15-16 Ekim 2011 günlerinde Ankara’da tarihi bir dönüm noktası yaşandı. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) kuruldu. Bu kongrenin kuruluşuna kimse ağız burun kıvırmasın. Kongrenin Türkiye halklarının tarihinde büyük bir önemi var. Ama asıl önemli olan yan bundan sonra yapacakları. Bundan sonra Kongrenin neler yapacakları konusunda Kongrenin Kurucularından Ertuğrul Kürkçü, Sebahat Tuncel, Akın Birdal, Levent Tüzel, Ayşe Yumli Yeter ile konuştum.
Kongrenin Türkiye’deki farklı temsilcileri ile de sohbetler ettik. Hazırlık çalışmalarına başlanırken oluşan heyecan 500 kişilik delege sayısını, önce 600 daha sonra 700 ve derken 900’e kadar gitti. Kongrenin yapıldığı gün oluşan divan ve yapılan konuşmalar da Kongrenin sahip olduğu tarihi miras, günümüz ve gelecek için taşıdığı misyon/sorumluluk da çarpıcı biçimde ortaya konuldu.
Birincisi geçmişte Türkiye İşçi Partisi’den Devrimci Gençlik hareketine, Faşizme Karşı Birleşik Cephe’den Birleşik Sosyalist Partiye, ÖDP’ye ve seçim ittifakları ile emek platformlarına kadar tarihin birçok kesitinde çeşitli deneyimler yaşandı. Bu deneyimlerin yaşandığı konjöktür, siyasal sürecin özellikleri ve örgütlenme deneyimleri bütünüyle başarılı olmasa da her birlikteliğin öne çıkan yönleri ile olumlu yanları oldu. Ama genel bir süreklilik oluşmadığı ve birleşirken sürekli bölünüp parçalanak küçülme ise olumsuz yanları oldu. Tabii ki bunun da çeşitli sebepleri vardı. Ancak günümüzde oluşan Halkların Demokratik Kongresi’nin ortaya çıktığı konjöktür ve sahip olduğu örgütlenme perspektifi önceki dönemdeki eksiklikleri aşabilme potansiyeline sahip. Çünkü; birincisi Kongre bileşimi içinde olsun ya da olmasın hiçbir örgüt, dernek, dergi çevresi, parti ya da faklı oluşum tek başına süreci karşılayacak durumda değil. Çünkü Küresel egemenlik ve bunun bölgeye ve Türkiye’deki durumu kendi cephesini oluşturmuş durumdadır.
Egemenler birleşti. Egemenlerin birleştiği bu dönemde halklar da kendi mücadelelerini ortaklaştırarak mevzilerini genişletmek durumundadırlar. Çünkü asıl kavga halkların demokratik uygarlık çizgisi ile egemenlerin kapitalist uygarlık arasındaki çelişkisidir. Kongre bu temel eksen üzerinden kendisini tanımlıyor. Dolasıyla salt ulus, cins, sınıf, kültürel aidiyet, sivil toplum vb bir dinamiği esas alarak ortak bir örgütlenme sağlanamaz. Her dinamiğin önemi tabii ki vardır. Ancak sistem karşıtı hareketlerinin artık tek bir dinamik ile yola çıkması ve onu esas alması halkların mücadelesini başarıya götüremez. Eğer bu tek bir mücadele dinamiği ile yapılırsa ortaya çıkan kazanımlar sadece var olan egemen sistemin ömrünü uzatır.
Mücadeleyi yürüten gücün kendisi ya da kazanımları da sistemin mezhebine dönüşür. Aynen 19. ve 20 yıllarda ortaya çıka reel sosyalizm, ulusal kurtuluşçuluk ve sosyal demokrasinin sistemin mezhebine dönüşmesi gibi bir durum ortaya çıkar. Yani sistem karşıtı hareketler için “Kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç!” sözü bugün en geçerli örgütlenme perspektifidir.
İkinci bir nokta ise sistem karşıtı hareketlerin iktidar perspektifi ya da devleti hedeflemesi ile hesaplaşması gerekmektedir. İktidar ve devlet perspektifinin erkek egemenliği ve kapitalist moderniteyi devam ettiren gerçek olarak tanımlamak durumundadır. Yine en “ileri temsili demokrasilerin” de artık sorunlu olduğu, bunun toplum mühendisliğini içerdiği ve halkı iradesizleştirdiği gerçeğini de çözümlemek gerekmektedir. Bunun için doğrudan demokrasinin halkın direkt kendisini temsil edecek çoğulcu demokrasinin örgütlenmesi de kaçınılmazdır. Kongre örgütlenmesinin temel yapı taşlarını da meclisler oluşturmak durumundadır. Meclis örgütlenmesinin çoğulcu ve farklı yapıları ile kongrede varolmasını daha iyi sağlayacaktır. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.
Türkiye’nin ve Türkiye’deki sol ve demokratik güçlerin sahip olduğu özellikleri de düşündüğümüzde parti ile birleşerek parçalanma yerine Kongre ile bütünselliği sağlayan bir çoğulculukla kendi halk demokrasisini örerek yan yana gelmek çok daha önemlidir. Türkiye’de bunun ilk adımları atıldı. Önemli bir tecrübe de Amed merkezli oluşan Demokratik Toplum Kongresi’ni de dikkatle inceleyer daha hızlı yol alınabilir. Çünkü içinde bulunduğumuz küresel, bölgesel siyasal durum da bu örgütlenmeye uygundur.
Türkiye ve Kürdistan’daki halk hareketlerinin kendisini dışavuracağı süreçler de oldukça yakındır. Ya Mısır, Tunus gibi halk isyanlarının vardığı boyutlara öncüsüz ve örgütsüz girerek yine sistemin ömrünü uzatan bir süreç yaşanacak. Ya da küresel sistem karşıtı hareketlerin geçici uçucu yığınsal protestolarla medyanın sıradanlaştıracağı gösteriler olarak kalınacaktır. Bu iki duruma düşmemek için Tahrir meydanlarındaki çadırlardan önce o çadırları kuracak bir örgütün oluşması, bu örgütün eylem çizgisi olarak da kesintisizlik, çok bileşenli dinamiklerle hareket etmek daha iyi bir sonuç getirecektir. Türkiye’nin daha doğrusu Mezopotamya ve Anadolu’nun yapısı da buna oldukça uygundur. Bu uygunluk Halkların Demokratik Kongresi’de kendisini çarpıcı olarak ortaya koydu.
Avrupa’daki Türkiyeli ve Kürdistanlı mücadele yürütücülerinin bu Kongreyi (HDK) tez elden Avrupa’da örgütlemesi gerekiyor. Çünkü Kongre, Ortadoğu halkları için de önemli bir model olma potansiyeli taşıyor. Gecikmek ise sistemin değirmenine su taşımak anlamına gelir.