadar derin olmasından kaynaklı hain-işbirlikçiler her zaman bulunur. Bu damar her zaman canlı olduğundan dün de vardı bugün de var. 

Bugüne bakalım: Büyük bir direniş geleneği oluştu, aydınlanma yaşandı, Kürdistan’ın her parçasında direnişler ve şehadetler var fakat hala Türklüğe, rejime koşan kendini pazarlayan, maddiyata tapınan bir dolu işbirlikçi, hain Kürt de var. Bir insanı dört yerinden birden yaralarsanız ne olur? Kan kaybı hızlı olur ve ölüm hızlı gelir. Kürdistan’ı da böyle düşünmek gerekiyor. Sıradan bir yara alma durumu değildir. Toprağı, insanı, tarihi ile tam bir yağmaya tabi tutulmuş bir halk gerçekliği var. Başkan Apo’nun çıkışı tüm bu statüleri sorgulayan, kendini örgütleyen, kadro oluşturan, örgüt oluşturan, parti oluşturan, pratikleştiren, Kürdistan’ın her alanına direniş tohumları eken büyük bir mücadele.


Bu gelişimde Kürt Halk Önderi Öcalan’ın rolü neydi? 

Kürdistan’da tüm işbirlikçilere karşı, dünyadaki sapmalara karşı elindekini, yani halkını, kadrosunu koruyan, eğiten, düşman saldırıları altında dağılmasını engelleyen, kendisini tazeleyen, yeniden yeniden doğuran bir hareket var; bu, Önderlik hareketi, yani PKK’dir. Önderlik olmasa PKK yok, öyle bir hareket kurulamayacaktı. Ta başından kitlesel pozisyona gelene kadar hareketin Önderlik elinde doğumu gerçekleşiyor, bu Kürdistan’da mucize gibidir. Önderlik, Kürdistan’daki yaşamla sömürgeciler arasındaki bağı koparan, adeta deli divane gibi kendisini özgürlük deryasına bırakan, tüm enerjisini, besinini, kaynaklarını oraya aktararak yine oradan beslenen bir yol yöntem izledi. Bu nedenle farklılıklar vardı diğer Kürdistanî ve sol hareketlerle aramızda... Hem düzenin nimetlerinden faydalanacaksınız hem de düzeni yıkma iddiası ile yola çıkacaksınız! Düzenden beslenenler, o düzeni ne değiştirebilirler ne de yıkabilirler. Düzenin dışına çıkanlar ancak düzeni gerçek anlamda değiştirebilirler. 

1976’da Ankara’da belli bir grup, artık kendini Önderlik etrafında şekillendirdi. Daha çok ‘Apocular’ diye kendimizi tanımlıyor ve öyle tanınıyorduk. Ankara Dikmen’de gerçekleştirdiğimiz bir toplantı ile Kürdistan’a dönüş kararı alındı. Bunun içinde Kemal Pir, Haki Karer, Duran Kalkan arkadaşlarımız da vardı. Bu arkadaşlarımız Önderliğe, Kürdistan’a ve Kürdistan devrimi olmadan Türkiye’nin demokratikleşemeyeceğine inanan Türkiyeli arkadaşlarımızdı. 78’lere kadar Kürdistan’da büyük genişleyen ve büyüyen bir gençlik tabanı oluşturuldu. İlk şehadet ve kan dökmeler, yani devletin Haki Karer’i hedeflemesi söz konusu. Haki’yi vurarak devlet, silahı PKK’nin başına dayamış oldu. “Bu ölümdür, ateştir, yaklaşırsanız yanarsınız” mesajıydı. Küçük bir devrim hareketi bundan korkabilir, ürkebilir ve dağılabilirdi. Türkiye’de buna benzer yaşanan çok sayıda örnek söz konusudur zaten. PKK Önderliği, buna karşı Kürdistan Devrimi’nin Yolu Manifestosu’nu hazırlayarak daha üst bir aşamada mücadele yürütme kararlılığına gitti. 27 Kasım’da Amed’in Lice ilçesine bağlı Fis Köyü’nde toplanan bir grupla tarih yazma cesareti gösterdi. Bu tarihle birlikte PKK (Kürdistan İşçi Partisi) adını takma cürreti gösterdi. Kürdistan İşçi Partisi ismi Haki Karer’in verdiği ruhtan ve Vietnam gibi direnişçi, sosyalist düşünceden esinlenilerek alınmış bir isim. Hareket giderek büyüyünce Kürdistan’da saldırılar arttı. Henüz kendimize dergi, dernek kurmak, isim takmak söz konusu değildi, daha çok fiili ve illegal bir çalışma vardı. Aynı dönemde karşımızdaysa daha baştan Pilot Necati gibi sızma çalışmaları, Hilvan’da Halil Çavgun’un yerel işbirlikçi güçler tarafından vurulması, Türkiye KDP’sinin tehditleri, “Mardin’den öteye geçemezsiniz” telkini, yine Marksizm’in, sosyalizmin Kürdistan’la buluşmasını istemeyen, tehlikeli bulan ve buna tavır alan Kürt güçleri vardı. 


PKK yıllar sonra paradigmasal bir değişim yaşandı. Bu nasıl oldu?

Bulunduğumuz mevcut koşullarda kurtarılmış bir bölge ya da daha önce kurulduğunu bildiğimiz bir devletimiz yoktu. Biz halkımızın beyninde, ruhunda kurulmuş karakolları yıkmaya çalışıyorduk. Bir avuç genç insan ülkeye gelmiş, yeri geldiğinde hamallık, işçilik yapmış barınacak yer aramıştı. Halka dayanarak yaşayan, siyaset yapan, örgütlenen gençlerdik. Kürdistan’da temel bir dönüşüm, yani gençlik hareketinden halk hareketine dönüşümü Hilvan-Siverek’te yaşamaya başladık. Hilvan’da işbirlikçi Süleymanlara karşı başlatılan eylemlerle PKK, gençlik hareketi olmaktan çıkarak halk hareketi olmaya doğru giden yolu almaya başladı. Kırsalda, mahallelerde halk ile buluştu, propaganda yaptı, Kürdistanileşti ve ayağı yere basmaya başladı. 

Halk ile nasıl buluşma oldu, halkın sorunlarını nasıl çözdü? Aslında demokratik ulus, demokratik toplum çizgisini izledi. Düşünün köylerde, mahallelerdeki tüm sorunlar, kavgalar, anlaşmazlıklar hepsi örgüte gelmeye başladı. Hilvan’da devletin karakolu, adliyesi, boşta kalmıştı, çalışmıyordu. Eş sorunlarından tarla-arazi sorunlarına varana kadar birçok husumet örgüte, örgüt yönetimine geliyordu. Gençlik için eğitim grupları oluşmuştu, halk toplantıları yapılıyordu, yaşlılar bilinçlendiriliyor, kadınlar sorunlarının çözülmesi için bir araya getiriliyor, örgütlendirilmeye çalışılıyordu. Biz bunların hiçbirini planlamadık, kendiliğinden ortaya çıktı. Sorunlar karşımıza geldikçe pratik çözümler bulduk, halkın tüm sorunlarına yanıt olmaya çalıştık. PKK, sorunları çözmeye kendisini verdi, hiçbir sorunu kulak ardı etmedi. Bu gelenekselleşti ama bir anlayış ortaya çıkardı.  

Kiminle ilişki kurduysak kendimizle birlikte harekete geçirdik, halka ya da kendimize mali çıkar sağlayalım gibi bir düşüncemiz hiç olmadı. Aksine ortaya çıkan maddi imkan ve olanakları herkes için kullanalım fikri gelişti. Ceplerimizde para olmazdı ama etkimiz vardı. Yaşlılarımızın o zaman, “Kürtler adam olmaz, hain bir millettir” söylemleri çok fazla kulağımıza geliyordu fakat biz hep olmazlara karşı “olur, yapabiliriz”i dayattık ve elimizde katı bir kalıp yoktu. Yaratıcı olmaya, en iyisini bulmaya çalışıyorduk. Bu bir Önderlik tarzıydı ve bizler suya atılmış insanlar gibiydik. Suya atılmışız, yüzmezsek boğulurduk! “Ben bunu kabul ederim bunu kabul etmem” gibi bir yaklaşımımız yoktu, özgürlüğü esas alan bir yaklaşımımımız vardı. Tüm tutuklama, baskılama, terörüne rağmen hareket ayakta kaldı. Bugün devlet de çok fazla Önderlik tarafından araştırılıp sorgulandı, Sovyetler’in yıkılış nedenine bakalım, parti iktidarına dayanıyordu. İktidarın bir parti elinde toplanması ve devletin giderek güçlenmesi... Devlet güçlendiği oranda halk iradesi zayıflar. Buradan yola çıkarak daha çok demokrasi daha az devlet denildi ve devletin toplumsal sorunlara çözüm olmadığı aksine daha çok sorun yaratıcı olduğunun, her devletleşmenin bir sınıflaşma bir yöneten-yönetilen ilişkisi ortaya çıkardığının bilincine varıldı. Tek partiye dayalı iktidar anlayışı yerine farklı topluluklar, kültürler, herkese örgütlenme, yaşama hakkının verilmesi, komünalizm, demokratik özerklik temelinde bu deneyimlerden de yola çıkarak aslında dönüşümde zorlanmadık. 


PKK kadrosunun duruşu baştan itibaren nasıldı?

PKK kadrosu kendini adayandır. Okulunu bırakır, işini bırakır, maaş almaz, komünal yaşar, ailesini bırakır, ne imkan bulduysa onunla yaşadı. Hiçbir PKK yöneticisinin dünyanın hiçbir bankasında kendisine, şahsına ait bir parası yoktur, hiçbir mülkiyeti yoktur, bunun arayışı da olmadı. Başında da öyleydi, şimdi de öyledir. Parti iç yaşamı başında nasıl komünalse bugün de böyle sürmektedir. Böyle olunca da aslında dönüşüme yabancı olmadı. Çünkü komünal yaşayan ve bugün de demokratik komünaliteyi savunan bir hareketiz. PKK bu dönüşümde çok zorlanmadı. Zaten değişim ve dönüşümü kendi bünyesinde sürekli yaşayan poziyonda oldu PKK. 

Meclisler sistemimiz ile halkın yönetim aygıtlarına katılması; kooperatifler, komünler ve kolektif yaşam alanlarını örgütlemesi amaçlanır. Devrimcilik gönüllü bir meslektir. Gönüllü katılım ve çalışmaya dayanır. Maddi çıkar peşinde olmak, PKK militanlarında olmayan bir özelliktir, yoktur. PKK, komünal kültürü eskiden beri yaşayan bir harekettir, bunu halka taşırma, mal etme ve halkı da kendini yönetecek seviyeye getirme ve eğitme, deneyimlerini ona aktarma, özgüven kazandırma, halkı “ben de yaparım” durumuna getirme aşamasındayız. Bu, alttan üste doğru örgütlenerek ve giderek komşu halklarla, Kürdistan’ın tüm parçalarında sınırları bölmeden, düşmanlaşmadan, milliyetçileşmeden, demokratik Ortadoğu konfederal sistemine ve birliğine evrilmelidir. Bir köyden, mahalleden başlayarak içinde birlikte yaşadığı halklarla ortaklaşmalı ve sınırları da aşarak öncülük etmelidir. 

Konfederal sistem birbirini tamamlıyor ve sosyalizme de açılım yaptırıyor. Yenilmiş, tasfiye olmuş sosyalizmi taklit etmek olmaz; sosyalizmsiz de olmaz! Önderliğimizin de vurgusunu yaptığı gibi “sosyalizmde ısrar insan olmakta ısrardır” diyoruz, insanca ve insana uygun olan da budur. 

Mülkiyetçi anlayış, insanı saptıran bir anlayış ve düşüncedir. Bütün insanlar doğanın bir parçasıdır. Fiziki varlıkları son bulduğunda mülkiyet diye bir şey kalmaz; zaten beraberinde de bir şey götüremezsiniz. Doğayı kar hırsıyla talan etmeden bütün insanların eşitliğini ve yaşam olanaklarını sağlamak lazım. Kapitalizm hem toplumu tahrip etti hem de doğayı talan etti. Hep daha çok kar amaçlandı, daha fazla kar daha fazla sömürü demek, sömürü demek egemenlik demektir. Bütün bunlar birbirini besliyor. İnsanlığı bu hastalıktan kurtarmanın tek alternatifi sosyalizm, demokratik konfederalizmdir. 14’üncü ve 15’inci yüzyıldan beri kapitalizm gelişiyor ve bugün finans kapitalizm ile paradan para kazanmaya kadar getirdiler. Doğa tahribatını önlediler mi? Hayır, aksine dünyanın iklimini bile bozdular. Hastalıkların sayısı, çeşidi artmış. Psikolojik hastalıklar, ırkçılık, dünya ve bölge savaşları ve kadın üzerindeki şiddet, kadının köleleştirilmesi ve meta olarak kullanılması, uyuşturucu, alkol bağımlılıkları ve mal-mülk için kardeşin kardeşi öldürmesi... Bütün bunlar azalmıyor, çoğalıyor. Kapitalizm iyi bir sistemse eğer bunlar niye oluyor? Çözüm bulamadılar ve bu bir kader de olmadığına göre alternatif oluşturmak lazım. Mülkten ve egemenlikten uzak, eşitlik ve özgürlüğü esas alan konfederalizm sistemi olmalıdır. PKK’de paradigmasal değişim-dönüşümü böyle anlamak lazım. Daha derinleşmiş, bilinçlenmiştir ve yenilmiş, dağılmış sosyalizmden çıkarılan derslerle sosyalizmi yeniden kurmak ve insanı kurtarma durumunu sağlayacak olanakları geliştirmek gerekiyor. Bunu başta Kürdistan’da bizimle birlikte yürümek isteyen tüm dinamiklerle ve Ortadoğu’daki tüm dinamiklerle birlikte inşa edeceğiz, çünkü başka çıkar yolumuz söz konusu değildir.


Peki Kürt realitesine karşı Türk devletinin zihniyetinde ilk çıkışınızdan bu yana değişiklik yaşandı mı?

Tabii ki bugünün koşulları biraz farklı. Güçlü bir gerilla ordusu ve toplumsal örgütlülük var. Milyonlarca Kürt devletin tüm saldırılarına rağmen kimliğinden vazgeçmiyor. PKK artık siyasi hatta ulusal bir kimlik haline geldi. Bugün milyonlar, “Bijî Serok Apo” diyorsa polise-askere öfkeleniyorsa, bu bir hesap sormadır, intikam almadır. Binler dağlarda direniyor, yine binler zindanlarda mücadele ediyor. 

Devlet zihniyeti boyutunda değişen bir şey olmadı. O gün de Kürtleri düşman görüyordu, bugün de bir tehdit olarak görüyor. Bugün de onlara göre bu tehdidin ortadan kaldırılması lazım. Ortak vatan kurmak yerine bertaraf etmek; tek millet, tek vatan zihniyeti vardı ve aynı zihniyet bugün de geçerlidir. Türk yasaları her zaman ırkçıdır. Zalimlere sömürgecilere kesici bir yönü yoktur. Bu kadar insan öldürüyorlar ama yasalarda hiçbir cezası yok. Devlet failli meçhulleri kabul etmiştir ve hiçbirini cezalandırmamıştır. AKP hükümeti, her gün her yaştan Kürt öldürüyor, mezarları bombalanıyor. AKP’nin ne Kürt’lere ne de Müslümanlığa saygısı var. Olsaydı, Şêx Said’in mezarını söylerdi ama yapmıyor. Çünkü Kürtlerin tarihi izlerini hala silmek istiyorlar.

Türkiye’de 13 yılını iktidarda geçiren AKP gerçekliği var. Türkiye AB’ye girmek istiyor ama AB’nin yerel yönetimler şartını AKP, bugüne kadar daha imzalamamış. Çünkü bazı belediyeler Kürtlerin elinde! Kürtler buradan güçlenecek diye o çok girmek istedikleri AB’ye girmiyorlar. 

Şimdi KDP’den de petrol alıyor, KDP ile işler yapıyorlar. Peki hangi temelde? PKK’ye düşmanlık temelinde. PKK Güney Kürdistan’da güçlenmesin, Güneyli güçlerle ittifak yapmasın, diğer parçalarda güçlenmesin... Yani tüm politikalarının temelinde düşmanlık var. 24 Temmuz’da Medya Savunma Alanları bombalandığında övünerek, “Bir gecede 400 noktayı bombaladık” diyorlar. Bu her devletin savaşta yapabileceği bir performans değildir, öyle kolay bir iş değildir. Aynı ve bunu seyreden gece bin kişinin evi basıldı. Kenan Evren bile 12 Eylül’de bu kadar evi basamamıştı. Türkiye’de kim demokrasi istiyorsa, kim PKK’ye düşmanlık yapmıyorsa herkesi topluyorlar. 12 Eylül ile şimdi arasında bir fark yok. O zaman da tehdit, inkar vardı, şimdi de Kürtleri tehdit görüyor ve her türlü kirli, katliamcı muameleye maruz bırakıyorlar. Türkiye bir türlü faşizm zincirini kıramıyor çünkü hala Kürt dinamiğini tanımayan bir devlet gerçekliği var. Türkiye bu faşizan tutum içinde debelenip duracaktır. İster AKP, ister 12 Eylül generalleri ile olsun, tekçi, Kemalist, ırkçı zihniyet yeniden hortlatılıyor. Zorbalık yapan bir devlet demokrasi üretebilir mi? Rengi ister beyaz, ister yeşil olur. Aldıkları oy oranları mühim değildir, nihayetinde iktidarcı zihniyetler yenilmeye mahkumdur.


DILPAK X. DAÐ/ŞERVAN ARARAT