Kanamamıştı henüz bedenim. Bir gün kanayacağını biliyordum ve o günü korkuyla bekliyordum. Kan, acı ve ölümdü. Her sabah korkuyla kalkardım yatağımdan. Anneme, babama, dedeme hissettirmeden kontrol ederdim...
Ellerimde ılık ıslaklığı, kan ıslaklığını hissetmediğimde rahat bir nefes alırdım. Bugün de günahkâr olmamıştım, kanamamıştım çünkü.
Oysa annem daha önce anlatmıştı bunun doğal olduğunu, korkmamam gerektiğini, "ayıp" olmadığını. Ama mahremimin kanayacağından ürküyordum...
Kanın "hayat" olduğundan bihaberdim. Adaklar ve sunaklar kanın akıtılması içindi. Akıtılan kanın bu kanların "hayır"lara vesile olacağını bilmiyordum. Kan, ölüm ve acı olduğu kadar yaşamdı da oysa. Ama ya bedenden akacak olanı...
Annemle bahçede toprağı çapalıyorduk. Toprağa zararlı olan otları ayıklamaya çalışıyordum. Güneş dolaşıyordu göklerimizde.
Doğum sancıları tutmamıştı, toprağı henüz şişmemişti karnı. Zevkle çalışıyordum toprağın yüzeyini.
Şişmemişti toprağın karnı ama benim karnıma bir sancı saplanmıştı. İki elimle karnımı iyice sıktım. Karnımı iyice bastırarak yere çömeldim. kaşlarımı çatarak karşılık verdim. Sıcaklığı hissettim. Renkten renge girdim. Kızarmış mıydım, sararmış mıydım bilmiyorum. Akan ılıklığı daha fazla hissetmeye başladım.
Elimle yokladım. Elim kanlanmıştı, kanlı elimden utandım. Başımı kaldırıp etrafıma baktım. Annem az ilerideydi. Karnımı tuta tuta ona doğru gittim. Annem anlamıştı galiba, tebessümle bana doğru geldi. Tebessümüne sinir oldum. Kaşlarımı çatarak karşılık verdim.
Bedenimden akan bir iki damla kan toprağa düştü. Toprak kanımla buluştu. Toprakla örttüm hemen kan damlalarımı, ayıp örtercesine.
"Git eve..." dedi annem sanki; tam duymamıştım. Benden damlayan kanı örtmekle meşguldüm.
“Kızım korkma, bir şey olmaz, bitti zaten… Kalk eve git. Kendini temizle, dinlen, ben de birazdan gelirim” dedi. Ama ben korkuyordum, anneme inanmak istiyordum.
Annemin gözlerinin içine baktım. Bana güven vermişti ama korkuyordum. Bacaklarımdan aşağı doğru sızan kanı hissettikçe korkuyordum. Korkuyordum… Korkulu adımlarla evin yolunu tuttum, söylene söylene eve vardım.
Arkamdan kapıyı kapatıp oturdum odada. Elimdeki ıslak bez parçasıyla kendimi temizlerken, "Yarabbi kimseler görmesin beni, bu halde beni kimselere gösterme" derken, diğer yandan da acele acele kendimi temizliyordum, ellerim titreye titreye. O an üzerime gölge düştü. Gölge, bedenimde dağ ağırlığı yarattı. Ve kanımım kokusu, çığlığımın çaresizliğine karıştı. Keskindi bedenime dokunan el ve gözler, kanım gibi, çığlığım gibi.
Bedenime acı çektiren yüzü görünce "Yapma dede... Ne olursun yapma..." dedim. Feryadım sadece içimi acıtmıştı. Ben ve çaresizliğim odanın derinliğinde boğulmuştu. Ama gözü dönmüştü dedemin. Yuvadan düşmüş, kanadı kırılmış bir kuştum sanki. Ama korkudan titreyen bedenimi görmez olmuştu dedem. Göğüs kafesimden fırlarcasına aran, yalvaran, acıyan yüreğimi görmüyordu.
Belim kırılmıştı sanki, yerimden kıpırdayamaz durumundaydım. Temizlediğim kanımın yerine yeni kan akmıştı. Beni ben yapan ve beni "günahkâr" yapan kan, şimdi bacaklarımdan yere damlıyordu.
Şalvarın ipini bağlarken, yüzüme bakmadan "birilerine söylediğini duyursam, seni öldürürüm, haberin olsun" dedi.
Söylesem de söylemesem de öldürüleceğimi biliyordum. Bu bir yasaydı, boynumuza taş levhalarla asılmıştı. Titriyordum, titreyen ellerimle eteğimi bacaklarımdan aşağılara çekiştirip çıplaklığımı örttüm bilinçsizce.
Söylesem kim inanır ki bana; hacı olan dedemin, böyle bir şey yapacağını... Günün yarısını camide geçiren dedemin. Başında külahı, elinde tespihi düşmeyen dedemin...
Suskun kaldım. Tüm acımı bedenimle gizledim. Annem bendeki gariplikleri hissetmişti. Çok uğraştı ama tek kelime edemedim. Benden sonra, onun huzurlu olmasını istedim belki de. Dilim dönmedi zaten anlatmaya. Neyi, nasıl anlatacaktım ki? Yaşayan bir ölü gibi, evden bahçeye, bahçeden eve. Öncesi çok mu farklıydı acaba?
Karnım iyice şişmişti artık. Gizleyemiyordum, saklayamıyordum karnımı. Bu durumu da ilk fark eden annem oldu. Eskisi gibi merhametli değildi artık. Sormadı da. Biliyor muydu acaba?
Her gördüğüm erkeğin sureti dedemin sureti oluyordu. Gecenin ve gündüzün ağırlığı birdi benim için. O gün gece miydi, gündüz müydü, bilmiyorum. Kaldığım kümes gibi "oda"nın derme çatma kapısı açıktı. Babamın siluetini zor seçebildim karanlıkta. Kolumdan tuttuğu gibi, arkasından çekiştirdi. Sürüklercesine evden çıkarttı beni. Bahçelere doğru götürüldüğümü biliyordum.
Alaca bir karanlıktı. Güneşin doğuşu yakındı. Ceviz ağacının altında dedemi fark ettim. Evet, oradaydı. Ona doğru adım attım. Gözlerinin içine içine baktım, karanlık olsa da. Babamın elinden kurtulamadım. Çukura fırlattı beni. Toprak nem kokuyordu. Çukur yeni kazılmıştı. Oradan çıkmaya hiç yeltenmedim. Çünkü kurtulmayacağımı biliyordum.
Çukurda sırtüstü uzanmış, üzerime düşen toprağın arasından dedemin gözlerini aradım. Son kez de olsa gözlerinin içine bakmak istiyordum. Onunla göz göze gelmek istiyordum. Ama toprak tabakası gitgide kalınlaştı.
Birden bilinmeyenin ötesinde bir titreşim yayıldı, toprağın derinliğinden. Toprağın doğum sancılarının avazı mı, yoksa bağrından atmaya çalışmanın isyanı mıydı bu?
Toprak kanamaya başlamıştı. Benim gibi. Usulca sızıyordu kan, toprak çatlaklarından. Ve kendinden sızan kanı geri emerdi, toprak...
Adıyaman E Tipi Cezaevi
HAMDİN DEMİRKIRAN: Kanayan toprak