İster tanrıdan geldiğimizi kabul edelim, ister evrim kuramına inanalım, ikisinin ortak noktası da hep aynı, “eğilmemek” dört ayaklıyken, dik durma serüveni...
Terlik, aynı zamanda hız ve her yere gitmede engeldir. Belki insan terlikle kalabilseydi, ordu ve talan olmayacaktı. Belki de bugün terliğe olan ilgi bilinçsiz bir bilinçaltı özgülü... Spor ayakkabısı ve bot ise, eğilmeye standart hale getirir. Her giydiğinde eğilmek zorunda kalırsın. Topuk kırıp, ayağını hafif kaldırarak, tabanı yerleştirerek idare etmeye çalışsan bile her zaman yapamazsın. Terlik, eğilmemeye dönük insan onurunun hazını verir. Ama terlik, bütün güzel ve iyi şeyler gibi dayanıksızlığın, zaafın masumiyetidir. Terlik ile savaşa-talana gidemediğin gibi, talan üzerine geldiğinde de kaçamazsın.
Bot, üniforma günübirlik ayakkabılar her giyildiğinde ve çıkarıldığında maymuna benzeyecek kadar eğilirsin. En isteyerek giyen bile botun bu eğlendirici yapısından nefret eder. Ayağı hapseder. Ve giyene güvenlik hissi verir. Giyildiği andan itibaren her yere gidebilir. Tüm doğa koşullarında varolabilir insan. Acaba insan terlikte kalsaydı, bir cinayet, işgal, talan imkansız hale gelir miydi?
Bot, güvenlik ve hıza doğru bir meydan okumayı içerir. Giyene güvenlik duygusu aşılarken, etrafa saldığı korku ve güvenlik hissine olan açlığın doyurmasıdır. Botun çıkardığı ses, devlet patentlidir. Bir kere askerler evimizi basıp, hepimizi yüz üstü yatırdıklarında burnumun dibindeki kocaman siyah botu hiç ama hiç unutmadım. Olsun, bence o giyen bile giyerken ve çıkarırken sayısız insan gibi tiksinmiştir.
Terlikte kalsaydı insan, avcılığın talana evrilmesi imkansız olurdu herhalde. Bugün hala tüm insanlar terliğe büyük bir ilgiyle yöneliyorlar. İnsanların terliğe olan ilgisi, sadece bu ilgi bile insana inanmaya yeterlidir.
Terlik, J.J. Rousseau’nun “merhamet teorisinin” bence en önemli simgesi. Bir ayağını herhangi bir yere basıp, ‘burası benimdir’ demesiyle başlayan bozulma tarihinde basan ayak terlikli olmaktan ziyade, bana hep bir botmuş gibi geliyor. Terlik, J.J. Rousseau’nun merhamet teorisi ile Kant’ın sınırlandırılmış bilginin hakiki öznesi’dir.
ABD Anayasası’nın giriş cümlesinde ‘güvenlik, özgürlük ve adaletten önce gelir’ deniyor. Bu giriş cümlesine göre, ABD bir bot toplumudur. Zaten neredeyse her yeri ele geçirmiş durumdalar. Şüphesiz birey özgürdür. Botun içinde terlik giyilebilir. “Çizme aşılmadıkça” sorun yoktur. Ne cümle ama, “çizmeyi aşmak” kendini ele veriyor.
Botlu bir cümle, sağa bir eğilme halidir. Bot giyerken eğilme zorunluluğu vardır, bir de insan içinde eğilmiştir. “Çizmeyi aşmadıkça” sorun yok. Uzaya gidişin dürtüsü ile aya, Mars’a ayak basmaktır. Havaya uçarken bile amaç yere basmaktır. Ve o basmak eylemindeki “basma” botu simgeler.
Kapitalizm, bir bot toplumudur. Onun tüm karikatürleri de, ‘botun-çizmeyi aşmak, ayaklarımın altında ezerim’den hep aynı vahşetin dürtüsü var. Terlik, insan onurunun eğilmeye karşı direnişidir.
Sandalet mi? Sandalet, botun oluşum sürecinin, terlik adına ilk ihaneti gibidir. Terlik gibi ama asla terlik değil. Roma lejyonlarının giydiği bol kaytanlı bilekten diz altına kadar bağlananın adı sandalettir. Öyle bir şey giymek için insan ne kadar eğilmek zorunda kalır. Sandalet, terliğin ihanet etmiş halidir. Terlik hissi vererek insanı kandırır. Terlikte ısrar etmemiz lazım. Terliğin esasta ve en çok kadına ait olması kesinlikle tesadüf değil. Aksine hikayeyi tamamlayan, doğrulayan bir bütünlük içindedir.
* Elbistan E Tipi Kapalı Cezaevi