Yazmanın değişik biçimlerinde üretmek kuşkusuz daha farklı bir çalışmayı zorunlu kılsa da, tüm mahpuslar için hapishane edebiyatı denildiğinde ilk akla gelen ve hapishaneden yolu geçmiş her bireyin vazgeçilmezi mektup oluyor… Ve her bir mektup kendi formunda tutsaklar bakımından haberleşmenin ötesinde bambaşka anlam ve içeriğe sahiptir.

 

Füsun ERDOĞAN

 

Ne zaman hapishanelere ilişkin düşünmeye ya da bir şeyler yazmaya hazırlansam Nazım’ın o müthiş dizeleri düşer aklıma…

“…İçerde gülü bahçeyi düşünmek fena/ dağları deryaları düşünmek iyi/ durup dinlenmeden okumayı yazmayı/ bir de dokumacılığı tavsiye ederim sana/ bir de ayna dökmeyi./ Yani içerde on yıl on beş yıl/ daha da fazlası hattâ/ geçirilmez değil/geçirilir/ kararmasın yeter ki/ sol memenin altındaki cevahir.”

Deneyimli bir mahpustur Nazım usta ve hapishanede üretmenin direnmek ve ayakta kalmak için şart olduğunu öğütler mahpus yatacaklara…

Hapishanesi çok ve çeşitli bir ülkede yaşayınca insan, üstelik o hapishaneler tüm tarihi boyunca aydınların, yazarların, sanatçıların, gazetecilerin, avukatların, siyasetçilerin mekanı olunca, yazmak önemli bir üretkenlik olarak karşımıza çıkıyor. Yazmanın değişik biçimlerinde üretmek, kuşkusuz daha farklı bir çalışmayı zorunlu kılsa da, tüm mahpuslar için hapishane edebiyatı denildiğinde ilk akla gelen ve hapishaneden yolu geçmiş her bireyin vazgeçilmezi mektup oluyor.

Durun hemen itiraz etmeyin. Dışarıdakiler için mektubun ya ödenmesi gereken bir fatura ya da antika-nostaljik bir iletişim aracı olduğunu biliyorum. Ancak bildiğim ve yaşayarak öğrendiğim bir diğer şey ise mazgaldan uzanan mektup demetinden çıkan her bir zarfın, bir tutsak için duvarların ötesine açılan bir başka pencere olduğudur. Ve her bir mektup kendi formunda tutsaklar bakımından haberleşmenin ötesinde bambaşka anlam ve içeriğe sahiptir. Bunu anlayabilmek için ise, mektup dağıtım saatlerinde açılan mazgaldan uzanan mektup demetine doğru büyük bir sevinçle, mutlulukla uzanan tutsak ellerini ve bakışlarını görmek lazım…

Evet bir tutsak için mektup hem bir iletişim aracıdır, hem de hapishaneden hapishaneye uzanan yolda tutsaktan tutsağa şiir, öykü, anı, anlatı diyebileceğimiz edebiyatın değişik türlerini taşır. Ve elbette tutsak mektupları ille de direnç ve özlem yüklü olurlar.

Bir tür olarak edebiyatta mektuba çok alışkın değiliz. Ancak hapishaneler söz konusu olduğunda kabul etmemiz gerekir ki, mektup önemli bir yer tutar. Tanık olduğum kadarıyla az ya da çok her tutsak mektup yazar ve her bir mektup edebi bir yan taşır.

Hiç kuşkusuz hapishane edebiyatında genel olarak tutsakların üretimi roman, öykü ve şiir dalındadır. Ve ne yazık ki, kadınlar söz konusu olduğunda üretkenlik esas olarak 2000’li yıllar sonrasına denk gelir. Bu durumun kendisinin hayattaki karşılığı çok somuttur. Kadınların siyasal, toplumsal yaşamda tuttukları yer onları yıllar boyunca düşünsel üretimlerin dışında bırakmıştır.

12 Mart sürecinde sayısal olarak kadınlar daha azdır. 12 Eylül askeri faşist cuntasıyla kadınların hapishanelerdeki sayısı artmış ama edebi ürünler noktasında dikkate değer bir üretkenlik olmamıştır. 1990’lar ve 2000’ler de devrimci kadın tutsakların sayısı dikkate değer bir artış göstermiştir. Sayısal olarak az sayıda devrimci tutsak kadın yazmaya, edebi ürünler üretmeye yönelmiş olsa da, ortaya çıkan ürünlerin niteliği dikkate değerdir.

 

Gebze Hapishanesi: Kadınlar için bir okul, bir üretim merkezi

2006 12 Eylül’ünde Gebze M Tipi Hapishane’ye gittiğimde devletin 19 Aralık 2000 sonrası hapishanelerdeki yürürlüğe koyduğu kurallar nedeniyle koğuşlar arası ilişki havalandırmadan, mazgaldan seslenmek dışında oldukça sınırlıydı. Daha uzun sohbetler için ekmek içinden yaptığımız toplara yazdığımız notları, mektupları iliştirip bir poşete sararak havalandırmadan sahibine gönderiyorduk. Topların tellere takılmaması için de günün belli zamanlarında yeni gelen tutsaklar denemeler yapıyorlardı. Bu nedenle zaman zaman kapasite fazlası gerekçe yapılarak hücrelerdeki sayılar arttırılsa da, 12 ve 6 kişi kalınıyordu. Ve kaçınılmaz olarak bütün hayat koğuş mevcuduyla organize ediliyordu.

O koşullarda Arzu Torun ve Muhabbet Kurt “İçimizdeki Bahar” kitabını yazdı. Kitap hem anı anlatı, hem de roman tadında tutsak kadınların işkencede, hapishane katliamlarında ve elbette hapishanede yaşadıklarını anlatıyor. İçimizdeki Bahar kitabının yazılış öyküsü ise başlı başına bir başka öykü…

   

19 Aralık katliam ve direnişinin yıl dönümünde yaptığımız sohbet, bizi o günlerin yazılması gerektiği fikrine ulaştırmıştı. “Katliamın yıldönümünde iki kadının dilinden sözcüklere, cümlelere akarak dile gelen bu direniş; kalemin gücüyle Sayfalara işlenmeliydi. Zindan katliamlarında, direnişlerde ölümsüzleşen kadın militanların anısına; bu direniş, kadın özgürlük mücadelesinin tarihinde hak ettiği yere konulmalıydı.” dedik ve hemen bir düzenleme ile işe başladık.

Muhabbet, gözaltında tecavüze uğramış, 1990’ların sonunda kadınlar gözaltında taciz ve tecavüze karşı mücadeleyi yükselttiklerinde, bu Muhabbet’i de yüreklendirmiş ve duruşmada gözaltındayken uğradığı tecavüzü anlatmıştı.

Arzu Torun, Burdur Hapishanesi’nde devletin tutsaklara saldırısı sonucunda, asker ve gardiyanlar tarafından hücrelere götürülmeden önce floresan lamba ile tecavüze uğramış, hiç tereddüt göstermeden uğradığı tecavüzü açıklayarak, hesap sorma bilinciyle hareket etmiş bir devrimciydi.

Bu nedenle iki devrimci kadının kaleme aldıkları ve ilk baskısı Varyos Yayınları’ndan, ikinci ve üçüncü baskısı Ceylan Yayınları’ndan çıkan “İçimizdeki Bahar” kitabı, A-8 koğuş sakinlerinin her birinin değişik düzeylerde katkıları nedeniyle ortaya çıktığından imece usulü bir kitap olarak değerlendirilmişti.

Kitabın yazarlarından Arzu Torun özgürlüğüne kavuşmuş olsa da Muhabbet Kurt halen Sincan Kadın Kapalı Hapishane’de ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını konulduğu tek kişilik hücrede geçiriyor.

 

Üretken bir kadın Rojbin Perişan

Rojbin, 1973 yılında Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğmuş. İlk ve ortaöğrenimini Diyarbakır’da tamamladıktan sonra, 1991 yılında Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Fakültesi’ne kaydını yaptırmış. Rojbin’in üniversite hayatı çok kısa sürmüş. O yıllarda her kesimden kadını, genci bir mıknatıs gibi çeken özgürlük tutkusu Rojbin’in de yüzünü dağlara dönmesine neden olmuş.

1991 Newrozu’nda PKK’ye katılmış. Ancak gerilla yaşamı uzun sürmemiş. 1992 yılının Ekim’inde gözaltına alınarak tutsak edilmiş. Yargılama süreci kısa sürmüş ve müebbet hapis cezasına çarptırılmış Rojbin. Ve bir süre sonra da öyküler yazmaya başlamış. İlk kitabı 2007 yılında on öyküden oluşan ve Kürdistan’a, Kürt kadınına odaklanan ve 2007 yılında Aram Yayınları’ndan çıkan “Saçlar ve Gölgeler” kitabı.

Öykülerin bir romana dönüşmesi için üç yıl çalışmış Rojbin… Hapishanelerde kitap yazma işi aynı zamanda kalemin gücüyle olur. Ne daktilo ne de bilgisayar bulunur. Her ne kadar yönetmelikte bilgisayar hakkı diye bir şey olsa da, hapishane idareleri bu hakkı kullandırmamak için ellerinden geleni yaparlar. Rojbin’in de bütün kitaplarını elle yazdığını biliyorum…

Rojbin Perişan’ın ikinci kitabı iki baskı yaptı. İlk baskısı 2010 yılında Med Yayınlarından, ikinci baskı ise 2011 yılında Aram Yayınlarından çıktı. Rojbin “Gözyaşımın Ağıdıydı Seni Beklemek” romanında 1990’lı yıllarda Diyarbakır’da yaşanan binlerce olaydan sadece birkaç kesit sunuyor okura… Kalemi güçlü Rojbin’in… Okuru çıkardığı yolculukta insan sevgisinin, aşkın, ülkenin, fedakarlığın, yoldaşlığın, arkadaşlığın ve ihanetin nasıl yaşamın bir parçası olduğunun ayrımına vardırıyor.

Rojbin Perişan’ın son kitabı Aram Yayınlarından 2014 yılında çıkan “Bakır Sesli Kadınlar.” Rojbin’in kahramanları diğer kitaplarında olduğu gibi bu romanında da kadınlar ve özelde kadınların beslendiği kıvrımları birer aksesuar olarak edebi zeminde kendine özgü bir biçimde tematize ediyor.

Rojbin 26 yıllık bir mahpus. Gebze Kadın Hapishanesi’nde kalıyor ve yazmaya devam ediyor…

 

Kalemi de iradesi gibi güçlü: Gülazer Akın…

Gülazer’i zaman zaman Özgür Gündem’de çıkan yazılarından tanıyordum. Gebze Hapishanesi’ndeki ilk tanışıklığımız da Kocaeli Üniversitesi Hastanesi’ne götürülürken oldu. Eski ringe ellerimiz bağlı konulduğumuzda, hemen isimlerimizi söyleyince, oracıkta tanıştık ve uzun sürecek bir dostluğu inşa ettik. Gülazer’le aynı koğuşu paylaştık. Yazdıklarımızı birbirimize okutarak dayanıştık.

Gülazer Akın, 1973 Ahlat doğumlu ve 1990’lı yıllarda yüzünü dağlara dönen genç kadınlardan. Ağabeyinin şehit düşmesinin ardından zaten yabancısı olmadığı Özgürlük Hareketine katılmış. Eğitimlerin ardından çalışmaya başladığı İstanbul’da 1996 yılında gözaltına alınarak tutuklanmış ve müebbet hapis cezasına çarptırılmış. Tüm gençliğini birçok gerilla kadın gibi hapishanede geçirmiş. Genç yaşta tutsak düşmesine rağmen, şimdi orta yaşlı bir kadın. Sağlık koşullarına, yaşadığı bir dizi hastalığa rağmen yazarak üretmekten vazgeçmeyenlerden. İlk kitabı hapishanede tanıdığı Dilber ananın öyküsü. Gülazer’in bu ilk romanı “Tencere’nin Dibi” iki baskı yaptı. İlk baskı Favori Yayınları’ndan. İkinci baskı ise Belge Yayınları’ndan.

Gülazer yazmayı seven bir kadın. Kalemi kadar devrimci cins bilinci de güçlü biri. İlk kitabından Dilber ananın yaşadıklarını anlatırken, kadınlara devrimci bir cins bilinci aşılamayı da ihmal etmiyor.

Gülazer Akın’ın ikinci kitabı 2017 yılında Aram Yayınları’ndan çıkan “Cinsiyetçiliğin Yaratımı”. Gülazer bu kitabında diyor ki: “Biliyoruz ki, cinsiyetçilik erkek kurgusudur. Toplumsal yansımasını bulmayan hiçbir teori, kuram ve öğreti bilimsel değildir. Bilimsel olan hakikat rejimi eksenli olandır. Ancak sosyal bilimler hem pozitivist olduğundan, hem de sınıfsal önceliğe göre kendini ortaya koyduğu için hakikat açısından güvenilir değildir. Her kadının kendini gösterme, ortaya koyma talebi ve gerekliliği meşrudur; kendini tanımayan hiçbir güç veya varlık neyi ne kadar yapacağını, başaracağını da bilemez.

“Bugün kadın yürüttüğü mücadeleyle doğru bir kadın tanımı ortaya çıkarıyor. Kendisi olabilen, yabancılık girdabından kurtulan, kendisini taşıyabilen, ardından toplumu taşıma iddiasını güden, erkeği de kapsayan toplumsal, sıcak bir yaşam düzeninin inşasını yaratım ereğiyle hareket eden kadın değerlidir.”

Gülazer’in Kürtçe kitap yazdığını da biliyorum. Fakat henüz o kitap okurla buluşmadığı için kitaba dair bilgi verme koşuluna sahip değilim.

Gülazer’in son kitabı ise, geçtiğimiz yıl Goran Yayınları’ndan çıktı. “Elimdeki Yirmi Günlüğüm” romanında Gülazer yeğenini ve kendisini anlatıyor aslında. Yetim kalan yeğenine yoksulluk içinde nasıl annelik yaptığını, yeğeni ile arasında kurulan bağı ve yüzünü özgürlük alanlarına diktiğinde yeğeninin yaşadığı duygusal kırılmaları içi cız ederek anlatıyor. Kitabın önsüzünde ise, şöyle diyor Gülazer Akın: “Yasak bir dilin gurbetiyle ‘mahsus mahal’ denilen bir yerde yazıyor hikayelerini. ‘Haritanın yırtılan yerinden’…”

 

Bir tutsak şair Selver Yıldırım

Selver Yıldırım, 1971 yılında Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Şakulyan köyünde doğar. İlkokulu kendi köyünde, ortaokulu komşu köyde okur. Hatay Sağlık Meslek Lisesi’nden mezun olduktan sonra, bir dönem farklı illerde hemşirelik yapar. 1992 yılında Gazi Üniversitesi İletişim Fakültesi 2. Sınıf öğrencisiyken yüzünü özgürlük mücadelesine dönen üç kız kardeşten biridir. Bu süreçte Botan’da bir çatışmada bir gözünü kaybeder. Bir kolu ve yüzü şarapnel parçalarıyla yaralanır. Bedenindeki şarapnel parçalarının çıkarılması ve tedavi için yoldaşları onu Kafkasya’ya gönderirler. Gürcistan devleti yapacağını yapar ve Selver Yıldırım’ı önce tutuklar, ardından da 20 Mart 1999’da Türkiye’ye teslim eder.

Tutsakların sığınağıdır dizeler. Bazen iyi bir okur olsalar da, çoğunlukla yüreklerindeki acıları da, sevinçleri de, direngenliği de dizelere dökerler. Çoğu şiirini gün yüzüne çıkarmasa da Selver Yıldırım biriktirdiklerini bir kitapta toplar. 2007 Mart’ında Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan “Aşksız Doğmasın Çocuklar” kitabının arka kapağına düşülen notta şunlar yazmaktadır:

“Bu kadın bugün/ Bütün duvarları yıkar/ Hemcinsinde giyinmiş erkekten tiksinir/ Olmazsa kendini yakar/ Bu kadın yurt olmaz ceninine/ Rahminde büyüyen esaret düşük yaptı/ Yurt olmaz askerine/ Askersiz çağın şafağına imza attı…”

 

Bugün özgür olsa da bu kitap hapishanede yazıldı

2013 yılını bitirmeye sayılı günler varken Sara Aktaş’ın “Aksi Yalandır” kitabı elime geçmişti. O zamanlar Sara Amed zindanındaydı. Kitap Mart 2013’de Aram Yayınları’ndan çıkmıştı. Sara kitabına adını verdiği “Aksi Yalan” şiirinde hayata bakışını şöyle özetlemişti:

“…Her kurşun sahibini bulurmuş er ya da geç / Ya bu şehir bana alışacak / Ya da ben aykırı yüzüme / Aksi yalandır…”

Sara Aktaş’ın tüm şiirlerinde ise, kadın bakış açısı var. Ve sık sık kadınlara seslenirken bulursunuz Sara’nın şiirinde…

Sara; “Her şeye ruhunu veren sen / Diriltmelisin ateşin kızını / Karanlığa akıtmalısın  / Memenden ışığın sütünü / Ve bil ki / Ateşi soyumuzun en eski kanıtı / Zilani bir isyansın” dizeleriyle isyana çağırır kadınları.

Töre cinayetlerinde katledilen kadınlar için yazılmış şiirler, birer ağıt tadındadır.

 

Sonuç yerine…

Hapishanede yazan kadınlardan biri de ben oldum. İnsanın kendisini anlatması zor olduğu için, buraya sadece küçük bir not düşmeyi uygun buldum. 2006-2014 yılları arasındaki sekiz yıla varan tutsaklığım boyunca hep yazdım. İlk birkaç yıl daha çok politik konularda köşe yazıları ve teorik-politik dergilerde yazdım. 2011 Mart’ından 2017 8 Mayıs’ında tahliye oluncaya kadar bianet.org’da hapishane güncel yazıları yazdım… Aynı süreçte “Kadın Önderleşmesinde Rosa Luxemburg” kitabım Belge yayınlarından çıktı. Yine hapishanede yazdığım ama çıktıktan sonra Dersim Yayınları’ndan çıkan “İkizim Yeşil Erik Dalı/Hapishaneden Sevgiliye Mektuplar” kitabım 2018 Ocak’ında çıktı. Hapishanedeyken yazdığım ama bir türlü yayınlayamadığım kadın portreleri ise hala demlenmede…