
BEHİCE F. DEMİR
Düşünce ve sanatın gölgede kaldığı bir çağdayız. İletişim, spor, turizm, teknoloji, ekonomi, politik handikap ve toplumlara açılan her başlıkta şiddet ve yüzeyselliğin belirleyici olduğu bir süreçteyiz. Bireyin ilgi, seçim ve girişim olarak çeşitlendiği, devletlerin doğal kaynak ve güç ekonomisini farklı kıtalara kaydırdığı, toplumsal ruh olarak manipülasyona yem olduğumuz bir sürüklenme savaşındayız.
Sanat, salonlara, organizasyonlara ve pazar alıcılığına tabi olmaya başladığı andan itibaren sanat eseri ve kalitesini duymak, görmek de zorlaştı.
Kuşkusuz sanatın gücü zaman alır, tarihin sanata güveni de bu zamansallıkta belli olur. Ama günümüzde sanatın ve sanatçının talihini sivrilten ya da söndüren olanaklar da önceki çağlara nazaran fazladır. Bu nedenle değişen sanat beğenisi ve düşünce medya metasına dönüştürülmek istense de, yaratıcılık kapasitesi olan yazar ve yazımın bu karmaşadan sıyrılma gayreti ironik bir şekilde de kolaylaşmaktadır.
2016’da Nobel Edebiyat Ödülü Bob Dylan’ın tavrına odaklanırken, Man Booker Ödülü için iki kadın yazar sessiz sedasız yarıştı: İtalyan yazar Elenna Ferantte ve Koreli yazar Han Kang. Ne var ki ipi göğüsleyen, “Vejetaryen” adlı kitabı ile Han Kang oldu. Han Kang, merak konusu olduğu pek çok yorumun ardından bu kitabıyla edebiyat dünyasında yerini aldı. Han Kang’ın Avrupa dışından oluşu ve kitabının içeriği ona dair ilgiyi pekiştirirken, kitabın okuyucu nezdinde yarattığı farklılık kadar edebiyatın küresel kültür içinde de vizyonel olarak arz talep dengesinden etkilenmesi dikkatlerden kaçmadı.
George Perec’in “124 Rüya” adlı kitabından sonra Han-Kang’ın “Bir rüya gördüm” cümlesiyle başlayan 158 sayfalık, Vejetaryen’i rüya mitosunu kurgu, yazım ve anlatıma indirgemesiyle edebiyatın düş-gerçek skalasına da ayrı bir hava getirdi.
Bir rüya ile başlayan mevcudiyetlerin çözülüş anı pek çok çatı kavramı da tartışmaya açarak kimi tarihsel gözlemlerin dokunulmazlığını da ortadan kaldırıyor. Vejetaryen’in edebi olarak kendine sakladığı özgünlükle, toplumsal olarak ortaya serdiği kadın-erkek çarpışması, kitapta sıkça karşımıza çıkıyor. Yoğna karakterinin aile, evlilik, akli denge, psikiyatri kliniği ve en sonunda da ölüme teslim oluşta geçirdiği süreçlerin tamamında toplumsal görünürlükle bireysel karşı koyuş arasında ciddi bir çarpışma var. Beden ve et mitosu üzerinden tehlikeli bir denemeye girişen Han Kang, edebi bir izah olarak töresel beğenileri et yememe üzerinden eleştirmekten de geri durmuyor.
Üç zaman, üç gönderme
Farklı zamanda yazılan üç öyküden ortaya çıkan kitap, tıpkı zamanlaması gibi üç ayrı bileşkeye de göndermede bulunuyor. Yazım akışı, rüya ve kahramanın tartışmalı trajik durumuyla içe içe geçmiş bir yazımı biçimi, Han Kang ın yazarlığını sıkça gerilimli kılıyor. Et yememe, beden, örtünme, değer yargılarını da edebi saikle tartışmaya çeken kitap, gelecekteki pek çok konunun erken eleştirel yolunu da gösteriyor. Çapraz bir kurgu tekniği kullanan Han Kang’ın Man Booker Ödülü’nü almasını sağlayan asıl başarısı da diğer karakterleri azar azar dikkatsiz kılarak bütün merceğini Yoğna üzerinde tutması... Yazar, tek karakterli, çok çemberli bir olay örgüsüyle başarılı bir seçim yapmış. Yoğna karakterinin tek başına kitabı taşıması, aslında onlarca farklı eylemi ve sonucunda hikayeyi bu karaktere sığdırma restini getirmiş. Belli ki yazar alışıldık yazma tarzına rest çekmekten korkmamış. Radikal sembol ve sinirlilik havasını okura da bulaştırarak yazarın fark edilmesini istemektedir.
Kitabı sırtlayan ya da okurun sabrını ölçüp öldüren Yoğna karakteri, bir kadının et yememe refleksi ile başlattığı ruh sağlığı yitimi değil, et mitosu üzerinden de kadın erkek eşitsizliğinden beslenen toplumsal ilişkileri de gözden geçiren modern çağrışımda sayılabilir.
Üç öyküde birleşen teknik farklılığı Han Kang’ın özel yanı olarak not ederken kurgu, karakter, imaj ve akılda kalma reçetesi açısından 2016 yılında çok konuşulan kitap payesini hak ettiğini söyleyebiliriz.
Han Kang, iyi bir yazar; Vejetaryen de okunması gereken modern dönem edebiyat yapıtlarından biri. Ödülü hak ediyor.