
7 Haziran seçimleri, Türkiye’nin politik sürecinde önemli bir kırılma meydana getirdi. ABD’nin “Arap Baharı” sürecini güdümlü siyasal İslam’la yönetme girişiminin Suriye’de başarısızlığa uğraması, AKP iktidarının devlet, halk ve emperyalist merkezlerdeki desteğini eritti. Yenilgiyi kabul etmeyerek cihatçı politikada ısrar eden ve egemen güçlere kendisini dayatmak isteyen Erdoğan iktidarı, rejimin otoriter niteliğini mezhepçilik temeli üzerinde yeniden örgütlemeye girişti. Ancak Haziran İsyanı ve Kobanê Direnişi, Erdoğan’ın bu yöneliminin önündeki iki büyük duvarı ördü. 7 Haziran seçimlerinin sonucunda AKP’nin %40’a gerilemesi, HDP’nin barajı %13 gibi yüksek bir oy oranıyla geçmesi, Erdoğan’ın bu amacına temsili kanallardan ulaşma girişimine de büyük bir darbe vurdu.
Ancak Erdoğan’ın uğradığı bir seçim yenilgisiyle bu amacından vazgeçeceğini ummanın doğru olmadığı, seçimin hemen arkasından Diyarbakır’da Yeni İhya Der başkanına düzenlenen suikast ve provokasyonla ortaya çıktı. Erdoğan, seçim sürecinde yüzlerce saldırı ve Diyarbakır mitingi bombalamasıyla elde edemediği bir sonuca, DAİŞ üzerinden “Kürt iç savaşı” çıkararak ulaşmak istiyordu. Böylece barış sürecini askıya almasını izah edebileceği ve Kürt düşmanlığı temelinde sağın birliğini sağlayacağı bir siyasi ortam oluşturacaktı. Ancak Kürt siyasi hareketi, seçim öncesinde olduğu gibi seçim sonrasında da Erdoğan’ın bu oyunlarına gelmeyeceğini bir kez daha göstermeyi başardı. Erdoğan, Kürt hareketinin kendisine istediği kozu sağlamaması nedeniyle MHP’yi yedekleme taktiğinden vazgeçecek değil elbette. Ama Erdoğan’ın ayakta kalmak için izleyeceği bu taktiğin uygulanabilmesi halinde de sıkıntısı sona ermeyecek.
Sokak görevini meclise havale etmedi
Kürt düşmanlığına ve “sağın birliğine” dayanan bir AKP-MHP koalisyonunun, AKP’nin tek başına iktidarının yıkılmasının arkasında yatan krizleri aşamayacağı, aksine bu krizleri büyüteceği ortada. Türkiye ekonomisindeki duraklama eğiliminin giderek güçlenir, Suriye’de izlenen iç savaş politikası Rojava’nın konsolide olan özerkliği ve DAİŞ’in uğradığı yenilgiyle büyük bir rezalete dönüşürken kurulacak bir AKP-MHP ortaklığının da Erdoğan’ı “kurtaramayacağı” açıktır.
AKP-MHP koalisyonunun Kürt sorununa dayatacağı çözümsüzlük, HDP’de sağlanan Kürt ulusal birliğinin daha da büyük bir güç kazanmasına neden olacak. AKP’nin neoliberal yıkıcılığını payandalayacak olan bu “sağ birlik”, Türkiye toplumundaki neoliberalizme ve faşizme karşı direniş potansiyelinin sola yönelimini güçlendirecektir. AKP ve MHP’nin ırkçı-mezhepçi ortaklığı, Türkiye’nin bütün ezilen toplumsal kesimleri arasında belirmekte olan “özdeşlik” duygusunun sol eksende politikleşmesine güç kazandıracaktır. Solun 7 Haziran’da sağladığı taban genişlemesi, bu süreçte nüfusun daha geniş kesimlerine ulaşacaktır. Kürt halkının ve Türkiye toplumunun diğer ilerici güçlerinin AKP’nin mezhepçi neoliberal faşizmine karşı direnebilme yeteneğinde olduğu, Haziran İsyanı’ndan bugüne yaşanan pratikle kanıtlanmıştır. Türkiye halklarının TBMM’de güçlü bir grupla temsil edilen bu “direnme yeteneği”, olası bir AKP-MHP koalisyonunun boğuşacağı stratejik krizleri derinleştirecek biçimde ve Türkiye için yeni bir demokratik kuruluş sürecinin yolunu açma yönünde yetkinleştirilebilir.
Erdoğan’ın ve egemen sınıfların koalisyon pazarlıkları neyle sonuçlanırsa sonuçlansın, iki düzlem önem kazanmaktadır: Halkların demokratik direniş hareketleri, yani politikaya “sokaktan” yapılacak müdahale düzlemi ve bu direniş hareketlerin politika alanındaki temsili.
HDP’nin barajı aşarak meclise 80 milletvekiliyle girmesi, sokak muhalefetinin kendi işlevini “meclisteki temsilcilerine havale etmesi” değildir. 80 vekillik HDP grubu, halk muhalefetinin meclise müdahalesidir. Barajı aşan kitlelerin, “Temsilcilerimizi meclise gönderdik, şimdi sokaklardan çekilebiliriz” diyemeyeceği bir siyasi konjonktür oluşmuştur. Sokağın siyasi süreçteki sorumluluğu, şimdi daha da artmıştır. HDP’nin mecliste temsil edeceği “radikal demokratik” pozisyonun sokaklardan güçlendirilmesi, HDP grubuna, mecliste, anaakım medyada ve toplumsal “sağduyu” ortamında uygulanacak baskının bertaraf edilebilmesi için anahtar bir role sahip olacaktır.
Geleneksel ‘ikamecilik’ aşılmalı
Ancak sokağın sorumluluğu ve işlevi, meclisteki HDP grubunun “desteklenmesinden” ibaret değildir. Halk isyanının parlamento dışı mevzi ve kurumlarının oluşturulması, güçlendirilmesi ve toplulaştırılması yönünde yeni ve nitelikli adımların atılması sokaklardan meclise uzanan bir “halk demokrasisinin” ve “halk egemenliğinin” inşası artık üzerinden atlanamayacak bir zorunluluk haline gelmiştir. Kürt hareketinin Halkların Demokratik Kongresi ile karşılamaya çalıştığı ancak başarılı olamadığı bu ihtiyacı karşılamak için şimdi daha olgunlaşmış bir ortamın bulunduğu saptanmalıdır. Türkiye’nin bütün ilerici demokratik güç merkezlerini, partileri, dernekleri, sendikaları, işçi inisiyatiflerini, platformları, forumları seferber ederek sokak sokak, kesim kesim, cephe cephe, doğrudan eylem ve doğrudan demokrasi ilkesiyle oluşturulacak, ağ biçimli bir demokratik halk direnişi örgütlenmesi ile “meclisi ve hükümeti kuşatmak”, bugün her zamankinden daha fazla olanaklıdır. HDK ve BHH gibi niyet ne olursa olsun “yukarıdan aşağı” işleyen kurumları onarmaya, birleştirerek güçlendirmek gibi yollarla bu ihtiyacı karşılamaya çalışmak, solun geleneksel ve kısır “ikamecilik” eğilimine uygun düşse de tercih edilmesi gereken yol değildir. Bu tarz “yukarıdan” örgütlerin halk isyanının aşağıdan gelen dinamizmini “şekillendirirken boğduğu” çok sayıda deneyimimiz var. Diğer yandan doğrudan eylem ve doğrudan demokrasiye dayanan ağ biçimli örgütlerin, ilerici politik merkezlerin “kösteklemediği” durumlarda, halkın aşağıdan gelen dinamizminin “özgürce çiçeklenmesine” en uygun zemini oluşturduğunu da Haziran İsyanı boyunca yaşayarak gördük.
HDP Grubu gücünü nereden alıyor?
Türkiye ve Kürdistan halklarının demokratik direnişlerinin parlamentodaki temsilcisi olan HDP’nin meclis grubu, asıl gücünü “meclis aritmetiğinden” ve egemen güçlerin “düzeni rayına oturtmak” için kendisine duyduğu ihtiyaçtan değil, Türkiye ve Kürdistan’ın devrimci süreçlerinden almaktadır. Yükselen bir sol dalganın parlamentodaki temsilcilerinin önündeki en önemli tuzak, düzenin büyük güç merkezlerinin bu temsilcileri, kendilerini meclise taşıyan yükselişi “ehlileştirmekten sorumlu tutmalarıdır.” TİP’in devrimci gençlik hareketinden kopuşuna neden olan bu yöntem, HDP’de de aynı sonucu yaratmak amacıyla uygulanacaktır. Elbette Kürt hareketinin yasal temsil alanındaki deneyim ve gelenekleri bu basıncın meclis grubu üzerinde sonuç yaratmasını önlemek için yeterlidir. Bu farkındalık, HDP meclis grubunun Haziran İsyanı’ndan bu yana yaşadığımız muhalefetin “isyan hali”ni baskılamak, ehlileştirmek bir yana cesaretlendiren bir işleve sahip olmasını sağlayacaktır. Ancak HDP’ye “rasyonel politik aktör” olması gerektiği yönündeki baskıların asıl amacının HDP’yi “günün koşullarındaki en akılcı seçenek” olarak gören seçmen kitlesinden koparmak ve bu yolla hem halk direnişini hem de HDP’yi marjinalize etmek olacağını da görmeliyiz.
Halkın 7 Haziran’da elde ettiği başarının ilerletilmesinin kimi iç sorunlarını da yok saymamalıyız.
Haziran ve Rojava’yı birbirine bağlamak
Rojava Devrimi ve Haziran İsyanı, parlamenter temsil alanını halka açtı. Seçim barajının arkasında bir araya gelerek parlamenter temsil alanını halka açan bu iki dinamiği birbirine indirgemek, birini diğerinin önüne geçirme eğilimleri, bu noktada özel bir önem taşıyor. Barajın arkasında bir araya getirilebilen bu iki dinamiğin, baraj geçildikten sonra bir arada tutulup tutulamayacağı belirsizliğini koruyor. “Emanet oy” tartışması önemli ölçüde bu belirsizlikten kaynaklanıyor. Belirsizliğin temelini ise Kürt siyasi süreci ile Türkiye’deki demokratik halk muhalefetinin temel izlekleri arasındaki açı oluşturuyor.
“Müzakere süreci”nin gerçekleri ile İslamcı-neoliberal faşizme karşı mücadelenin ihtiyaçları içinde bulunduğumuz anda sadece sandıkta değil, sokakta da örtüşüyor; ama bugünden bu örtüşmenin her iki devrimci sürecin bütün gelişmesi boyunca devam edeceğini söylemek kolay değil. Daha önce de defalarca görüldüğü gibi iki devrimci süreç arasında, siyasi konjonktüre bağlı olarak gündeme gelebilen gerilimlerin bir kopuşa dönüşmeden yönetilebilmesi gerekiyor. Bunun için ise Haziran İsyanı ile Rojava Devrimi’nin harekete geçirdiği sol dalgaların birbirlerini besleyen özelliklerini anlamak gerekiyor. Birlikte neleri, nasıl kazandığımızı görürsek, nasıl kaybetmeyeceğimizi de daha kolay bulabiliriz.
AKP’nin Rojava Devrimi’ni Kobanê’de boğmak için yürüttüğü saldırıyla patlak veren 7-9 Ekim İsyanı, Kürtlerin AKP’den kopuşunun başlangıç noktasını oluşturdu. Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe Mutabakatı’nı reddetmesiyle süren kopuş, Diyarbakır bombalamasıyla en yüksek noktasına ulaştı. AKP Kürdistan’da tabela partisine dönüştü. Kürtler AKP’den sadece Kürdistan’da değil, göç ettikleri batı şehirlerinin tamamında da koptular.
Ulusal birlik
Kürtlerin AKP’den kopuşu, AKP’nin dar anlamıyla “İslamcı/neo-liberal politikalarından” kaynaklanmıyor. Kürtleri AKP’den Erdoğan’ın açık Kürt düşmanlığı siyaseti kopardı. Elbette Erdoğan’ın Kürt düşmanlığı siyaseti, onun İslamcı/neo-liberal politikalarından bağımsız bir olgu değil. Ancak AKP’den kopan Kürtlerin bu bağı deneyimleyerek bilince çıkarmadıklarını aklımızda tutmalıyız.
Diğer taraftan Kürt siyasi hareketi de Kürtleri HDP’de “ulusal birlik” şemsiyesi altında saflaştırdı. HDP, Altan Tan ve Nimetullah Erdoğmuş’dan Hüda Kaya’ya, Dengir Fırat’tan Ayhan Bilgen’e, Celadet Gaydalı‘dan Adem Özcaner’e kadar uzanan aday yelpazesi ile Kürt ulusal birliğinin adresi olmayı hedefledi ve bu politikasına ülkenin dört bir yanındaki Kürt seçmeni nezdinde karşılık buldu.
Solun siyasal hegemonyası
Kürt halkının yüz elli yıllık mücadele içinde ilk defa yakaladığı bu “ulusal birliğin”, ancak bir “radikal demokrasi programı” çerçevesinde sağlanabilmiş olduğunun üzerinde durulması gerekir. Çoğunluğu muhafazakar unsurlarla sağlanan bu genişleme, Kürt siyasi hareketinin siyasi bakımdan gericileştiğini değil, Kürt siyasallaşmasının muhafazakar unsurlarının solun hegemonyasını kabullendiğini göstermektedir. (Altan Tan’ın bunu bir türlü hazmedememiş olması, gerçeği değiştirmiyor.) Diğer taraftan bu olgu, İstanbul’un, İzmir’in, Mersin’in, Adana’nın, Erzurum’un yoksul Kürtlerinin AKP’nin bağımlılaştırma siyasetinden kopuşu anlamına da geliyor. Batının yoksul Kürtlerinin AKP’den kopuşu, Türkiye solunun kitle temelinin 1977’den (%41) bu yana gördüğü en büyük genişlemenin (% 38) yaşanmasında önemli bir paya sahiptir. Büyük şehirlerin yoksul Kürtleri, AKP’nin kent yoksulları üzerindeki hegemonyasına ağır bir darbe indirmiştir. AKP’nin “elitlere karşı yoksulların; devlete karşı halkın partisi” olduğu söylemi artık gerçek hayatta karşılığını yitirmiştir. Bunda Kürt yoksullarının AKP’den kopuşunun önemli bir payı vardır.
Türkiye işçi sınıfıyla bütünleşmek
Öte yandan HDP, AKP’nin İslamcı neoliberal faşizmine karşı mücadelenin sokaktaki güçlerinin parlamentoya müdahalesinin de kanalı oldu. HDP’ye Türkiye solundan gelen 2 milyon dolayındaki oy, Haziran İsyanı’nın solun değişik siyasi kulvarlarındaki kitlesinden geldi. “Emanet” olarak nitelendirilen bu oyların “AKP belasından kurtulmak için Kürtleri kullanan Kemalistler” olmadığının, sosyal demokrasinin solundan Türkiye devrimci hareketinin diyalog halinde olduğu ezilen halk kitlelerine kadar uzandığını görmek gerekir.
İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da bu seçime kadar ağırlıkla CHP’ye oy veren tüm semtlerde HDP’nin gösterdiği oy patlamasının ağırlıkla Haziran İsyanı’na katılan kitleden geldiği tüm gözlemcilerin ortak kanısıdır. Bu kitlenin bir tarafında sosyalizme eğilimli Alevi yoksulları, bir diğer tarafında ise yine sosyalizme eğilimli eğitim düzeyi yüksek ücretli emekçiler bulunmaktadır. CHP’nin yerel seçim ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinde izlediği politikalara tepki gösteren bu kitlenin HDP’ye verdiği desteği yalnızca “AKP’nin önünü kesmek için” verilmiş bir “stratejik destek” olarak tanımlamak doğru olmayacaktır. Bu kitle içerisinde, HDP’nin neoliberalizme, gericiliğe ve faşizme karşı mücadelede daha tutarlı bir sol seçenek oluşturabileceği beklentisi hiç de düşük değildir. Önümüzdeki dönemde bu beklentinin az çok karşılık bulması halinde HDP’ye “sosyal demokrasinin solundan” gelecek desteğin daha da genişlemesi kaçınılmazdır. Bu ise CHP’nin solun baskısı altına alınması anlamına gelecektir. CHP’nin bu basınç altında “egemen sınıfların sol görünümlü seçeneğini” oluşturmayı esas alan politikalarını sürdürüp sürdüremeyeceğini, sürdürürse başına nelerin geleceğini hep birlikte göreceğiz. AKP-CHP koalisyonu ve Kemal Dervişli hükümet hayallerinin önündeki asıl büyük engel de işte bu “sol kuşatma” olacaktır.
Bu sol kuşatma aynı zamanda, halkın egemen sınıfların siyasi hareket alanını sınırlaması anlamına gelmektedir. Egemen sınıfların her istediğini yapamadığı bir Türkiye’de işçi sınıfı hareketindeki sıkışmayı aşacak dip dalgalarının gelişmesi için de çok beklememiz gerekmeyecektir. Şu anda yerel ve sektörel bir olguymuş gibi görünen Metal Fırtınası’nı bu ortamda Türkiye işçi sınıfının tamamını içine alan bir dalgalanmanın izlemesi sürpriz olmayacaktır.
Bütün bu olumlulukları koruyabilmek ve geliştirebilmek için Haziran İsyanı ile Rojava Devrimi arasında kurulan kardeşlik köprüsünü güçlendirmeyi ön plana alan bir politikanın izlenmesi gerektiği açıktır. Örneğin, AKP’nin DAİŞ çeteleri üzerinden bir “Kürt iç savaşı” çıkarma taktiğini açığa çıkaran ve AKP’nin Suriye suçlarını durdurmayı hedefleyen enerjik bir mücadelenin geliştirilmesi, “Türkiye sokağının” bugünkü en önemli gündemi olmalıdır. Benzer bir biçimde örneğin “Kürt siyaseti” de MESS’in Türk Metal çetelerini arkasına alarak metal işçilerinden intikam almasının karşısına dikildiğini gösterebilmelidir.
Halkların demokratik kopuşu!
Haziran İsyanı ile Rojava Devrimi arasında kurulan kardeşlik köprüsünün AKP’nin tek başına iktidarına son vermiş olması, Kürt sorununun çözüm süreci açısından bir başka gerçeklik yaratmıştır. Kürt halkı, AKP’nin “ben yoksam çözüm yok” şantajını reddetmiş ve “halklar arası çözüm” formülünü ön plana çıkarmıştır. HDP’nin 80 milletvekiline ulaşan meclis grubunda ifadesini bulan bu yeni “çözüm tarzı”, önümüzdeki dönemde yeni bir çözüm süreci düzeneğinin oluşturulmasını gerektirmektedir. Bu yeni düzeneğin içereceği en önemli özellik, müzakere masasının daha saydam bir hale gelmesi olacaktır. Kardeşlik köprüsünün korunması ve geliştirilmesi, çözüm sürecinin kazandığı bu yeni nitelik nedeniyle de bir zorunluluktur.
Roboskî’de, Kobanê’de, Diyarbakır’da dökülen Kürt kanı ve Haziran İsyanı’nda, Soma’da dökülen yoksul kanı, Kürt ve Türk isyanını “kan kardeşi” haline getirdi. Parlamentoyu halka açan bu isyan kardeşliğini önümüzdeki dönemde halkın devrimci demokratik iktidarının yolunu açacak bir toplumsal harekete dönüştürmek, somut ve ulaşılabilir bir hedef haline gelmektedir.
Barajı aşan halk selini düzenin denizlerine döküp durultmanın ne yeri, ne zamanı; zaten imkanı da sınırlı. Buna karşılık Haziran İsyanı ve Kobanê Direnişi’yle yükselen iki devrimci dalganın üst üste binmesiyle ortaya çıkacak olan “Halkların Demokratik Tsunamisi”, Ortadoğu’nun bütün pisliğini önüne katıp sürükleyebilir.
Bu kopuşun Roboskî Katliamı’na bağlı olarak 30 Mart yerel seçimlerinde gerçekleşebileceğini düşünmüş ve yanılmıştım. Kürtlerin AKP’den kopuşu için yalnızca “duygusal” bir kırılma yeterli olmadı. Kopuş, Rojava Devrimi’ni DAİŞ’le boğma ve Dolmabahçe Mutabakatı’nın iptalinde somutlaşan siyasal kırılma ortamında gerçekleşen Diyarbakır bombalamasıyla geldi. Kürtlerin AKP’den kopuşu, AKP’yi iktidar çoğunluğundan etti.
FERDA KOÇ