Elif SONZAMANCI esonzamanci@gmail.com
Türkiye’nin Efrîn operasyonları sırasında Sol Parti’nin meclisteki protestosunu eleştiren, Kürt bayraklarına çatan AfD milletvekili Petr Bystron o dönemde havuz medyası tarafından övülerek manşete taşınmıştı, neredeyse kahraman ilan edilecekti. Söz konusu ırkçı fikirdaşlık olunca, birliktelik de kolay sağlanıyor.
Havuz medyasının bu davranışı en güzel örneklerden biri aslında. Öyle ki mesele Kürtler olunca, AfD’nin aşırı sağcı bir parti olduğu, dolayısıyla Türklere karşı da ırkçı söylemleri olduğu o anda silinip gitmişti.
Avrupa’ya mülteci akınının ardından nihayet meşru zemini bularak yükselen aşırı sağ, birçok ülkede partileşerek parlamentolara girdi. Almanya ise bildiğiniz gibi bu dalgalanmaların merkezinde olan bir ülke.
AfD’nin seçimlerde yüzde 13 civarında oy alarak meclise girmesi ve her geçen gün oylarının artması, bir anda ya da tesadüflerle olmadı.
İşte Osmanen Germanian adlı Türk ırkçılığı yapan çete bu zeminde beslenip büyüdü. AKP ile doğrudan bağlantısı olduğu tespit edilen bu çetenin üyelerinden sekizi Stuttgart’ta açılan davalarda, fuhuş, uyuşturucu, şantaj, cinayet gibi birçok suçtan dolayı yargılanıyor.
Almanya İçişleri Bakanı Seehofer geçtiğimiz günlerde Osmanen Germania çetesinin her türlü faaliyetini yasakladıklarını duyurdu. Mesafe alınması açısından olumlu bir karar olsa da, temel olarak sorunun kaynağına inilmedikçe, sadece isim değiştirerek karşımıza çıkması olası bir durum. Zira çetenin AKP’ye hizmet ettiği ne sır, ne de bilinmeyen bir gerçek.
***
Diğer taraftan 8 Türkiyeli, 1 Alman, 1 de Yunanlı’nın ölümünden sorumlu tutulan, 5 yıl boyunca 437 duruşması yapılan ırkçı örgütlenme NSU davasında nihayet sona gelindi. Yargılanan beş sanık 2000-2011 yılları arasında ırkçı cinayetler, banka soygunları ve bombalı saldırılar yapmakla suçlanıyorlar.
NSU davası Almanya açısından özel bir dava. Zira ırkçılığın devlet kademelerindeki mevcudiyeti bu dava ile birlikte bir kez daha görünür oldu. Öyle ki en başlarda cinayetlerin adresini farklı yerlere yönlendirmekte hiç zorlanmadılar.
NSU örgütü, üyeleri Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’ın 4 Kasım 2011’de Eisenach’da gerçekleştirdikleri başarısız banka soygunu sonrasında bir karavanda ölü bulunmasının ardından deşifre olmuştu. Mundlos ve Böhnhard intihar etmişlerdi. Delilleri karartmak için karavanı ateşe veren ve polise teslim olan baş sanık ise Beate Zschäpe idi. O vakte kadar değişik tarihlerde yaşanan cinayetlere yabancılar arasında bir iç sorun olarak bakıldı.
Oysa Kassel’de Halil Yozgat cinayetinin işlendiği sırada bir istihbarat elemanının, cinayetin işlendiği Yozgat’a ait kafede olduğu ortaya çıkmıştı.
Tüm Almanya’nın merakla beklendiği karar davası sonuçlandı. Mahkeme heyeti davanın baş sanığı Beate Zschäpe’yi suçlu bularak ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Almanya kanunlarına göre Zschäpe 25 yıl yatacak.
Almanya’nın karara kilitlendiği davada, kurbanların aileleri kararda cezalar verilse de gerçek suçluların yargılanmadığını düşünüyor. Zira dava boyunca birçok şey hasır altı edildi. Soruşturmaya dahil edilmek istenen ve NSU hakkında varlığı bilinmeden önce bir CD hazırlayan Coralli isimli bir muhbirin evinde ölü bulunması ise şüphelerin daha da artmasına neden olmuştu. Polise ulaşan CD’nin arşive kaldırıldığı ve NSU varlığının ortaya çıkmasından 3 yıl sonra farkına varıldığı ortaya çıkmıştı.
Kimse hala kurbanların nasıl seçildiği, bu seçimde kimlerin rol aldığı, NSU’nun devletle ilişkilerinin boyutu gibi soruların cevaplarını bilmiyor. O nedenle kurban aileleri de dahil olmak üzere birçok kişi bu davanın sonuçlanmadığını düşünüyor. Zira Beate Zschäpe söz konusu örgütte tek sorumlu olamaz.
Kararın ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bir açıklama yaptı. Çavuşoğlu NSU davasında sanıkların yargılanmasının yetmediğini, bu cinayetlerin arkasında kim varsa ortaya çıkarılması gerektiğini söyledi. Kimsenin itirazının olamayacağı bir temenni.
Elbette her türlü ırkçı saldırının arkasındaki güçlerin açığa çıkartılması gerekiyor. Almanya için bu kadar rahat ifade edilen temenninin Türkiye sınırları içerisinde de uygulanması gerekir. Hangisi daha ırkçı?
Elif SONZAMANCI esonzamanci@gmail.com
Türkiye’nin Efrîn operasyonları sırasında Sol Parti’nin meclisteki protestosunu eleştiren, Kürt bayraklarına çatan AfD milletvekili Petr Bystron o dönemde havuz medyası tarafından övülerek manşete taşınmıştı, neredeyse kahraman ilan edilecekti. Söz konusu ırkçı fikirdaşlık olunca, birliktelik de kolay sağlanıyor.
Havuz medyasının bu davranışı en güzel örneklerden biri aslında. Öyle ki mesele Kürtler olunca, AfD’nin aşırı sağcı bir parti olduğu, dolayısıyla Türklere karşı da ırkçı söylemleri olduğu o anda silinip gitmişti.
Avrupa’ya mülteci akınının ardından nihayet meşru zemini bularak yükselen aşırı sağ, birçok ülkede partileşerek parlamentolara girdi. Almanya ise bildiğiniz gibi bu dalgalanmaların merkezinde olan bir ülke.
AfD’nin seçimlerde yüzde 13 civarında oy alarak meclise girmesi ve her geçen gün oylarının artması, bir anda ya da tesadüflerle olmadı.
İşte Osmanen Germanian adlı Türk ırkçılığı yapan çete bu zeminde beslenip büyüdü. AKP ile doğrudan bağlantısı olduğu tespit edilen bu çetenin üyelerinden sekizi Stuttgart’ta açılan davalarda, fuhuş, uyuşturucu, şantaj, cinayet gibi birçok suçtan dolayı yargılanıyor.
Almanya İçişleri Bakanı Seehofer geçtiğimiz günlerde Osmanen Germania çetesinin her türlü faaliyetini yasakladıklarını duyurdu. Mesafe alınması açısından olumlu bir karar olsa da, temel olarak sorunun kaynağına inilmedikçe, sadece isim değiştirerek karşımıza çıkması olası bir durum. Zira çetenin AKP’ye hizmet ettiği ne sır, ne de bilinmeyen bir gerçek.
***
Diğer taraftan 8 Türkiyeli, 1 Alman, 1 de Yunanlı’nın ölümünden sorumlu tutulan, 5 yıl boyunca 437 duruşması yapılan ırkçı örgütlenme NSU davasında nihayet sona gelindi. Yargılanan beş sanık 2000-2011 yılları arasında ırkçı cinayetler, banka soygunları ve bombalı saldırılar yapmakla suçlanıyorlar.
NSU davası Almanya açısından özel bir dava. Zira ırkçılığın devlet kademelerindeki mevcudiyeti bu dava ile birlikte bir kez daha görünür oldu. Öyle ki en başlarda cinayetlerin adresini farklı yerlere yönlendirmekte hiç zorlanmadılar.
NSU örgütü, üyeleri Uwe Mundlos ve Uwe Böhnhardt’ın 4 Kasım 2011’de Eisenach’da gerçekleştirdikleri başarısız banka soygunu sonrasında bir karavanda ölü bulunmasının ardından deşifre olmuştu. Mundlos ve Böhnhard intihar etmişlerdi. Delilleri karartmak için karavanı ateşe veren ve polise teslim olan baş sanık ise Beate Zschäpe idi. O vakte kadar değişik tarihlerde yaşanan cinayetlere yabancılar arasında bir iç sorun olarak bakıldı.
Oysa Kassel’de Halil Yozgat cinayetinin işlendiği sırada bir istihbarat elemanının, cinayetin işlendiği Yozgat’a ait kafede olduğu ortaya çıkmıştı.
Tüm Almanya’nın merakla beklendiği karar davası sonuçlandı. Mahkeme heyeti davanın baş sanığı Beate Zschäpe’yi suçlu bularak ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Almanya kanunlarına göre Zschäpe 25 yıl yatacak.
Almanya’nın karara kilitlendiği davada, kurbanların aileleri kararda cezalar verilse de gerçek suçluların yargılanmadığını düşünüyor. Zira dava boyunca birçok şey hasır altı edildi. Soruşturmaya dahil edilmek istenen ve NSU hakkında varlığı bilinmeden önce bir CD hazırlayan Coralli isimli bir muhbirin evinde ölü bulunması ise şüphelerin daha da artmasına neden olmuştu. Polise ulaşan CD’nin arşive kaldırıldığı ve NSU varlığının ortaya çıkmasından 3 yıl sonra farkına varıldığı ortaya çıkmıştı.
Kimse hala kurbanların nasıl seçildiği, bu seçimde kimlerin rol aldığı, NSU’nun devletle ilişkilerinin boyutu gibi soruların cevaplarını bilmiyor. O nedenle kurban aileleri de dahil olmak üzere birçok kişi bu davanın sonuçlanmadığını düşünüyor. Zira Beate Zschäpe söz konusu örgütte tek sorumlu olamaz.
Kararın ardından Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu da bir açıklama yaptı. Çavuşoğlu NSU davasında sanıkların yargılanmasının yetmediğini, bu cinayetlerin arkasında kim varsa ortaya çıkarılması gerektiğini söyledi. Kimsenin itirazının olamayacağı bir temenni.
Elbette her türlü ırkçı saldırının arkasındaki güçlerin açığa çıkartılması gerekiyor. Almanya için bu kadar rahat ifade edilen temenninin Türkiye sınırları içerisinde de uygulanması gerekir.