Recep Erdoğan’ın demokrasisi seçimle zincirlidir. Bu durumda, sandıktan önde çıkanın, sahip olarak mülke oturup, hesabı sorulmayacak şekilde malı götürmesi olmalı.

Kendisi söz konusu olunca, seçim dokunulmazlığı olan milli irade, çıkarına uygun değilse, milli irade fasaryalaşıyor, parlamentoya seçilmişleri, belediye başkanlarıyla Kürtler, müstahak oldukları akibetle hapiste tutuluyor.
“Milli irade” böylece yuvarlanıp şekilsizleşiyor. Türk ganerallerinin darbe düzeni mi, AKP’ye has şirket, teşkilat, kendileri de teşkilatın babası, ya da Arap Sultanlığı modeli dikta mı belli olmayan bir hal alıyor.
Recep Erdoğan’ın çalımına bakanlar, onu Orhan Veli’nin deyimiyle, “cep delik, cepken delik” halde gelip, halkın ödediği vergiden maaş alan biri değil, Osmanlı’nın dede mirası mülkün tepesine çöreklenen Şehzade sanıyor.
Demokrasi seçim, parlamento seçimin simgesi, ama onun ağız hareketlerinde “numunelik”tir. Parlamentolu demokrasilerin temeli olan “kuvvetler ayırımı“ orada dursun, kararlarda ilk ve son sözün sahibi odur. Yol, yordam, yöntemlerin hepsi, onun ağızının içindedir.
O yapan, var eden, imkanlar bağışlayan Sultan, iyilik yapan Baba figürüdür. Yakın, dost, müttefik, yandaşlara nimet, gerisine külfet…
O yüzden devlet şirket mi, teşkilat mı, Recep Erdoğan teşkilatın Başkan Babası, ya da TC rumuzlu Sultan’ın kendisi mi belli değil.
“Sonradan bulmaktan delirmek, ne oldumun delisi olmak” diye bir tabir var.
Onun ağız şapırtılarında da, yalnızca “benim” söylemi var:
“Benim Bakanım, benim adliyem, benim valim, benim polisim, benim maliyem…”
Sonradan görmelikte, herkesi “aşağı“ görme sendromu derler buna. “Sahip” görünme, efendilik taslama da derler, her neyse…
“Benim maliyem” söyleminde, Kürdistan’da inşa edilen savaş hava meydanları, asker indirip, bindirmeden boş kalan zamanlarda yolcu taşımaclığında kullanılınca, bu Kürtlere bağışlanmış iyilik olmuş oluyor. Onların, vergi ödedikleri, dolayısıyla hak ettikleri asla hatırlanmadan, parası da kendi cebinden, ya da deryalarda gemi yüzdüren oğlunun kasasından çıkmış gibi yapıyor…
İnsanlar dertlerini anlatmak, yaralarını göstermek, isteğini haykırmak için, topluca sokağa mı çıkacak, onları susturma, sindirme azmi iki dudağı arasında “ben emir verdim” oluyor. Sonra, düşmanı püskürtme harekatıyla hastayı, yaşlıyı, bebeği de barındıran şehirlere gaz bulutları…
Polisin hakiki ve plastik mermi ata ata ilerleyip, cop sallarken geride, “faili meçhul” ölüler, yaralılar bırakması…
Türbanlı kadına sokakta laf atılması, onun ağzında “memleket meselesi”dir. Ama kendi halinde, yolda yürüyen Pınar adındaki kadın, polis tarafından yerde sürüklenip, pata küta dökülerek kapatıldığı otobüste tecavüzle tehdit edilmesinin hesabı bile olmaz.
Ülkede demokrasi varmış gibi yaparak, yeni bir paket açma gösterisi düzenliyor, ama darbesini yapmış, başlara baş olmuş Türk generallerini ve Genelkurmayın korkutmasını taklitle, yandaş olmayan Özgür Gündem, Evrensel, Birgün, Söz, Yeni Çağ, Sol gazeteleriyle, İMC, Hayat ve Halk TV’ye kendisini seyreleme, dinleme kapılarını kapatıyor, üstüne yasak zinciri vuruyordu.
Oysa, o yayın kurumları ve onları izleyen kitlelerden, “benim maliyem” dediği vergi alıyordu. Gösteri yaptığı o görkemli salon onların vergi katkılarıyla yaratılmıştı.
Kendisi de, onların ödediği vergiden maaş alıyor, onların parasıyla satın alınmış araçlara kurum kurum kurumluyor, aile yakınlarıyla birlikte uçaklara biniyor, kendisini koruyan 3 bin kişilik polis ordusunu, yine onların vergileriyle besleniyordu.
Topladığı haraç değilse, “yer yüzünde, utanma diye bir üstün değer yargısı da var” halkın parasıyla, görkemlere bulanıp, sonra efendilik taslama, “yandaşa var sana yok” demenin en azından ayıp olduğunu söylemek, günün “ne oldumun delisi” piyasa koşulları içinde fazla mı lüks?