Yıllar önce, Adana, Dağlıoğlu’ndaki evinize gidişimizi anımsıyorum. Hangi anıyı yoklasam hep gülümsüyorsun. En son bu yıl 8 Mart’ta Diyarbakır’da karşılaştığımızda da, yüzünde o aydınlık gülümsemen. Haberinin yarattığı ilk tepkinin şaşkınlık olması bundandı. Karşılaştığın zorluklar gülümsemene engel olamamış demek ki.
“En sancılı halimde bile tebessüm etmekten vazgeçmedim, yürümekten pes etmedim.”
İlk tanışmamız 90’lı yılların sonu olmalı. Adana’nın nemli sıcağı Dağlıoğlu’da daha bir dayanılmazdı. Yürüdüğümüz sokaklar boyunca kapı önlerine serili kilimlerde yatırılan bebekler ilişmişti gözüme. Evlerde soluk almanın zorlaştığı anlarda, anneler, bebeklerini kapı önlerinde serinletmeye çalışıyorlardı. Küçük evinizdeki ferahlığın kaynağı da senin annendi. Dimdik, güçlü bir Botan kadını. Korucu bir kocayla yaşamaktansa Çukurova’ya göçmeyi, ekmeğini taştan çıkarmayı göze alabilecek kadar cesur bir kadın. Pamuktan, meyve bahçelerinden, çapadan çıkarmıştı ekmeğinizi. Sen de ona eşlik etmiştin o zorlu emek sürecinde: “Çocukluğumdan itibaren insani olmayan oldukça zorlu dönemler yaşadım.”
Zorluklarla baş etmeyi kendisine borçlu olduğun o güçlü Botan kadını artık senin bakımına ihtiyaç duyacak halde olmalıydı. Zira en son karşılaşmamızda yanına gidersen dizinin dibinde kalman gerektiğini, bu nedenle gitmediğini söylemiştin.
Doğru, annenin dizinin dibine dönemezdin. Sen o evden geri dönmemecesine çıkalı çok olmuştu. (Olsaydı gider miydin bilmiyorum ama gidecek başka bir yerin de yoktu.) Yeni bir hayat için çıkmıştın evinden ve bu kolay da:
“Kapitalist modernite tüm gerçekleri çarpıtıp yalan olanı hakikat diye sunmasını erken fark ettiğimi söyleyemem. Kişilik tarihimin doğru olana, insani olana evrilmesi, yaşadığım en sancılı süreçler olmuştur ve bu sancılı sürecim şu an bile devam etmekte. Her gelişim bende sevgiyi merkezine alan (...) bir pozisyonda tuttu.”
Rahat bir hayat değildi aradığın. Umut vadeden bir hayattı; daha anlamlı, sevgi dolu ve hakiki. Hakikat arayışçısı olmaktan söz ediyorsun mektubunun bir yerinde:
“Hakikat arayışçısı olma kararını vermenin çok kolay olmadığının farkındaydım. Ve tüm bu zorluğa rağmen sancıya rağmen yürümeye başladım hakikat yolunda (…)”
Dağlıoğlu’nu kuşatan eşitsizliklere, emek sömürüsüne, dışlanmaya karşı anlam, sevgi ve hakikat arayışıyla çıktığın o yolda on beş yıl geçmiş.
Neler yaşadın bu sürede? Yüzün hep gülerken içinde hangi volkanların patladığını bilmek zor. Sakince kaleme aldığın hissini veren mektubunda, bu yola çıktığına dair bir pişmanlıktan iz yok. Aksine, ütopyanın “bir derviş tutkusuyla, nergis aşkıyla hakikat arayışçısı olmak” olduğunu yazmışsın. Bir vazgeçiş manası da çıkmıyor. Yolundan da kendinden de vazgeçmemişsin: “Yaşamım boyunca yaptıklarımın arkasında durdum, yanlış ya da doğru, durmadığım zamanlar da inkar etmedim (…) zorluğa rağmen, sancıya rağmen yürümeye başladığım hakikat arayışımda bundan sonra yaşayacaklarım da hakikate doğru olur”.
Bir yerde “farklıydım” demişsin. Doğru, farklıydın;, toplumsal rollerin kalıplarına sığmıyordun.
“Çocukluğumdan yaşadığım şu ana kadar hiçbir kalıba girmedim, ne isem o olarak yaşadım ve bu konuda kendimi zorladım da. Bu yüzden olmalı ki her ortamda kuralsız, çılgın, deli olarak tanımlandım. Doğruydu ya da yanlıştı demiyorum. Doğru olduğu kadar yanlıştı da.”
Tarih, ne ise o olarak yaşadığı için dışlananların acı hikayeleriyle dolu. Dolayısıyla yaşadıkların ilk değildi. Ancak farklılığın “zenginlik” sayıldığı, normativite eleştirilerine, cinsiyetin dahi performatif olduğu kabulünün eşlik bir uğrakta, çelişkilerin baş edebileceğin bir düzeyde kalabilirdi.
Gerisinde pek çok dinamiğin işlediği intihara, tek bir neden aramak saçma olur. Belki son mektubunu kaleme alırken kapı çalsaydı ve içeri bir arkadaşın girseydi, intihar düşüncesi bir tümüyle çıkacaktı aklından. Mektubun da, kadınlar arası ilişkilere dair bir çözümleme olarak kalacaktı. Ama öyle olmadı.
En çok hakikat, anlam ve sevgi sözcüklerini kullanmışsın. “Bu kadar anlam savaşının verildiği bir zamanda bu kadar (...) anlam yitiminin ortasında olmak, kişi olarak yaşadığım son kırılmadır.” Pamuk tarlalarında, gözaltında yaşadıkların seni bu denli kırmamış olmalı. Zaten dışındaydı; anlamı, sevgiyi ve hakikati aradığın yerler değildi oralar. Dışlanmanın en ağırı, insanın yüzünü döndüğü yerde olanı.
O 8 Mart günü, iç gözümü bencilce kendi yaralarıma dikmek yerine senin yüzüne, yüreğine çevirebilseydim ya da anlam, hakikat ve sevgi arayışıyla bağlandığın yolda kendini bu denli ötelenmiş ve yalnız hissetmeseydin, sonuç değişir miydi? Geride bıraktığın gülüşün hiç sır vermiyor.
O gülüşün bana kendi bencilliğimi anımsatacak hep. Utanacağım.
Belki anımsatacağı başka şeyler de olur. Sevgi adına çıkılan yolda karşılaşılan sevgisizliğin daha derinden yaralayabileceğini örneğin.
O yol kolay değil elbet ve küçük burjuva duyarlıklarına göre yürünmesini beklemek ne gerçekçi ne de gerekli. Kimileyin katı kuralları kaçınılmaz kılması anlaşılabilir. Yine de tüm bunlar, dışlamanın, farklı olanı yok saymanın gerekçesine dönüşmek zorunda değil. Hele de asırlarca dışlanmış, farklılığı yok sayılmış kadınlar arasında.
Güzel Baz’ın ‘Araf’ta Bir Söz Güzeli’ isimli kitabındaki, tek gözlü devi yenmeyi başaran kahramanın yazgısı, bu konuda dikkatimize sunulmuş mitik bir anlatıdır. Hikayenin kahramanı, zorlu mücadeleler sonunda, tek gözlü devin mağarasına girmeyi başarmış ve onu yenmiştir. Ama boğuşken onun mağarasında öyle çok zaman geçirmiştir ki çıktığında o da artık tek gözlüdür.
Yangın yerine dönmüş bir coğrafyada, bireysel bir gidiş için bütün bunlar fazla mı? Yanıtı yok. Bütün evrenin anlamı bir insanda gizliyse, seni kaybetmiş olmanın anlamını hangi ölçüye vurabiliriz ki?!!