Ekoloji hareketinin Hambach’daki bu radikal kolektif başarısı, iklim için yürütülen mücadelelere ilham kaynağı olacağı gibi aynı zamanda yeni tip eko defanslara da bir süreklilik sağlayacaktır. Bu anlamda Hambach orman savunması tarihsel bir direniş ve dayanışmayı başarmıştır.

Dersim’de geçtiğimiz yaz boyu süren yangın, pek çok açıdan ekolojik-sosyal bir vicdan sorgulaması yarattı. Başta Dersimliler olmak üzere yangını, kapsama alanı dışında seyreyleyen bütün toplumsal gruplar bir vicdan tutulması yaşadılar. Ancak bunların içinde yangına karşı en yüz kızartıcı tutum Green Peace’inki oldu.

 

FİLİZ DENİZ / HABER MERKEZİ

Hambacher Forst Hambach Ormanı, Batı Almanya’nın Köln ve Aachen arasında yaklaşık 12 bin yıllık tarihi orman.

Tehdit altındaki Hambach ormanında kalan 200 hektarlık alandaki ağaçların kurtarılması talebiyle gösteriler düzenleniyor. Ormanın, Alman enerji firması RWE’nin linyit madenini genişletmek için yok edilmesi planlanıyor. 12 bin yıllık ormanın şu ana kadar yüzde 90’ı yok edildi. Çevreciler ise geri kalan yüzde 10’luk kısmı kurtarmak için beş yıldır ağaçlara kurdukları evlerde yaşıyorlardı. Ekim ayı başında geri kalan ağaçların kesilmesini protesto eden aktivistlerin bulunduğu son ağaç evin de tahliye edilmişti. Ancak Almanya Çevre ve Doğayı Koruma Birliği’nin (BUND) açtığı davadan ağaçların kesilmesine ilişkin yürütmeyi durdurma kararının çıkmasıyla polis ormandan çekilmiş ve aktivistler üç ağaç evi yeniden inşa etmenin yanı sıra yeni barikatlar da kurmuşlardı.

Korunması için mücadale veren Ekolojik hareketinden Gazeteci-aktivist Sadık Çelik, direnişin iklim için yürütülen mücadelelere ilham kaynağı olacağını belirtti. Çelik, Kuzey Kürdistan’ın Dersim kentinde olduğu gibi yaşanan orman yangınları karşısında ise „vicdan tutulması“ yaşandığını söylüyor. Hambach direnişindeki süreç ve Türkiye’deki orman yangınlarıyla ilgili gelişmeleri Sadık Çelik ile konuştuk.

   

Hambach direnişinde neler yaşandığını anlatır mısınız?

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne (IPCC) kısa bir gönderme yaparak başlamak istiyorum. Panelin atmosferdeki ısınmanın yol açabileceği iklim felaketini konu alan son raporu Alman medyasında da geniş yankı buldu. Özellikle Die Welt Berliner ve Morgenpost gazetelerinin aktarımları Alman kapitalist endüstri toplumunun kendi eko sistemiyle olan ilişkisini anlamamız bakımından oldukça dikkat çekiciydi.

Sera gazı emisyonunun azaltılmasında geç kalınması halinde karbondioksiti atmosferden süzmek gerekeceği belirtilen raporda negatif emisyonun daha fazla ağaç ekerek sağlanabileceği ancak ne kadar çok ağaçlandırma yapılsa da iklimi koruma hedeflerine ulaşmanın mümkün olmayacağına yer veriliyordu. Karbondioksiti atmosferden ayırmak son derece zahmetli ve pahalı olacağından, yüksek enerji kullanarak ayrıştırmak yerine, sera gazını atmosfere hiç salmamanın çözüm olabileceği, aksi takdirde ekoloji diktatörlüğüne götüren siyasi iklim değişikliğinin yolunun açılacağı söyleniyordu.

Şirket çıkarı toplum çıkarından üstün tutulabilir mi? Yeni çağda sorunlara birlikte çözüm aranması gerekir denilen raporda, bir enerji şirketinin iklime en çok zarar veren linyit kömürünü çıkarmak için sahibi olduğu ormanı ortadan kaldırmak istemesine yasal açıdan ses çıkarılmaması sorgulanıyordu. Ve şirket çıkarlarını toplumun yararından üstün tutmak meşru mudur diye soruluyordu.

Görüldüğü gibi bütün kapitalist endüstri devletleri gibi Alman devletinin de ekosistemle olan ilişkisi tedbirlerin sahteliğine işaret ediyor. Enerji devi RWE’nin 12 bin yıllık Hambach ormanını katletmesi ve linyit kömürüyle ekosistemi zehirlemeye devam etmesi de yağmacı bir haydutluğu gözler önüne seriyor.

Yani sorun Merkel’in otoriterliğinden ve polislerin şiddetinden daha vahim sonuçlar içermektedir. Şöyle ki; gezegenimizde yaşadığımız her mahvoluşun bağrında devlet odaklı haydutluğun parmak izi var. Bu gidişata karşı çıkanların karşılaştığı sert otoriterlik ve polis şiddeti gezegenimizi mahveden kapitalist haydutluğun kaba bir dışa vurumu sadece. Soruna böyle yaklaştığınızda Hambach yaşam alanında neler olduğunu daha net ve daha doğru anlayabileceğinizi düşünüyorum.

Biz yaklaşık 6 yıldır RWE’nin dev ekskavatörlerinin hızla yok ettiği Hambach ormanını korumaya ve ormanın asli varlıkları olan hayvan dostlarla bir arada barış içinde alternatif başka bir yaşamı deneyimlemeye çalışıyoruz. Buradaki ağaçlara saygı ve sevgi ekseninde kurduğumuz ormana uyumlu küçük eko köy yerleşkemizle de öz savunmaya dayalı sürdürülebilir özgür, ekolojik bir yaşamı inşaa etmeye çalışıyoruz.

Hambach’taki saldırının gerekçesi neydi? Yetkililer bu konuda neler söylediler?

Hambach ormanındaki eko sosyal direnişin sınırları çok daha ötelere doğru ilerleyen bir dayanışma ağıyla genişledi. Enerji devi RWE’nin acelesi vardı. Bu nedenle 1 Ekim’e kadar olağanüstü polis gücüyle ormandaki bütün yaşam savunucularını alan dışına çıkarmak, teknolojik aygıtlarıyla ormanı çabucak kesip, biçmek ve bir oldu bittiyle kömüre ulaşmak istiyordu. Bu yüzden yaşam alanımıza karşı Eylül ortalarında saldırıya geçtiler.

Ağaçlardaki barınakların tahliyesine ne enerji şirketinin mülkiyet hakları ne de ormanın altındaki linyit yatakları gerekçe gösterildi. Gerekçe Alman yasalarına göre değil RWE’ye göre ve ironik bir şekilde düzenlenmişti. Evlerin yangına karşı korunmamış olması gerekçe gösteriliyordu. İmar Bakanlığı uzmanlarının yerinde yaptıkları incelemelerde yangına karşı alınan önlemlerin eyalet mevzuatına uygun olmadığı tespit edilmişti. Mevzuata göre, ağaç tepelerindeki evlerde yangın tahliye merdivenlerinin ve korkulukların olması ve aynı zamanda itfaiye araçlarıyla cankurtaranların ağaçlara kolay ulaşabileceği yolların bulunması gerekiyordu. Bakanlık, ‘sakinlerinin can güvenliği sağlanamadığı’ gerekçesiyle ağaç evlerin derhal kaldırılması gerektiği sonucuna varmıştı! 6 yıldır tek bir yaşam savunucusunun ve hayvan canın devlet ve RWE şiddetinden başka güvenlik sorunu yaşamadığı Hambach ormanında devlet, birdenbire ‘can güvenligi’ (!) sorunu tespit etmişti. Her şey buna göre düzenlenmiş, teknik, fiziki, psikolojik kuşatmayla operasyon için seferberlik başlatılmıştı.

Militarist Alman devlet geleneği Hambach ormanı savaşını yüzlerce polis ve özel eğitimli silahlı birimleri, teknolojik araç ve gereçleriyle başlattı. Helikopterler, dronlar, son model özel orman vinçleri, buldozerler, panzerler, itfaiye araçları, ambulanslar, sorgulama ve toplu gözaltı araçları ve çoğunluğu Türkiyeli İslamcı-faşist güvenlik elemanlarından oluşan ekstra bir haydutlar ordusu. Bunlar eşliğinde 12 bin yıllık ormanı tarumar etmek için işgal ettiler.

Operasyon onlarca yaşam savunucusunun ağaç evlerine yapılan saldırılarda son derece şiddetli ve ağır stres altında devam ederken, bir yıldır ağaç evlerden birinde kalan ve aktivist, gazetecilik yapan arkadaşımız Steffen Meyn hayatını kaybetti. 19 Eylül 2018 günü 20 metre yükseklikteki evinin asman köprüsünden geçen Meyn, gözaltına alınan yaşam savunucularını görüntülemek isterken ölüme düştü.

Polis tarafından Twitter üzerinden yapılan ilk açıklamada, bir kişinin ağaç evlerin bulunduğu kısımda „çok yüksek bir yerden düştüğü“ açıklandı. Polisin verdiği bilgiye göre ağır yaralanan kişiye kaza yerinde ilk müdahale yapılmış ve ardından helikopterle hastaneye kaldırılmıştı. Polis yükselen öfke potansiyelini yanıltmak için olayı „kişisel bir kaza“ gibi göstermiş ve kafa karıştırıcı açıklamasıyla kamuoyunu yanıltma taktiğine başvurmuştu. Kuzey Ren-Vestfalya İçişleri Bakanı Herbert Reul da olay üzerine operasyonun durdurulduğunu duyurmuştu.

Hambacher Forst ise Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, „gazeteci arkadaşımız 20 metre yükseklikteki bir asma köprüden düştü. Bu sırada polis ve RWE görevlileri ağaç evleri boşaltmaya çalışıyordu. O sırada özel tim asma köprünün yakınlarında bir aktivisti gözaltına alıyordu. Düşen kişi muhtemelen oraya gitmeye çalışıyordu“ açıklamasını yaptı. Olayla ilgili yapılan tek doğru açıklama buydu. Herkesi hedef alan şiddet operasyonu olmasaydı aktivist gazeteci arkadaşımız hayatını kaybetmeyecekti. Dolayısıyla arkadaşımızın ölümden dolaylı da olsa RWE operasyonunu yöneten ve uygulayan eko kırımcı haydutlar sorumludur.

Gazeteci Meyn’in ölümüyle durdurulan operasyon daha sonra devam etti mi?

Steffen’in ölümünün ardından gelen üç günlük sessizlikten sonra operasyoncular sahte yüzlerini tekrar ortaya çıkardılar. Operasyonlarına arkadaşımızın düştüğü yerde yeniden başladılar.

Direnişin yaratıcılığı ve dinamizmi motive ediciydi. Bütün militarize araç ve gereçleriyle ve silahlı özel birimleriyle Hambach ormanını tekrar kuşatmaya başlamış ve saldırıya geçmişlerdi. Buna karşı yaşam savunucuları da direnişe geçmişti. Ben de arkadaşımız Steffen’in aramızdan ayrıldığı günlerde Fransa ZAD otonomundan Hambach orman savunmasına katılmak için geldim. Steffen’in düştüğü yerde elimde kameramla direnişe katıldım. Direnişin çevresindeki halk dayanışması muhteşemdi. Direnişin yaratıcılığı ve dinamizmi son derece motive ediciydi. Bu motivasyonla ormanın farklı köşelerinde yeniden görkemli ağaç evler yapmaya ve etraflarına da devasa barikatlar kurmaya başladılar.

Asterix’in Galya Köyü bu kez direniş içindeki Hambach’ta inşaa ediliyordu. RWE’nin kestiği devasa ağaçlar direnişçiler tarafından coşkulu bir seramoni eşliğinde ev yapmak veya barikat kurmak için aralıksız taşınıyordu. Bu müthiş halk dayanışması karşısında şaşkına dönen polis geri çekilmek zorunda kaldı ve artık izlemekle yetiniyordu.

Yaşam savunucuları bu gücü nereden alıyor?

Kapitalist endüstrinin metropollerde beton, plastik ve gdo’yla yarattığı tüketime dayalı modern yeryüzü hapishanelerinden firar edenler, bu gücü Hambach ormanında kurdukları ekolojik, alternatif yaşamdan; ormandaki ağaçla, hayvanla, karla, yağmurla, soğukla ve çamurla örülen dört mevsim dayanışmadan alıyordu.

Bizi bu gücü vatansız, bayraksız, sınırsız, sınıfsız ama çok kimlikli, anti otoriter, anti seksist, anti faşist bir yaşamdan ve nihayetinde imkansız sanılan o „başka dünya“dan alıyoruz.

Ancak bu güç eko sistemin baş düşmanı kapitalizm için çok büyük bir tehdit içeriyor. Alman kapitalizmi de vahşi çıkar çarkına çomak sokacak hiçbir haylazlık istemiyor. Onlar için aslolan tek şey, Hambach ormanının altında yatan enerji cevheriydi. Enerji ise sistemin en karlı yaşam(!) kaynağı idi. Oysa ekosistem tam da bu yüzden ölümcül hasarlarla karşı karşıya kalıyor.

Ormanda herkes hummalı bir çalışma ve direniş içindeydi. Aralarında hiyerarşik olmayan son derece doğal bir iş bölümü vardı. Kimse kimseye şunu yap, bunu getir demiyor; şarkılar ve sloganlar eşliğinde atom karıncalar gibi çalışıyorlardı. Direnişin ve dayanışmanın yelpazesi gün geçtikçe genişliyordu. Yeni destek ve dayanışma hattında pek çok sivil toplum örgütünü görmek mümkün hale gelmişti. Yeşiller partisinden, Alman Green Peace ve çevreci gruplara kadar çok farklı düşünen çevreler, devlet-RWE eko kırımına karşı burada bir araya gelmişti. Bu hummalı çalışmaların sürdüğü bir günde dış hendeklerden birine asılan bir pankart dikkatimi çekti, şöyle yazıyordu; THERE ARE NO JOBS ON A DEAD PLANET (Ölü Bir Gezegende Kimseye İş Yok!).

Bu arada Hambach direniş ormanı yakınlarındaki bir başka ormana da yeni bir dayanışma ve lojistik alanı açılmıştı: Hambi Camp! Bu yeni direnişçilerin orman savunmasına hazırlandığı bir tür yeni öz savunma okulu gibiydi. Kendimi yıllar sonra bir başka diyarda yeniden Gezi Parkı direnişi ve dayanışmasında hissediyordum. Yanılmıyordum çünkü bu bir Gezi ruhuydu ve o dünyanın her yerinde dolaşan sihirli bir toz bulutu gibi yeryüzüne yeni direniş ve dayanışma an’larını serpiştiriyordu. Fransa ZAD bölgesinden Hambach ormanına desteğe gelen aktivistlerin deneyimlerinin, Hambach direnişinde örnek alındığını biliyoruz.

Bize Hambach’da yaşanan uluslararası dayanışmayı değerlendirir misiniz?

5 Ekim günü Hambi Camp’ta büyük yürüyüşe hazırlanıyorduk. Çocuklar, kadınlar, erkekler herkes bir pankart ve afiş atölyesinin önüne serdikleri kumaş pankartlara yürüyüş sloganları yazıyor, sembol desenler çiziyordu.

Ben de kendi kumaş boya ve fırçalarımı aldım ve yere serdiğim beyaz kumaş üzerine Nazım’ın çok sevdiğim şiirinin en güzel dizelerini İngilizce çevirisiyle yazmaya başladım: „To live like a tree, lonely and free / To live as brothers like trees in a forest / Yaşamak bir ağaç gibi, tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.” Gelen geçen okusun diye resim pankart atölyesinin dış yüzeyine astım ve öylece bıraktım.

Büyük yürüyüşe yaklaşık 15 bin kişi bekleniyordu. Kitle RWE’nin linyit kömürü çıkarmak için toprağı metrelerce derinlemesine eşeleyen dev makinasını durdurmaya gidecekti. Ben de onlara kameramla eşlik edecektim. Polis barikatını geçtim ve çekim için bir tırın üstüne çıktım. Orada uçsuz bucaksız kortejleri çekmeye koyuldum. On beş değil, yirmi değil, otuz, kırk değil elli bine yakın insan vardı. Her yerden insanlar akın akın gelmişti. Belçikalı, Fransız, Alman vd. oluşan kitle direniş ormanımızın bulunduğu alana doğru sel gibi akıyordu. Beklenmeyen bir kalabalıktı bu. Ama harika bir dayanışmaydı. Polis barikatlarını yardılar ve ormana doğru ilerlediler. Onları durdurmak ve kontrol altına almak imkansızdı.

Polis panzerleri kararlı ve öfkeli kalabalığı durdurmaya yetmedi. Direniş ve dayanışma o gün ormanın ve toprağın katil RWE ekskavatörünü durdurmayı başardı. Yaşam savunucuları kazandı.

Dünyada ekoloji katliamları artarak devam ediyor. Bu direnişlere başka örnekler verebilir misiniz?

Ekoloji hareketinin Hambach’daki bu radikal kolektif başarısı, iklim için yürütülen mücadelelere ilham kaynağı olacağı gibi aynı zamanda yeni tip eko defanslara da bir süreklilik sağlayacaktır. Bu anlamda Hambach orman savunması tarihsel bir direniş ve dayanışmayı başarmıştır. Ancak henüz hiçbir şey bitmiş değildir. Bugün kazandıklarımızı yarın tekrar kaybedebiliriz. Hambach direnişi 6 yıllık özyaşam savunmasıyla gezegenimizi kemiren haydutlara karşı küçük bir ihtar vermiş oldu sadece. Ancak önümüzde özenle ve ivedilikle koruyup kollayacağımız daha nice eko sosyal mücadele deneyimleri bizi bekliyor.

Şu çok kesin artık, gezegenimiz bundan sonra yaşam savunucularıyla kapitalist haydutlar arasında çok sıcak mücadelelere sahne olacak. Zira dünyada eko kırım devam ediyor. Şu anda bile Amazon ormanlarındaki yangınların arkasında kapitalist haydutların eli var. Son 60 yılda Amazonlara göz diken büyük şirketler türlü projelerle orayı adete bir talan merkezi haline getirdiler. Başta su kaynakları olmak üzere binlerce ağaç çeşidinin bulunduğu yağmur ormanları illegal kesim yapan şirketlerin sürekli tehdidi altında. Bu aynı zamanda ormanda yaşayan yerliler ve hayvanlar üzerinde de ciddi bir tehdit ve kıyıma neden oluyor.

Fransızların en büyük enerji şirketi ALSTOM’un projelendirdiği Belo Monte Barajı Amazon havzasını tehdit ediyor. Tropik yağmur ormanlarının yüzde 60’ına ev sahipliği yapan havzada bir gövdesinin 7 kilometre uzunlukta olması düşünülen Belo Monte Barajı 668 km’lik orman alanını yok edecek. Bu alanın 400 km’si endemik ve nesli tehlike altındaki canlılara ev sahipliği yapıyor. Baraj yerli halklar da dahil olmak üzere 20 binden fazla insanın yerinden edilmesine sebep olacak.

Öte yandan Chevron ve Alstom’un dışında Amazon ormanlarına en çok zarar veren mobilya şirketi İKEA. Yıllardır Amazon tropikal ormanlarını kesen İKEA, yağmur ormanlarının hayvansızlaştırılmasının baş sorumlusudur.

Mighty Earth adlı araştırma şirketi, fast food devi Burger King’in soya üretilecek tarlalara yer açmak için Brezilya ve Bolivya’daki tropik ormanları yakarak yok ettiğini ortaya çıkardı. Grubun insansız hava araçlarıyla elde ettiği görüntüler, uydudan alınan veriler ve sürdürdüğü saha araştırması 2011-2015 yılları arasında Burger King için 700 bin hektar ormanlık arazinin yakıldığı ortaya çıkardı.

 
 

Green Pes!

 

Orman Genel Müdürlüğü’nün Temmuz ayı istatistikleriyle başlayacak olursam, geçen yıl meydana gelen 2411 orman yangınından 1280’inin çıkış nedeni aydınlatılamadı. 1988 yılından bu yana verilerin yer aldığı istatistiklerde son 6 yılda Türkiye genelinde yangın sayısında ve yanan alanların büyüklüğünde artış gözlemleniyor.

2017 yılında çıkış nedeni aydınlatılamayan orman yangınlarında Türkiye’de 4 bin 135 hektar ormanlık alanı yandı. Orman Genel Müdürlüğü verilerinde, yangın nedenleri ve bu nedenlere göre ne kadar alanın yandığı detaylı olarak veriliyor. Fakat istatistiklerde Dersim, Cudi ve Lice yangınlarından ve nedenlerinden hiç bahsedilmiyor.

Dersim’de geçtiğimiz yaz boyu süren yangın, pek çok açıdan ekolojik-sosyal bir vicdan sorgulaması yarattı. Başta Dersimliler olmak üzere yangını, kapsama alanı dışında seyreyleyen bütün toplumsal gruplar (ki bunların içinde iddialı çevreci ve ekoloji gruplar da vardır) bir vicdan tutulması yaşadılar. Ancak bunların içinde yangına karşı en yüz kızartıcı tutum Green Peace’inki oldu.

Bir Greenpeace üyesi, kendisine, „Dersim yanıyor, birşeyler yapalım“ diyen bir aktiviste, „Tunceli’deki siyasi olaylara karışmak istemiyoruz“ yanıtını vermiş.

Buna Green Pes! diyorum. Bu „çevreci“ grubun kapsama alanına Dersim çevresi hiçbir zaman dahil olmadı zaten. Politikaya karışıp karışmama ya da bir politikayı onaylayıp onaylamama elbetteki kişisel bir tercih. Kişisel olarak bende oradaki devlet politikalarını ve gelenekçi otoriter sol politikaları ve bu politikaların yarattığı saçmalıkları, Dersim toprağını, insanını ve hayvanını hırpalayan bütün anti-eko sosyal politik haltları eleştiriyorum.

Ancak ekosistemle ilişkimiz bütün bu ayırt edici, can yakıcı sorunlara karşı takındığımız tavır ve tutumlarımızdan çok daha öncelikli bir yer tutmaktadır. Çünkü ekosistem bütün varlıklar için hava, su ve güneşle yaşam bulan hayati bir alan ve ancak bu alandaki yaşama önceliği önemlidir. Bunu gören, hisseden ve bu insan felaketinin önüne geçmek için çaba harcayan yeryüzü dostları büyük bir hayatı sorumluluk taşıyorlar. Dolayısıyla bugün Dersim’de yaşanan yangına müdahale etmek için devletin ve benzer türevlerinin kendi aralarındaki iktidar ve güce dayalı dalaşmaları yeryüzü dostlarının çekince bahanesi olamaz.

Öte yandan bir diğer anlaşılmaz durum da, parlamentodaki HDP ve CHP bölge milletvekillerinin yangının başından beri icazet ve tatil havasından çıkmamalarıdır. Yangını söndüren bir avuç insanın çabalarının üzerine yangının sonunda gelip dostlar alışverişte görsün havasında açıklama yapmaları da son derece klasik Türkiye tipi politikacılıktan farklı değildi.

Bu yangın devletin Dersim özelindeki tahakkümüne dolaylı ve sessizce ortak olan bütün bu “sol” kesimler için de ibret verici bir vicdan sınavı olmuştur. Ne dersek diyelim, bu yangının küllerinden doğacak olan Dersim’in bir avuç da olsalar, gerçek vicdan perverleri olacaktır.