Amed Zindanı’nda 2012 yılında tecride karşı gerçekleştirilen açlık grevinde 68 gün kalan HDP eski Milletvekili Besime Konca:
Leyla Güven esaret koşullarında açlık grevi yaparak hesap soruyor. Leyla’nın ve etrafında kenetlenen kadınların cesaretini, inancını ve inadını kuşanırsak Erdoğan-Bahçeli faşizmi yaşadığı bu son demlerini daha hızlı yaşayacaktır.
Arkadaşımız ciddi sağlık sorunlarına rağmen bu hukuksuzluğa boyun eğmeyerek zindan hücresini Meclis kürsüsü haline, şehir meydanları haline getirmiştir. Bu onurlu duruşun ortaya koyduğu talep ne kadar toplumsallaşırsa o kadar sonuç alıcı olur.
DUYGU EROL / RENNES
DTK Eşbaşkanı ve HDP Colemêrg Milletvekili Leyla Güven’in Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecrit koşullarına karşı başlatmış olduğu açlık grevi üzerine sürgünde olan HDP eski Milletvekili Besime Konca ile görüştük. 12 Eylül 2012 açlık grevi eylemlerini ve eylem ile dayanışmayı hatırlatan Konca, “Ölümden beslenen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyeti reddedip değiştirebiliriz. Leyla Güven buna inanarak açlık grevi eylemi başlattı. Biz de inanalım; bu kadar zulmü, acıyı, ölümü, sürgünü hak etmedik” diyerek Güven’in eylemini selamladı.
Türk cezaevlerinde 2012 yılında gerçekleştirilen süresiz-dönüşümsüz açlık grevi sürecinde Amed Zindanı‘nda 68 gün açlık grevinde kalan Besime Konca gazetemizin sorularını yanıtladı.
Cezaevlerinde 1980 askeri darbesinden bu yana defalarca açlık grevi ve ölüm orucu eylemleri yapıldı. Bu eylemlerin tarihsel öneminden bahsedebilir misiniz?
Mücadele ettiğimiz gerekçeler, yaşamak istediğimiz özgürlük düzeyi, mücadele ve eylem biçimimizi de belirler. Bunun esas nedeni de içinde yaşadığımız koşullar ve geleceğe dair tasavvur ettiğimiz değerlerdir. En önemlisi içinde yaşadığımız sistemin karakteristik özelliği. Bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı darbe, katletme, sürgün, hapsetme, işkence, idam, inkar ve ihanet karakteri uygulamada biçim değiştirse de öz olarak hiç değişmedi. Buna karşı insanlık onurundan, değerlerinden vazgeçmeme mücadelesi de bir o kadar görkemli direnişleri beraberinde geliştirdi. İnsanlık değerleri adına kabul edilmeyen, kötülüklere karşı durmak, insan onurunu korumak ilk etapta öncü kişiliklerde, devrimci gruplarda cevap bulur.
1980 darbesi sürecinde ve sonrasında Türkiye ve Kürdistan’da geliştirilen faşist askeri rejimin karakteri, bunun zindanlara yansıma biçimi, özgürlük tutsaklarının direniş biçimini de belirlemiş oldu. 12 Eylül faşizminin toplumu sindirme, susturma çabası bunun için geliştirdiği işkence cenderesine karşı da cesur devrimci kişilikler, insanlık onuru ve özgürlüğün ne olduğunu iyi bilen devrimci gruplar insanlık adına hakikati korumak için her türlü işkenceyi, acıyı, trajediyi göğüsleyerek direndiler ve faşizme teslim olmadılar. Bugün 12 Eylül faşizmi adına unutulmayan bir şey varsa zindanlardaki vahşet ve tutsakların direnişidir. Tabutluk denilen hücre tipi zindan koşullarında özgürlük tutsakları bedenini ateşe vererek, ölüm orucuna yatırarak; faşizmi durdurmayı, boşa çıkarmayı başardılar.
Mazlum Doğan, Ferhat Kurtay, Necmi Öner, Eşref Anyık, Mahmut Zengin; onursuzluğu, işkence, teslimiyeti ve yurtsever Kürt kimliğinin inkarını kabul etmediler. Faşizmin her türlü vahşet ile güç gösterisi yaparak muhalefeti sindirip, korkuya teslim olmuş bir toplumu yönetmek isterken hesaplayamadığı en önemli şey ise faşizme meydan okuyan direnişçi kişiliklerin varlığı ve cesur direnişleridir. Ser verip sır vermeyen ve yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin hakikati savunma iddiaları ve inançlarıdır. 14 Temmuz 1982 ölüm orucu da faşizmin hesaplayamadığı böyle bir tarihi direniş eylemidir. Faşizm devletin bütün araçlarıyla güç gösterisi yaparken Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz, Ali Çiçek yemek yemeyerek, su içmeyerek, bedenlerini ölüme yatırarak faşizmin teslim alamayacağı, insan değer ve iradesinin olduğunu ortaya koydular.
DTK Eşbaşkanı ve HDP Milletvekili Leyla Güven’in süresiz-dönüşümsüz açlık grevini bu direniş tarihi içerisinde nereye oturtuyorsunuz?
Kürt halkı bugün kendi hakikatini özgür bir biçimde yaşamak istiyor ve bunun mücadelesini veriyorsa ve bu mücadelesi Ortadoğu’da, Türkiye’de demokrasiye, halkların ve kadın öncülüğünde bütün özgürlüklere öncülük ediyorsa, bunda tarihi miras olarak 12 Eylül vahşetine karşı zindanlarda geliştirilen devrimci direniş kültüründen alınan güç ve moralin payı büyüktür. “Yaşamı uğrunda ölecek kadar seviyoruz” diyen direnişçilerin miras bıraktığı direniş geleneği bugün binlerce özgürlük tutsağının insanlık dışı uygulamalara ve hukuksuzluklara boyun eğilmemesine rehberlik ediyor. Leyla arkadaşımızın Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan üzerinde uygulanan, düşman hukukunu bile aşan, hiçbir devlet ve siyaset tarihinde görülmemiş insanlık dışı tecride karşı başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin ilk günlerinde kamuoyu ile paylaştığı bir mektubunda; “Bu yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin yoldaşıyız” cümlesini kurarken zindanda yaratılan direniş kültürü ve ahlakını devralındığını bir kez daha hatırlatmış oldu. Çünkü bugün AKP faşizminin yaptıkları 12 Eylül Kenan Evren cunta yönetiminin yaptıklarını çok çok aşan faşizan uygulamalardır. Artık her zindanın bir Esat Oktay Yıldıran’ı vardır. Yargı, siyaset, medya her biri işkence aracı olarak 80 darbesinin azılı işkencecisi Esat Oktay Yıldıran’ı aratmayan duruma gelmişlerdir.
Kürt halkı, seçilmişler, tutsaklar defalarca aynı talep ile bedenlerini açlığa yatırdı. Talebin önemi nedir?
Sayın Öcalan’a uygulanan ağır tecrit ve işlenen insanlık suçunun son iki yıldır Türkiye’de ve Türkiye’nin Ortadoğu ve Avrupa’da yaşadığı çıkmazlarla bağlantılı olduğunu herkes çok iyi biliyor. Kin, kaos, korku ve kandan beslenen faşizm, bu çıkmazı her geçen gün derinleştirerek ömrünü uzatmaya çalışmaktadır. Sayın Öcalan’ın 2013 Newroz Bayramı’nda okunan mektubu toplumun zihninde bir demokrasi, özgürlük umudu, duygusu, ruh hali oluşmuştu. İki yılı aşkın süren görüşme süreci ile Sayın Öcalan artık sadece Kürt halkı için değil Türkiye ve Ortadoğu halkları için yaşanan sorunların çözümünde önemli bir politik aktör haline geldi. Görüşmeler sürerken Öcalan’ın düşünce ve önerileri kitlelere ulaştıkça büyük bir demokratikleşme, aydınlanma atmosferinin geliştiğini gören faşizan karanlık güçler tekrar devreye girerek Türkiye’yi ve halkları 12 Eylül darbesi karanlığına gömmek istediler. İlk adım olarak Sayın Öcalan üzerindeki tecridi tekrar derinleştirerek ardından her türlü savaş biçimini geliştirdiler. Yirmi yıldır uluslararası komplonun nasıl bir direnişle boşa çıkarıldığını en iyi bilen uluslararası komplocular da Erdoğan-Bahçeli faşizmi ile işbirliği yaparak insanlık suçu işlemeyi, evrensel hukuk değerlerini çiğnemeyi göze almaktadırlar. İmralı esaret sistemi nasıl ki faşizmin çıplak yüzü ise Sayın Öcalan’ın direnişi de özgürlük, demokrasi ve insanlık mücadelesinin çıplak hakikatidir. Sayın Öcalan şahsında teslim olmayan özgür insan gerçekliğine kapitalist modernitenin canavarlaşmış yüzü olan faşizmin tepkisi; akıl, vicdan ve hukuk dışı uygulamaların en ağırı olabilmektedir. Yirmi yıldır hukuk dışı geliştirilen İmralı sistemimin anlamı budur.
Öcalan üzerindeki tecridin sona ermesi talebiyle 2012 yılında cezaevlerinde gerçekleşen açlık grevinde siz de yer aldınız. Cezaevindeki o direnişi, iradeyi anlatabilir misiniz?
2012 yılında da zindanda kadın-erkek yüzlerce özgürlük tutsağının başlattığı ve 68 gün süren dönüşümsüz-süresiz açlık grevinde de bu son sürece benzer durumlar yaşanmaktaydı. Açlık grevi başlatan özgürlük tutsaklarının etrafında büyük bir toplumsal muhalefet direniş, dayanışma etkinliği dünyanın her yerinde gelişmişti. Dönemin başbakanı olan Erdoğan ve hükümetin yetkilileri şahsında, açlık grevini boşa çıkarmak için her türlü psikolojik savaş, algı operasyonu yürütülmüştü. Yine o süreçte de AKP faşizminin inkar, imha, siyasi soykırım siyaseti devredeydi. Askeri operasyonlarla savaş naraları atılıyordu. KCK adı altında on binlerce siyasetçi tutuklanmıştı. Süresiz-dönüşümsüz açlık grevi Kürt halkına statü, Öcalan’a özgürlük ve anadilde savunma hakkı talebi ile başlatılmıştı. KCK operasyonları ile siyaseti rehin tutabileceğini düşünen faşizm; tam tersi bir durum, süreç olarak tutsakların başlattığı açlık grevi ile birlikte büyük bir toplumsal direnişle karşılaşmıştı. Binlerin katılımıyla kitleselleşen açlık grevi 68’inci gününde Sayın Öcalan’ın kardeşi Mehmet Öcalan ile görüşmesi sonrasında sonuçlanmıştı. Açlık grevi etrafında büyüyen toplumsal talep ve direniş sonrası tecridin kısmen aşılıp kamuoyunda çözüm süreci olarak bilinen görüşmelerin önü açılmıştı. Yine KCK ana dava ve her ilde sürdürülen hukuksuz yargılamalarda iki yıl boyunca mahkemede anadilimizde Kürtçe savunma yapmamıza izin verilmiyor, Kürtçe X, yani bilinmeyen dil olarak tutanaklara geçiriliyordu. Daha sonra 68 gün süren açlık grevin talebi olarak Meclis’te bir yasal düzenlemenin yapılması ile Kürtçe savunma yapılabildi. Bugün yine her şey suç unsuru ve yasaklı hale getirildi.
Leyla’nın etrafında kenetlenelim!
Son iki yıldır yaşananlara bakılırsa Türkiye tarihinin bedeli en ağır ve tahribatları en kalıcı darbe Erdoğan eli ile Kürt Halkı Önderi Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmayıp ağırlaştırılmasıdır. Kürt sorununun çözümü ve Türkiyeyi demokratikleştirme çabasının darbelenmesi büyük acı ve trajedilere yol açmaktadır. Bu anlamda tecridin son bulması talebi ile Leyla Güven arkadaşımızın başlattığı süresiz-dönüşümsüz açlık grevinin talebine cevap olunduğu taktirde özgürlük, adalet, demokrasi, Kürt sorunun demokratik çözümü, savaşın, ekonomik krizin çözüm talebi de karşılanmış olacak. Bu bir abartı değil. Gerçekten tecridi uygulayanlar Türkiye’ye çok şey kaybettirdi. Bunun hesabı mutlaka sorulmalı. Leyla Güven esaret koşullarında açlık grevi yaparak hesap soruyor. Her türlü yalana, talana boyun eğmiyor. Leyla’nın ve etrafında kenetlenen kadınların cesaretini, inancını ve inadını kuşanırsak Erdoğan -Bahçeli faşizmi yaşadığı bu son demlerini daha hızlı yaşayacaktır. Kadınların toplumun ruhunu güzelleştiren direnişi ile çirkin erkek siyaseti de insanileşecektir.
Leyla Güven öncülüğünde başlayan açlık grevi cezaevlerini de aşarak dışarıya Kürtlerin yaşadıkları tüm ülkelere taşındı…
Hakkari halkının seçilmiş iradesi olarak parlamentoda onurlu mücadele ve muhalefetini sürdürmesi gerekirken çok açık bir biçimde hukuksuzca rehin tutulan Leyla Güven arkadaşımız ciddi sağlık sorunlarına rağmen bu hukuksuzluğa boyun eğmeyerek zindan hücresini Meclis kürsüsü haline, şehir meydanları haline getirmiştir. Bu onurlu duruşun ortaya koyduğu talep ne kadar toplumsallaşırsa o kadar sonuç alıcı olur. Başta kadın ve Kürt halkı olmak üzere halkların ve bütün özgürlüklerin emekçisi, eylemcisi olan bireysel kaygı ve korkularını aşmış, cesur iradeli ve öncü kişiliği ile bir şeylerin değişmesi gerektiğini haykırmaktadır. Kendisi de bir röportajında “Açlık grevini kutsamıyorum ama hiçbir muhalif sesin duyulmadığı bir ortamda bu eylem benim için bağırmak gibidir” değerlendirmesi ile de aslında zindan koşullarında direnmenin topluma, tarihe ve en önemlisi de vicdanına karşı sorumluluklarını yerine getirmek olduğunu söylüyor. Leyla Güven arkadaşımızın başlattığı eylemin taleplerini kendi talepleri olarak gören kadınlara, barış annelerine saldırılması kitlesel gözaltı ve tutuklamaların yapılması neden, niçin korktuklarını da açığa çıkarmaktadır. Kadının ve Kürt halkının hala teslim alınmadığını ve ağır tecrit ve yok sayma çabalarına rağmen Sayın Öcalan’ın hala Kürt halkının iradesi olduğunu görmektedirler. Düşmanlık, kin, nefret, öfke siyaseti kadınlara ve Kürt halkına boyun eğdiremediği için öfkenin büyüğü aslında kendi çaresiz ve çözümsüzlüklerinedir de.
Vicdanlar ayağa kalkmalı
12 Eylül 2012 yılında gerçekleşen ve 68 gün süren açlık grevine sürecinde, medya ve uluslararası kurumlar ve kamuoyu ciddi bir dayanışma göstermişti. Bugün bu dayanışmayı göstermenin çok daha fazla haklı gerekçeleri vardır. Gerçekten toplumun büyük bir kesiminde vicdanlar ayağa kalkmıştı. Bugün de vicdanlar ve yürekler daha çok ayakta olmalıdır. Çünkü ölümden beslenen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Bu zihniyeti reddedip değiştirebiliriz. Leyla Güven buna inanarak açlık grevi eylemi başlattı biz de inanalım bu kadar zulmü, acıyı, ölümü, sürgünü hak etmedik. Son olarak “Halkının Leyla’sı” olmak için özgürlük aşkı ve başarıya olan inancı Leyla Güven gibi kuşanalım başaralım. Direnenler büyük kazanmıştır. Selam olsun direnenlere!