Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 21 Mart’taki özlü ve kapsamlı mesajı herkesi sarstı. Kürt Halk Önderi Türkiye için sorunların çözümü reçetesi sunmuştur. Bu bir Türkiye’yi demokratikleştirme projesiydi. Demokratik Türkiye de ancak tüm sorunlarını demokratik ölçülerde çözmüş ülke olabilirdi. Türkiye’nin tek etnisite ve tek dine dayalı bir siyasetle yönetilmesinin ağır sorunlar yarattığını, bunun tek tipleştirme zihniyetini aşan tüm kimliklerin varlığını ve özgürlüğünü kabul etmekle mümkün olduğunu ortaya koymuştur. Aslında Kürt Halk Önderinin bu mesajda belirttiği hiçbir konu yeni değildir. Sadece etkili ve özlü bir sunumu yapılmıştır.

Devlet ve AKP yanlılarının CHP ve MHP’nin kendine göre ele alıp çarpıttığını gördük. Bütünlüklü bir paradigma olarak ele alma yerine, körün fili tarif etmesi gibi herkesin bir iki cümlesini cımbızlayıp kendine göre yorumladığını gördük. Cımbızlama kavramı tam da bu mesajın başına getirilmeye çalışılmaktadır. Ya da bazıları ‘Apo herkesin nabzına göre şerbet vermiştir’ diyerek bir paradigma bütünlüğü içinde verilen mesajın etkisini küçültme yolunu seçmişlerdir.
En üzücü olan ise kimi demokrat, aydın, sol ve sosyalist çevrelerin çok yüzeysel yaklaşımla yaptıkları ucuz değerlendirmelerdir. Öylesine zorlama yorumlar yapmaktadırlar ki, anlaşılan kendi düşündükleri Apo ve PKK gerçeğini ortaya koymak istemektedirler. Bu kaba ve yüzeysel yorumlar neden sol demokratların etkili çıkış yapamadıklarını göstermektedir. Kuşkusuz doğru anlayan ve yorumlayan önemli bir sol demokrat kesim de olmuştur. Ancak böyle bir projeyi desteklemesi gereken bazı çevrelerin bu mesajdaki kimi değerlendirmeleri yanlış ele almaları gerçekten de kabul edilebilir gibi değil. Bu çevrelere Kürt Halk Önderinin şimdiye kadar yazdıklarını, özellikle son beş ciltlik savunmalarını okumalarını salık veririz.
Türkiye ve Ortadoğu’da ideolojik ve siyasi gücü bu kadar etkili olan bir siyasi Önder ve düşünce adamının okunmaması da garip bir durum. Anlaşılıyor ki Türkiye’de araştırma da inceleme yerine olgular el yordamıyla ya da yüzeysel algılanmakta, ezbere değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu da önemli bir geçmişi olan sol demokratların, aydınların entelektüel dağarcıklarının daraldığına delalet olarak görülmelidir.

Cinsiyetçilik, ulus-devlet, dincilik ve bilimcilik çıkmazı

Kürt Halk Önderinin en temel dört olguyu reddetmesi söz konusudur. Tüm yazıları bu konuları reddetme üzerine kuruludur. Bunlar aslında kabullerini ve genel paradigmasını ortaya koyma açısından önemli bir veri sunmaktadır. Birincisi cinsiyetçilik, yani erkek egemen ideolojinin yarattığı zihniyet. İkincisi milliyetçilik ve ulus-devlet. Üçüncüsü dincilik; Özellikle siyasal İslam’ın toplumlarda yarattığı dogmatizm ve bunun yarattığı toplumsal sorunlar. Dördüncüsü pozitivist bilimcilik; Dünyada yaşanan büyük savaşları önlemeyen ve çevreyi yaşanmaz hale getirmeyi ifade etmektedir.
Bu önderli toplumsal cinsiyet ayrımcılığının ortadan kaldırılmasını ve kadın özgürlüğünü tüm özgürlüklerin temeli olarak ele almaktadır. Bu açıdan erkek egemenlikli ideolojilere karşı mücadeleyi temel ideolojik önceliği olarak görmektedir. Bu anlayışı nedeniyle kadın özgürlüğünü her türlü özgürlükten önemli görmektedir. Ya da kadın özgürlüğüyle diğer tüm alanlarda gerçek özgürlüğün yaşanacağına inanmaktadır. Her türlü gericiliğin bu özgürlükle çözüleceğini düşünmektedir.
Milliyetçilik ve ulus-devlet anlayışının tarih boyunca hiçbir dönemde görülmeyen bir felaketi insanlığa yaşattığını ileri sürmektedir. Kapitalizm çağının milliyetçi ve ulus-devletçi zihniyetinin dünyamızı etnik ve inançsal kültürler mezarlığına dönüştürdüğünü söylemekte ve bu nedenle insanlığın en karanlık çağının ulus-devlet ve milliyetçilikle insanlığa yaşatıldığını iddia etmektedir. Sadece 19. ve 20. yüzyılda yaşanan soykırımlar, katliamlar ve savaşlar bile bunun kanıtıdır.
Dinciliğin her yerde toplumların gelişmesini engellediğini ve toplumsal sorunları ağırlaştırdığını ileri sürmektedir. Özellikle Ortadoğu’da dinciliğin dogmatizmi derinleştirip her türlü gelişmeye ket vurarak ve dini kendi çıkarlarına alet ederek toplumları nefessiz bıraktığı vurgulanmaktadır. İnançlar ve kültürel dinler (kültürel İslam gibi) toplumlarda vicdan ve ahlak başta olmak üzere toplumsal işlev görürken, dinciliğin her şeyi iktidar aleti yaptığını, toplumu geri ve atalet içinde bırakmanın aracı haline getirildiğini, bu nedenle toplumların dinciliği aşarak özgür ve demokratik yaşamda ilerleyebileceği belirmesinde bulunmaktadır.
Bilimcilik; tüm bilimlerin ve sosyal bilimlerin en fazla da 19. ve 20. Yüzyılda gelişme sağladığı söylenmektedir. Ancak toplumsal sorunlar en fazla da bu yüzyıllarda ortaya çıkmıştır. Sadece toplumsal doğa (ikinci doğa) değil, insanın yaşam çevresi olan (birinci doğa) doğa da SOS vermektedir. Eğer bilim en fazla bu iki yüzyılda gelişiyor, sorunlar buna rağmen artıyorsa bu bilimde sorun var demektir. Dolayısıyla pozitivist bilimcilik sorgulanmalıdır. Bu kadar iktidar emrine giren bilim sorgulanması gereken bilimdir. Bilim, egemenlere değil topluma hizmet etmesi gereken bir olgudur. Eğer toplum üzerindeki felaketleri engelleyemiyorsa bakışında, felsefesinde bir sorun vardır. Bu açıdan pozitivist bilim felsefesi sorgulanarak insanlığa hizmet eder hale getirilmelidir.
Kürt Halk Önderinin bu köklü reddedişleri ortadayken Türk ve Kürt ittifakıyla diğer toplumlar dışlanıyor, bir Türk-Kürt-İslam cumhuriyeti projesi ileri sürülüyor; bu mesaj yeni Osmanlıcılığa yol veriyor değerlendirmeleri yapmak amiyane deyimle amuda kalkarak gerçeklere bakmaktır.

Kültürel ortaklığa vurgu yapılmıştır

Kürt Halk Önderi ve PKK çıkışından itibaren dine klasik sol yaklaşım içinde olmamıştır. Dinciliğin olumsuzluklarını her zaman ortaya koymuştur, ancak dine objektif ve doğru yaklaşmayı esas almıştır. Bu nedenle daha 1989 yılında “Dine Doğru Devrimci Yaklaşım” kitabı çıktığında Apo ve PKK dini kullanıyor gibi ucuz değerlendirmeler yapılmıştır. Halbuki Kürt Halk Önderi ve Kürt Özgürlük Hareketi dine doğru yaklaşım göstererek daha özgür düşünme modunu yakalamıştır. PKK’deki düşünce özgürlüğü ve dinamizmi bir yönüyle de dine, dolayısıyla insanlık tarihine doğru yaklaşmakla geliştirilmiştir. Dine doğru yaklaşarak düşünce üzerindeki prangalardan kurtulmuştur. Tarihi doğru yorumlaması böylece daha fazla gelişmiştir. Dinciliği daha doğru ve etkili eleştirmenin gücüne böyle ulaşılmıştır. Dinciliğin toplumu dogmalarla boğulmasının önüne dine doğru yaklaşımla geçilmeye çalışılmıştır. Böylece ilk defa Ortadoğu’da dinciliğe karşı doğru ve sonuç alıcı tutum ortaya konulmuştur. Böylece komünal demokratik hareketlerin, özgürlükçü demokratların önüne dincilik barikatının çıkarılmasının önüne geçilmiştir.
Kürt Halk Önderinin bin yıllık İslam kardeşliği içinde yaşamadan söz etmesi tamamen kültürel değerlerdeki ortaklık biçiminde ortaya konulmuştur. Kürtlerin önemli bir bölümünün İslam olması, Türkler Anadolu’ya geldiğinde böyle bir ilişki ortaya çıkarmıştır. 1071 ve 1920’de ortak hareket etmede bu kültürel bağın etkisi ortaya konulmuştur. Bunlar tarihsel gerçeklere yapılan göndermelerdir. Bu göndermeden Türk-Kürt İslam cumhuriyeti kurma ve bu yönlü ittifak olarak anlamak ve yorumlamak mesajın ruhuyla uyuşmamaktadır. Mesaj, farklılıkların özgünlüğünü ve özgürce bir arada yaşamayı ifade etmektedir. Mesajda paradigmanın ve öngördüğü özgür yaşam projesinin İslam’ı bir referans göstermesi yoktur. Sadece kültürel ortak değerlerin birlikte yaşamada tarih içinde etkili olduğuna gönderme yapılmıştır. Yoksa Kürt Halk Önderinin özgürlük ve demokrasi sistemine referans olan değerler esas olarak devlet dışı kalmış toplumların tarih boyunca kendini korumaya çalıştığı komünal demokratik değerlerdir. Bu değerlerin de ahlaki-politik olarak tanımladığı toplum içinde bugüne kadar var olageldiğini vurgulamaktadır.

Halkların acıları derinden hissedilmiştir

Geçmiş bin yıllık ilişkiden söz etmek, Osmanlı dönemindeki diğer dinsel ve etnik topluluklar üzerindeki baskıyı normalleştirmek anlamına da gelmemektedir. Çünkü sadece diğer topluluklar değil, Kürtler de özellikle 19.yüzyılla birlikte ağır baskılarla karşılaşmışlar, özel savaş politikasına tabi tutulmuşlardır. Kürt Halk Önderi esas olarak pozitif olan geçmiş ilişkileri gündemleştirmektedir. Gerçekten de 19.yüzyıla kadar Kürtler belirli düzeyde özerkliklerini korumuşlar, kimlik, dil ve kültürlerini geliştirebilmişlerdir. Kaba inkarcılığın da esas olarak Cumhuriyetle başladığı bilinmektedir.
Kürt Halk Önderi baskı altında tutulan ve soykırıma uğratılan Ermeni, Rum, Asuri, Alevi ve Êzîdîler üzerindeki baskıyı sürekli dillendiren ve bu halklara yapılan acıları derinden hisseden bir önderliktir. Kaldı ki Alevi ve Êzîdîler Kürtlerin en değerli parçası ve Kürt kimliğini koruyan topluluklardır. Belki son yüzyılda bunlar büyük bir kültürel soykırıma uğratılmıştır. Ancak Kürt Halk Önderi ve PKK bu iki Kürt toplumunun kendi paradigmalarının ve toplumsal projelerinin en değerli tabanları olarak görmekte ve bu toplulukta var olan değerlerin geliştirilecek komünal demokratik sisteme en büyük katkıyı yapacaklarını söylemektedir.      
Kuşkusuz dinsel geleneği de bugünkü sosyal demokratlar gibi tarih içinde baskıyı yumuşatmayı hedefleyen hareketler olarak değerlendirmektedir. Tek tanrılı dinlerin ilk çıkışında bir hakikati temsil ettiklerini, bunların özüne bağlı kalanların da devlet dışı toplum geleneğine katkı yaptıklarını söylemektedir. Ancak esas olarak devlet dışı kalmış toplumun dağ, orman ve çöl kabilelerinin ve devlet dışı kalmış inançların ve tarikatların insanlığın hakikatini temsil ettiğini; demokratik toplumculuğun, komünal demokrasinin ve sosyalizmin dayanması gereken esas geleneğin bunlar olduğunu özellikle vurgulamaktadır.

İslam cumhuriyeti vurgusu bir safsatadır

Dine doğru yaklaşmak, ama toplumu bugünkü dincilerin yaptığı gibi dinsel esaslara göre şekillendirmek bu önderliğin felsefesi, ideolojisi, teorisi, siyaseti ve pratiğinde yoktur. Çünkü her bakımdan çokluğu, çoğulculuğu, yani farklılığı esas almaktadır. Özgürlüğün esasının da buna dayandığını söylemektedir. Farklılıkların özgünlüğünü, özgürlüğünü ve özerkliğini tanıyan bir sistemin özgür ve demokratik olacağına inanmaktadır. Yani temel değer, toplumculuk ve demokratikliktir. Özgürlükçü sistemde temel alınacak iki referans bunlardır. Somut olarak da bugünkü kapitalizm karşısında da demokratik komünalizme dayalı demokratik konfederalizmi özgürlükçü sistemin yapısallığı olarak ifade etmektedir.
Kürt Halk Önderinin Kürt ve Türk ittifakına dayalı bir İslam cumhuriyeti hedeflediği biçimindeki değerlendirmeler safsatadır, uydurmadır. Bu mesajdan zorlayarak bile olsa bu anlam çıkarılamaz. Böyle zorlamalar yapanlar meydanları Hizbullah’a, AKP’ye ve El Kaide’ye ve bilimum toplumu boğan dinci akımlara teslim ederler. Şah’ın ve Kemalistlerin beyaz devriminin İran ve Türkiye’yi dincilere teslim ettiği gibi!
Kürt Halk Önderi sadece iki halkın kültürel ortak değerlerine değinmiştir. Kültürel İslam’ın toplumsal değer taşıdığını, ama siyasal İslam’ın ve dinciliğin toplumu boğduğunu söyleyen bu önderliğin bugün gelin İslamcı bir sistem kuralım, sistemimize de bunları referans alalım gibi bir yaklaşım kabul etmesi bir yana, aksine bu yaklaşımlara karşı en tutarlı mücadele edecek bir düşünce adamı olduğu bilinmektedir. Bu açıdan bu yönlü değerlendirmeler iftiradır ve mesajdaki esas doğrultuyu gözden kaçırmaya yöneliktir.
Bu önderlik sürekli Türk-Kürt kardeşliğinden söz etmiştir. Çünkü bu iki topluma dayandırılan bir savaş söz konusudur. Türk halkı Kürt halkına karşı kışkırtılmıştır. Özgürlük Mücadelesinin düşmanı haline getirilmiştir. Bu açıdan Türk-Kürt kardeşliğinden söz etmek anlamlıdır. Buradan başka bir anlam çıkarmak, bu söylemi başka halklara karşı bir ittifak olarak görmek abesle iştigaldir. Kürt Halk Önderi Denizlerin idam sehpalarında söylediği “Türk ve Kürt halklarının kardeşliğini” somutlaştırmaya çalışmaktadır. Bunu da on yıllardır dillendirmektedir. Tabii ki halkların kardeşliği bu iki halkla sınırlı olamaz. Laz, Çerkez, Arap, Rum, Ermeni, Yahudi, Asuri gibi topraklar da yaşayan tüm halkların hak eşitliğine dayalı kardeşliği esastır. Büyük kardeş küçük kardeş de yoktur. Kürt Halk Önderi ve PKK bu halkların kardeşliğini ve hak eşitliğini on yıllardır savunmuş, bundan sonra da savunmaya devam edecektir.

Türkiye’de güçlü demokrasi potansiyeli var

Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi Türkiye’yi örnek ülke haline getirecektir. Türkiye’nin demokratik değerlere dayalı olarak Ortadoğu’yu etkilemesi kadar güzel bir şey olamaz. Bu potansiyel en fazla da Türkiye’de vardır. Kürt halkının ve Türkiye demokrasi güçlerinin mücadelesi böyle bir potansiyeli ortaya çıkarmıştır. Eğer Kürt sorunu Türkiye sınırları içinde çözülürse bu demokratikleşen Türkiye olacaktır. Hatta Türkiye’de demokrasi güçlerinin tarihsel derinliği ve ödediği bedeller dikkate alındığında, Türkiye gerçek anlamda Ortadoğu’da demokrasinin öncüsü olur. Bu, emperyal bir yayılma olamaz. Türkiye bu sorunu çözüp güçlenecek ve Ortadoğu’ya emperyalist temelde yayılacak gibi bir yaklaşım kabul edilemez. Mesajdan böyle bir şey çıkarılamaz. Kürt Halk Önderi ve PKK yıllardır Türkiye Kürt sorununu çözer ve demokratikleşirse tüm Ortadoğu’ya örnek olur demiştir. Yani demokratik çözüm sonrası demokratikleşme Ortadoğu’da etkisini gösterecektir. Bu kötü bir şey değildir. Tabii ki böyle bir Türkiye yaratabilirsek!
Misak-ı Milli konusuna değinilmesi ise Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kürt demokratik konfederalizm projesine uygun bir konudur. PKK Programı ve KCK Sözleşmesi, sınırlara dokunmadan dört parçadaki Kürtlerin demokratik konfederal ilişkisini savunmaktadır. Yani sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik ilişki önündeki engellerin kaldırılması istenmektedir. Yeni anayasanın buna elverişli hale getirilmesi öngörülmektedir. Çünkü Misakı-ı Milli içinde Güney Kürdistan ve Rojava Kürdistan da vardır. Demokratik Türkiye’nin buna engel olmaması ve bunu kolaylaştıran olmasını istemek Türk devletinin bugünkü emperyalist emelleriyle ilişkilendirilemez. Tüm bunlar Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşmiş bir Türkiye parametreleri içinde söylenmektedir. Antidemokratik ve askeri yüzüyle bölgeyi tehdit eden bir Türkiye’nin parametreleri içinde dillendirilmiş konular değildir. Dolayısıyla neyin niçin, hangi paradigma ve zihniyet içinde söylenildiği çok önemlidir.
Kürt Halk Önderinin 21 Mart mesajında söyledikleri, en azından on yıldır söylediklerinin özlü ifadesidir. Şimdi İmralı’da devlet heyetiyle yapılan görüşmelerden sonra söylenmiş gibi gösterip, bu nedenle amacı şudur gibi değerlendirmeler yapmak abesle iştigaldir. Açıkça gerçekleri çarpıtmaktır. Amiyane deyimle kuru iftiralardır.
Ne diyelim, “Allah herkesi kuru iftiradan korusun”!

MUSTAFA KARASU