90. yılında Lozan Antlaşması - 3

Kürdistan’ın dörde bölünmesine neden olan Lozan görüşmeleri ve antlaşmasının (20 Kasım 1922-24 Temmuz 1923) etkin güçleri, Ortadoğu’daki hegemonyalarını tesis etmek ve güvenceye almak için çelişkileri iyi kullanmışlardır. Türk heyetinin, Türklerle Kürtlerin kardeş olduklarını, savaşı birlikte yürüttüklerini, kaderlerinin bir olduğunu yönelik iddialarını istedikleri kullanmışlardır.
Lozan’da Meclise gelen Kürt milletvekillerinin resimlerini, Kürtlere muhtariyet-özerklik verileceği konusunda M. Kemal’in vaatleri ve beyanatlarını, 1921 Anayasasını ve ellerinde daha ne varsa kullanan Türk heyeti, hegomanik güçlerin çıkarlarıylada uyaşan antlaşmayı onaylamışlardır. Türk heyetinin üzerinde önemle durduğu bir diğer konu da azınlıklar meselesidir. Türkiye sınırları içinde Müslüman azınlık olmadığı; Müslümanlar arasında ayrım yapılmadığı iddia edilerek ancak Müslüman olmayanların azınlık sayılacakları savunulur.
Bu yaklaşımla Türkler, bir taşla birkaç kuş vurmayı hedeflerler. Bir yandan Müslüman olmayan azınlıklar Batı ile ilişkilerde malzeme olarak kullanılabilecek. Bunun yanında zaten daha önceki katliamlarla marjinalleştirildikleri gibi birçok sınırlamaya tabii tutulacaklar; “tehlikeli olmaya başladıkları” anda da etkisizleştirilebileceklerdir. Bu çerçevede bir yandan Türkiye sınırları içinde küçük ve marjinal topluluklar halinde yaşayan Ermeniler, Rumlar, Yahudilere azınlık statüsü ve bazı sınırlı hakları tanınır. Tabii ki gerektiğinde mübadele, Varlık vergisi, 16-17 Eylül olayları gibi daha nice “tedbirler”le etkisizleştirilmek ve mal varlıkları müsadere edilmek gizli kaydıyla! Türklerin bu konudaki en büyük hedefleri ise Kürtleri rahatlıkla tasfiye etmek ve Kürdistan’ı işgal etmektir. T.C. Devleti’nin Kürdistan ülkesi, toplumu ve kültürüne yönelik esas yaklaşımı olan inkar-imha-asimilasyon politikalarının temeli böylece atılmış olur. Bu durum yeni devletin ulus yaklaşımın Türk-İslam sentezi olduğunu ele vermektedir.

AKP neden Cemevi yerine Cami diyor?

AKP Hükümeti’nin yetkilileri, bugün Alevileri neden ayrı bir inanç olarak tanımak istemediklerini; ibadet yerlerinin neden Cemevleri değil de cami olduğunu yüksek sesle vurgulamaları; Alevilere yönelik sindirme ve korkutma girişimlerinin neden tekrar gündemleştirildiği ancak 90. yılı geride bırakan Lozan Antlaşması temelinde doğru anlaşılabilir.
Bu temelde Lozan Konferansı’nda “Kürtlerin hakları”yla doğrudan ilgili şu maddeler yer alır:
MADDE 38
“Türk Hükümeti, Türkiye’de oturan herkesin, doğum, bir ulusal topluluktan olma [milliyet, nationality], dil, soy ya da din ayrımı yapmaksızın, hayatlarını ve özgürlüklerini korumayı tam ve eksiksiz olarak sağlamayı yükümlenir.
Türkiye’de oturan herkes, her inancın, dinin ya da mezhebin, kamu düzeni ve ahlak kurallarıyla çatışmayan gereklerini, ister açıkta isterse özel olarak, serbestçe yerine getirme hakkına sahip olacaktır.”
Madde 38’un devamı:
“Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiç bir kısıtlama konulmayacaktır.
Devletin resmi dili bulunmasına rağmen, Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar sağlanacaktır.”

Kürtler faydalanmasın diye örtük maddeler
Bu maddenin dışında aslında Kürtlerle de ilgili olan ancak Kürtlerin faydalanmaması için örtük bir dille ifade edilen maddeler ise şunlardır:
MADDE 39
“Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, Müslümanların yararlandıkları aynı yurttaş [medeni] haklarıyla siyasal haklardan yararlanacaklardır.
Türkiye’de oturan herkes, din ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşit olacaktır.
Din, inanç ya da mezhep ayrılığı, hiç bir Türk uyruğunun, yurttaşlık haklarıyla [medeni haklarla] siyasal haklarından yararlanmasına, özellikle kamu hizmet ve görevlerine kabul edilme, yükseltilme, onurlanma ya da çeşitli mesleklerde ve iş kollarında çalışma bakımından, bir engel sayılmayacaktır.”
MADDE 40
“Müslüman-olmayan azınlıklara mensup Türk uyrukları, hem hukuk bakımından hem de uygulamada, öteki Türk uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden [garantilerden] yararlanacaklardır. Özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla, dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim kurumları kurmak, yönetmek ve denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip olacaklardır.”
Ayrıca Lozan antlaşmasında Kesim III Azınlıkların korunması adı altında sıralanan 38-45 arasındaki tüm maddelerin; katılan tüm devletler ve Milletler Meclisinin onayı olmadan değiştirilemeyeceği; T.C. hukukunda bu politikalarında bu maddeler hilafına bir düzenlemenin yapılamayacağı kesin şart olarak konmuştur.

Temel dinamikler tasfiye edilmeye başlanır

24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması’yla kuruluşu kapitalist modernite güçleri ve devletlerarası sistem tarafından onaylanan devlet, Türkiye Cumhuriyeti adını alarak esasta bundan sonra yapılandırılır.
İçte demokratikleşmeye ilişkin düzenlemeler; Kürtlerin varlığı ile birlikte Türkiye’deki halkların geneli açısından olumlu olan demokratik haklar ortadan kaldırılır. Ulusal Kurtuluş savaşının temel dinamikleri olan Kürtler, İslamcılar ve Sosyalistler hızla tasfiye edilmeye başlanır. Beyaz Türkçü- faşist zihniyet, yapılanma, kurumlaşma ve politikalar; tek vatan, tek bayrak, tek dil ve örtük biçimde de tek din yaklaşımının egemen kılınması esas alınır. Bu temelde 1921 Anayasası ve kurucu Meclisi tasfiye edilir. Yerlerine tekçi 1924 Anayasası ve Türk Meclisi ikame edilir.
Artık bir halk oldukları kabul edilmeyen Kürtlerin dillerini kullanmaları başta olmak üzere tüm değerleri ve hakları yasaklanır. Tekliğe ve tekçiliğe uymayan diğer öğeler de tasfiye edilir. Halifelik ve diğer dini kurumlar kaldırılarak din devletin aracı haline getirilir. Sosyalist ve muhalif örgütlenme ve çalışmalar yasaklanır; olanlar da tasfiye edilir. T.C. Devleti’nin bu politikalarını kabul etmeyen tüm güçler değişik biçimlerde tepkilerini gösterirler. Kürt isyanlarına karşı pasif kaldığı gerekçesiyle Fethi Okyar istifa ettirilerek yerine İsmet İnönü başkanlığındaki hükümet getirilir. Şark Islahat planı, Şêx Said isyanı ve diğer isyanların katliamla bastırılması, ‘Tunceli Kanunları‘, Tedip-tenkil harekatları ve diğer tasfiye politikaları peyderpey gelecektir. Tam anlamıyla bir soykırımlar rejimi inşa edilir.

Bağımsız, güçlü devleti adı altında hizmetçisi olur
T.C. Devleti Lozan Antlaşması ile; içte tekçilik temelinde iktidarını sağlamlaştıran, ‘birliğini-bütünlüğünü’ sağlayan T.C. egemen sınıfları dışta ise Britanya, Yahudi sermayesi ve diğer kapitalist iktidar odaklarına yakınlaşır; onların egemenliği, çıkarları ve politikalarının hizmetçisi olur. Ve üstelik de bağımsız, güçlü, laik-hukuk devleti adı altında!
Ancak ortada çözülmesi gereken Musul-Kerkük sorunu vardır. Her ne kadar yeni oluşturulan T.C. Devleti sistemin işbirlikçisi olarak kurgulansa da kendine göre davranabilecek ve İngiltere’nin devlet çıkarlarını tehlikeye atabilecektir. Diğer yandan T.C. Devleti de her ne kadar sistem tarafından onaylansa da devlet çıkarları söz konusudur.
İçte ve dışta yeterince güçlendiğini düşünen T.C. egemenleri, kısa süre içinde bağımlısı oldukları sisteme kafa tutacak cüreti kendilerinde görmeye başlarlar. Musul-Kerkük sorununu da bu temelde, kendi lehlerine çözmeye kalkışırlar. İngilizler de aynı sorunun kendi lehlerine çözmekle meşguldürler. Bu minvalde T.C. Devletiyle İngiltere arasındaki ikili görüşmeler 19 Mayıs 1924 tarihinde başlar. T.C. Musul-Kerkük bölgesini alma karşılığında İngilizlere petrolden pay alma veya ortaklık teklif eder. İngilizler ise hem Musul-Kerkük’ü ve hem de Xakarî’yi isterler. Zorlu müzakerelerden sonuç alınamayınca İngilizler Milletler Cemiyetine gider. Milletler cemiyeti İngilizlerin isteği doğrultusunda ve bugünkü Irak-T.C. sınırının esas alınmasını kararlaştırır. T.C. devleti bu durumu kabul etmez. Bu arada taraflar kendi tezlerini kabul ettirebilmek için dolaylı siyaset yöntemlerini harekete geçirirler.

Kürtler ve Asuri-Nasturi halkları kaybetti
İngiltere Irak’taki egemenliğini ve çıkarlarını korumak, Kürtlerden ve T.C. Devletinden gelebilecek tehlikeleri önlemek amacıyla T.C.-Irak sınır bölgesinde yaşayan Asuri-Nasturileri kullanır. Onları, bir Nasturi devleti kuracağı vaadiyle ayaklandırır. 1924’te başlayıp katliamla bastırılan bu ayaklanma sonucunda kazanan T.C ve İngilizler; kaybedense Kürtler ve Asuri-Nasturi halkları olur.  
Ardından 1925 Şêx Said isyanı patlak verir. İngilizler bu isyanı destekledikleri görüntüsü vererek bir taşla bir kaç kuş vurmak isterler. Bu isyanı T.C. ye karşı bir tehdit olarak kullanırlar. Bu isyanla birlikte T.C. Devleti’ndeki Kürt düşmanlığını kalıcılaştırmak ve böylece Türk-Kürt ilişkilerini dinamitlemek, her iki tarafı da zayıflatarak kendi hegemonyalarına bağlamak isterler. Gerek T.C. ve gerekse de Kürtler bu durumu göremeyecek kadar zayıf olduklarından İngilizlerin oyununa gelirler.
Bu süreçteki tüm çatışmaların, katliamların, kavgaların ve trajedilerin merkezinde olan Musul-Kerkük sorunu ise İngilizler tarafından Milletler Cemiyeti nezdinde çözülmeye çalışılır. T.C. Devleti alınan kararları kabul etmeyince 23 Eylül 1925 tarihinde olay Lahey Adalet Divanına gider. Bu noktada umutları tümden kırılan T.C. Devleti savaş hazırlıklarını yoğunlaşıyor görüntüsü verir. İngilizler ise bu numarayı yutar numarası yapar çünkü Türklerin blöf yaptıklarının farkındadır. Zaten özellikle Şeyh Said İsyanıyla birlikte istediği sonucu almıştır. Bir yandan T.C. Devletini önemli oranda kontrolüne almış ve kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir. Diğer yandan Kürtler de artık tehdit unsuru olarak kullanabileceği konumda değildirler. Sovyetler Birliği de T.C. devletinden umudunu kesmiş Avrupa ile ilişki geliştirmeye çalışmaktadır. Bu nedenlerle İngiltere ve tabii ki ittifakı olan Yahudi Sermayesi, Kürt devleti kurmaktan ve Kürtlere destek vermekten vazgeçtiklerini; Kürtleri bastırma konusunda T.C. Devletine her türlü desteği vereceklerini ifade ederler.
Bu zeminde Milletler Cemiyeti 16 Aralık 1925 yılındaki raporunu açıklar. Kararlar İngiltere lehine olup T.C.yi ve Kürtleri de teskin edecek bazı tedbirler vardır. Söz konusu kararlar şöyledir:
“1- Brüksel Hattı Türkiye-Irak sınırı olacak. 2- Britanya Hükümeti, Milletler Cemiyetine mandater rejiminin 25 yıl uzatılmasını öngören bir antlaşma sunacak. 3- Britanya Hükümeti, Kürt halkını koruyacak önlemleri mandater güç olarak Konseye sunacak. 4- Britanya Hükümeti mandater güç olarak Komisyon Raporunda yer alan diğer önlemlere olabildiğince uymaya davet edilecektir.”

Bölgedeki yıkımların müsebbibi olan bir antlaşmadır

Britanya ve Irak hükümetleri bu kararları kabul ettiklerini belirtirler. Bu gelişme akabinde devam görüşmeler sonucunda 5 Haziran 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşmasıyla Musul-Kerkük sorunu çözülür. Bu antlaşmada Türkiye-Irak sınırı konusunda bazı değişikliklerle birlikte Brüksel hattının kesinlik kazandığı, Irak’ın petrol gelirlerinden yüzde 10’luk payı 25 yıl süreyle T.C’ye vermesi maddeleri yer alır.
Artık kapitalist modernitenin hegemonik güçlerinin işbirlikçisi, minimalist ve modern-laik bir devlet yapılanması olarak T.C Devleti sahnededir. Diğer işgalci ulus-devletler de aynı biçimde kurgulanıp inşa edilirler. Lozan Antlaşması ve devamı olan Ankara Antlaşmasıyla İngiltere-Yahudi sermayesi ve daha sonraları ABD emperyalizmi Ortadoğu’ya yerleşir. Diğer yandan Bölge’de binlerce yıla dayanan manevi-maddi kültür birikimleri tasfiye edilir. Halklar arasındaki kardeşlik ve dostluk neredeyse bir daha telafi edilemeyecek derecede bozulur.
Kapitalist modernitenin Ortadoğu’ya tarihsel-ideolojik saldırılarının sonucu olan Lozan Antlaşması aynı zamanda imzalandığı günden bugüne kadar Bölge’de gerçekleşen tüm katliamların, yıkımların ve trajedilerin de müsebbibi olan bir antlaşmadır. Ancak gelinen aşamada bu gerçek, Bölgedeki halklar tarafından önemli oranda görüldüğünden Lozan fiilen aşılmıştır. Başlangıcında olduğu gibi günümüzde de demokratik-toplumsal güçler açısından hiç bir meşruiyeti yoktur. Kürdistan’daki demokratik-devrimsel süreç başta olmak üzere Ortadoğu’da yaşanan demokratik-halk direnişleri bu gerçeğe işaret eder. Hatta Lozan’ı ortaya çıkaran sistemin hegemonik güçlerinden Yahudi sermayesinin ulus-devleti olan İsrail’de bile insanların kendini yakacak derecede sisteme öfke duymaları, İngiltere, ABD ve Fransa’da örgütsüz de olsa yaygın ve güçlü toplumsal tepkiler de Lozan sisteminin toplum ve insanlık karşıtı olduğunu ortaya koymaktadır.
Kapitalist modernitenin restorasyon ve re-organizasyonu sonucunda piyasaya sürülen yeşil, turuncu, İslamcı, liberal, sözde sosyalist iktidar klikleri ve politikaları halklar için umut değil olsa olsa yeni Lozan’lar olacaktır. Bu nedenle yeni Lozan, alternatif Davos, Üçüncü Yol, ılımlı İslam gibi model ve arayışlar halklar tarafından daha şimdiden kabul edilmemekte; şiddetle karşı konulmaktadır.
1923 Lozan’ını ve yeni Lozanları boşa çıkarmada belirleyici olan ise halkların demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi bilinç-örgütlülük ve eylemleri olacaktır.
Yaşam her zamankinden daha mümkün; yeter ki ne için, neye karşı ve nasıl mücadele edileceği, nerden başlanacağı bilinsin... BİTTİ

HESEN GERDÛN