“Vicdanımız yanılmaz bir yargıçtır, biz onu öldürmedikçe.” Balzac
Yaşadığımız zulümler ve acılar karşısında insanların vicdanına sesleniriz. Vicdanın, insani değerlerin özü olduğunu ve insanı harekete geçiren yegane olguların başında geldiğini biliriz. Dolayısıyla toplumlar, vicdanların susmasını en büyük tehlike olarak görür. Son dönemlerde de vicdanlara seslenişte bir artış oldu. Neden vicdan bu kadar önemlidir?
Vicdan; kendi davranışlarımızı yargılatan güçtür. Yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren içsel sestir. Davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığını gösteren öznel bilinçtir. Bütün dışsal olgulardan uzak bir içsel hesaplaşmadır. Bireyin ve toplumun kendini sorgulama meksanizmasıdır. Felsefik olarak görgü ve bilgileriyle kendini yargılama yetisidir. Vicdan doğal adalettir. Kendimize öz saygımızın test edildiği merkezdir. Kendimize karşı bir sorumluluk merkezidir. Etki altında kalmaz, özgürdür. Vicdana sesleniriz çünkü vicdan insan yanımızdır, duyarlılığımızdır. Sosyolojik olgularda vicdan önemli bir yer tutar. Toplumsal kuruluşu var eden ilkelerin başında gelir ve toplumun adil yargısı olarak işlev görür. Salt akıl, yani analitik zeka toplumun ihtiyaçlarını karşılayamaz genellikle. Özellikle akılcılığın hakim olduğu günümüz dünyasının insanı değerlenden uzaklaşan yaşam biçimi; birçok toplumsal sorunun kaynağı olarak sorgulanır hale geldi. Duyarsız, sorumsuz, dünyayı kendinden ibaret sayan insan gerçeğinin kendini ve çevresini tükettiği daha net anlaşıldı. Bu yaşam tarzında eksik olan maneviyatın salt akılcılıkla gelişmediği kabul edilen bir gerçek artık. Dolayısıyla duygusal zekanın ürünü olan vicdanı köreltmemek insanlığımız açısından önemlidir.
Ancak günümüz dünyasının bireyci, tekçi zihniyetinde maneviyat zayıf olduğundan vicdan olgusu da zayıftır. Tekçilik ve bireycilik çıkar üzerine kuruludur. Esas mayası çıkarcılıktır. Kendi çıkarının olduğu yerde vicdanı harekete geçer. Eğer çıkarlarıyla denk düşmüyorsa vicdanını öldürür, yanıbaşındakini görmezden gelir. İşte tamda buna denk düşen bir süreci yaşıyoruz.
Her gün yanıbaşımızda yaşanan olaylar, savaşlar, katliamlar karşısında ki refleksler vicdani muhasebeyi gerekli kılıyor. Bunlardan biri de Türkiye cezaevlerinde iki ayını doldurmak üzere olan açlık grevleri ve Fransa’nın Strasbourg kentinde ölüm sınırına varmış olan açlık grevi eylemine uluslararası kurumların yaklaşımı. ABD ve Avrupa Birliği’nin dönemsel gözbebeği Türkiye cezaevlerinde yüzlerce siyasi tutsak işkenceye, adaletsizliğe, haksızlığa eşitsizliğe karşı bedenini ölüme yatırmış olmasına rağmen Türkiye’ye karşı hiçbir yaptırım yok. Hergün onlarca tutuklama olmasına, ölümlere, katliamlara karşı çıt yok.
Yine Avrupa Birliğinin en önemli merkezi olan Strasbourg’da gözlerinin önünde 15 Kürt siyasetçi ölüm sınırında direnirken ses yok. Dünyanın her hangi bir yerinde, bir olayı çok çok büyüterek uluslararası gündem yapan AB kurumları, yanı başında olanları neden görmez? İnsanlığın yükselen değerlerinin öncüsü olduğunu iddia eden bu kurumlar için demokrasi ve insan hakları kimler için gereklidir? Suriye’ye müdahale için bu kadar hevesli olan Türkiye’de yaşanan insan hakları ihleleri ne zaman önem kazanır? Yıllardır en temel insan hakları için mücadele eden Kürtlerin maruz kaldığı katliamlar hangi zamanda önem kazanır? Bu olguları vicdan üzeri sorguladığımızda tabii ki çıkar ilişkileri baskın çıkıyor.
Demokrasi ve insan hakları kavramları ne yazık ki çıkarlara indirgenmiştir. Çünkü Kürtlerin talepleri göreceli ittifaklarını zedeler. Çünkü eril zihniyetin vicdanı çıkarlarından geçer. Türkiye ve Strasbourg’da ki açlık grevleri, AB’nin demokrasi ve insan hakları kararları için önemli bir sınavdır. Eylemcilerin talepleri insan hakları ve demokrasi kavramlarına somutluk kazandırıyor. Pratik sonuç gerektiriyor. Ortadoğu ülkelerine müdahale etmek için demokrasi ve insan hakları kavramlarıyla kamuoyu yaratan Avrupa kurumlarının bu kavramları “sözde” olmaktan çıkarma zamanıdır. Salt akılcılığın sonuç vermediğini tespit eden Avrupalı aydınların ve kamuoyunun vicdani sınavıdır aynı zamanda.
Hangi vicdan