Kürt halkı bir bütün olarak, Suudi Arabistan ve Katar’ın “kiralık adam" için ayırıp cebine koyduğu parayla meydana sürdüğü Magandanın, bıçak tehdidi altında.

Kendi yurttaşı bir halkı ve yer yüzündeki akrabalarını tehdit, Hitler’den sonra Irak’ta, Saddam Hüseyin rejimine hastı. Saddam’ın ipe çekilmesinden sonra, bizler Maganda vandallığı bitti diye sevinirken Magandabaşı Şorolo, insanlık huzuruna iniverdi. 

Onun ağzıyla söyleyecek olursak eğer, bir Kürt Arjantin’de de olsa, hak ve özgürlüklere sahip olmamalıydı. Kürtler, sanki babasının çayırı, tarlasına girmiş, bağı, bostanında dal koparmış gibi, diş gıcırdatıyor, çifteler savurup can alıyordu.

Maganda rejimi, Kürtlerin direnişi ile güç kaybına uğrayan IŞİD’e vekaleten Êzîdî Kürtlerinin yurdu Şengal’in tepelerindeydi. Doğuştan sahip olduğu vicdan Hitler’inki boyunda ve IŞİD’inki ile elmanın yarısıydı. Kadınları, kız çocukları daha dün, İslami terör kardeşi, din ve ganimet ortağı IŞİD sürüleri tarafından Ortadoğu esir pazarlarına mal olarak satışa çıkarılan Êzîdîlerin ana yurdu Şengal’in tepelerinde süzülüyor, kan kokusu almış, şevke gelmiş, boynu rut, kel kafalı, at kişnemeli, aç akbabalar gibi hedefe dalış için sabırsızlanıyordu.

Ötede sivil katliam için Rojava’ya, bomba yağdırıyor, Katil dağlarıyla eteklerinin göklerinde, Kürtlerin deyimiyle, “oğul veren sinek sürüsü gibi" deviniyor, napalm bombaları tetikliyorlardı.

Kürdistan’ın kuzey bölgesi ise, Türklerin katliamına açık yüz yıllık işgal topraklarıdır. İnsan canının değeri, tek kurşun pahasınadır. 

Dersim’in, bundan önceki iki kuşağı toplu kırım, bebeklerin süngü ucunda havada döndürülmesi, kendi insanlık menzillerinin övmesiyle mağaralara sığınanların fare gibi zehirlenmesiyle savruldu. Buna rağmen, Dersim’i insansızlaştırmayı başaramadılar. Ancak, Kürdün direnişinden ders alacaklarına, insansızlaştırmayı yeniden deniyorlar. Bu denemenin sonucu olarak, bir hafta önce, Dersim’de topluca katledilen gerillalardan hiç birinin vücudunda yara izi, kurşun deliği, 1938 Mağaralarında görüldüğü üzere, görünürde kan pıhtısı yoktu.

Botan’a atılan kazan bombaları, yağdırılan napalm yağmurları 1930 Zilanı’nın devamıydı.

Lice-Hani havzasında da, zulüm tarihi tekrarlanıyordu. 1925’teki gibi bölge, açık hava hapishanesi, insanlar ev hapsindeydi. Çobanlar mahpus oldukları için, ev hayvanları da (atlar, eşekler, sınır, koyun ve keçiler), da ahırlarda, gomlarda hapisti.

Kısacası, Türk tipi demokraside Kürtler için her yer zindan, her köşe-bucak esaret alanıydı. Maganda tamlanması, yani “yanilerin yanisi ile" Türk demokrasisinde Kürtlere pay yoktu. Bu demokrasinin şahı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip, “ben halk oyu ile seçildim" diyerek Türk demokrasisine hamdu sena ediyor, herkesi “milli irade" dediği seçim sonuçlarına saygılı olmaya çağırıyor, hizaya sokuyordu.

Türklere, “en has kanlı Türk“ Recep’e var, ama sıra Kürtlere gelince milli irade buharlaşıyor, ortalık kanunsuzlar ormanına dönüşüyor, Kürdün ruhunu alma, malı, mülküne el koyma, gasp ve çalma, yakma, yıkma, Türk milleti adına polis ile orduya serbest kılınıyor, sandık demokrasisi de yok oluyordu.

Oran olarak Erdoğan’ın iki katı oy alan bazı seçilmişlerin de aralarında bulunduğu 27 Belediye başkanı tutuklanıyor, halkın vermediği gaspla ele geçiriliyordu, bu demokraside.

Amed, bunlardan biriydi. Erdoğan, biz zamanlar bütün adamlarına, “orayı istiyorum" emrini vermiş, kandırma kampanyasında Mesud Barzani’yi de alana sürmüş, ama eli boş çıkmıştı. Şimdi Belediye Başkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı’yı kelepçeleyerek halkın vermediğini gaspla ele geçiriyordu, tükürülesi demokrasi sahtekarlığında…

Türk gerçeği bu, tutuklanan hiç bir belediye başkanının hırsızlık dosyası yoktu. “Oğlum, odaya istiflenmiş dolar balyalarını kaçır, polis geliyor" talimatı yoktu. ses kaydı da..

Ancak gasba çıkanlar, itler rejiminin Paris, Prag ve Viyana işgalini tekrarlıyorlardı. Saddam’ın Kuveyt, Erdoğan’ın Cerablus işgalini…

İşgalciler, buralara kendi bayraklarını dikmişlerdi.

Oysa, her işgalci, ömrü kadar kalıcıdır. Paris’te, Prag, Viyana’da Nazi bayrağı yok, bugün. Kuveyt’te de Irak bayrağı…

Kürdistan insansızlaştırmayı başaramayanlar, aslında işgalin de son anlarını yaşıyorlar. Kürdistan artık “fethi imkansız" bir dünya. Düne kadar “binê xetê" bir büyülü deyişti. “Beriya Şengalê" kılamlarda vardı. Bugün müttefikleri de olan ülke parçası…

Demem o ki gün, direnen namus günü, Kürdistan’ın devranıdır.

Ve Paris, çağımızda da Kuveyt işgalinde, ülke çaresizlikten sessizdi. Kürtler ise kazanılmışlıklarının imdadına koşu halinde, Hakkını vermek gerek, Amed kadını, çocuğu ve erkeğiyle ayaktaydı. Ayla Akad, Feleknas Uca diye başlasam, adı unutulan Çağlar Demirel’in gönlü kırılır endişesiyle isim isim saymıyorum, özgürlük savaşının bütün mevzilerinde en başta olan öncü kadınlar, vahşi saldırılar, yerlerde sürüklenme, cop darbelerine rağmen en baştaydı.

Kürdistan’ın emektar oğullarından 90’lık Tarık Ziya Ekinci İstanbul’dan ses veriyordu, “Protesto ediyorum" diye bağırıyordu.

Bütün Kürdistan ayaktaydı. Aidiyet, mensubiyetin partisi, sapan görüşü yok, onurlu duruş vardı.

Bu arada, “demokratik zeminde halkların kardeşliği" diye bir efsane vardı, bir zamanlar. Romantizmin güzel sedası, yerinde dursun “kardeşler” kıpırtısızdı. Kürtlerin dar gününde, her yer “kêr û lal”, ortalık derince sağırdı.