Zindandaki yazar-şair, dilediği zaman yalnız kalamaz veya kalabalıklara karışıp anonim olamaz. Bu açığını ancak düş gücüyle ve anı bohçasına başvurarak kapatır. Ve okuyarak… Tabii unutmamalı ki zindanda, o betimlemesi zor koşullarda üretmek ve ‘sanat’ yapmak takdiri hak eder.

 

Adil OKAY

 

“Tıpkı bakışların gibi o ıssız gecede, uçurum kenarında sevginin seline uğradık. İşte sırf bu yüzden bile bizi masal sanacaklar…”

                                                   (Seyit Oktay, Tokat Hapishanesi)

 

Yeni Özgür Politika Gazetesi Yazı Kurulu benden “Hapishane Edebiyatı” temalı bir yazı istediğinde İsviçre’nin Lozan kentindeydim.

Bern ve Basel’den sonra bu kentte de 68 tutsakla ortak hazırladığımız “Düşler Tutsak Edilemez” adlı serginin hazırlığını yapmaktaydık. Yani yollarda olduğum için yeni yazı hazırlayacak zamanım yoktu. Ancak konu “hapishaneler ve politik tutsaklar” olunca yok diyemedim.

Öncelikle belirteyim: “Hapishane Edebiyatı” kavramı tartışmalıdır. Zira biz zindandaki tutsaklardan hep ve sadece ‘içeriyi’ anlatmalarını bekleriz. Ya da içeriden bir gözle ‘dışarının’ anlatılmasını. Oysa politik tutsaklar anı bohçalarını asıl olarak dışarıda doldurmuşlardır. Bu anlamda ‘dışarıyı’ da ‘içeri’ gibi anlatacak birikimleri vardır. Ama bu birikimi estetiği ihmal etmeden, edebiyatın olmazsa olmaz kurallarıyla işleyip ak kâğıda aktarmak çetrefilli iştir.

Yazar- şair yoğunlaşmak için kimi zaman kalabalıklara karışmak kimi zaman da yalnız kalmak ister. Bu bir lüks değil, daha iyi üretim için zorunluluktur. Ama zindandaki yazar-şair dilediği zaman yalnız kalamaz veya kalabalıklara karışıp anonim olamaz. Bu açığını ancak düş gücüyle ve anı bohçasına başvurarak kapatır. Ve okuyarak…

Tabii unutmamalı ki zindanda, o betimlemesi zor koşullarda üretmek ve ‘sanat’ yapmak takdiri hak eder. Ten’e ‘Ceza’nın Tin’e ‘Eza’ya dönüştüğü zindan koşullarına direnmiş ve o koşullarda üretebilmiş (ve halen üretmeye devam eden) tutsakların sayısı bir grup arkadaşla beraber kurduğumuz, yedi yıldır tutsak mektuplarına ve sanatsal ürünlerine yer verdiğimiz www.gorulmustur.org sitesinde görebileceğiniz gibi az değildir.

Keza ‘Görülmüştür’ ile redfotoğraf grupları olarak 30’a yakın hapishaneye büyük zorluklarla girerek 100’e yakın politik tutsakla ortak hazırladığımız ve Avrupa’ya taşıdığımız ‘Fotoğraf Köprüsü’ ile ‘Düşler Tutsak Edilemez’ adlı sergilerimizde bir amacımız günümüz hapishane koşullarında da edebiyat yapılabildiğini gösterebilmekti.

Deneyimlerimiz sonucunda bir kez daha gördük ki, özgürlük ve eşitlik düşüyle mücadele ederken esir düşen politik tutsakların düşünce üretimleri içeride, karanlığın zifiri hale gelmesine rağmen devam ediyor. Ne Amed Zindanı ne Sansaryan tabutlukları ne de F tipi hücreler bunu engelleyemedi. Ama büyük hasar verdi. İçeride hayat, öyle romantik filmlerdeki ya da kahramanlık masallarındaki veya sloganlardaki gibi değil. Son yıllarda içlerinde şair ve yazarların da olduğu yüzlerce güzel insan, zebanilerin akıl almaz baskıları sonucu hayatını kaybetti, binden fazlası da sağlığını.

Hayatın her zaman sloganlara uymadığını biliyoruz ya da bazı sloganların sadece o an ve mekân için geçerli olduğunu.

Ruhi Su, ünlü ‘Hasan Dağı’ adlı türküsünün sözlerini, İstanbul’dan Adana’ya elleri kelepçeli yolculuğunda yazarken, romantik aşk dizeleri yazmıyordu. Yaşadığı çileyi haykırıyordu.

Sabahattin Ali, Sinop Zindanı’ndan;

“Dışarıda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma…”  diye haykırırken, aslında ‘aldırdığını’ anlatıyordu.

Defalarca tutuklanan ve işkence gören şair Cîgerxwîn;

“Yüzlerce, binlerce yıl dilimiz

Bizim gibi tutsak kaldı” derken,

Ahmed Arif, işkenceleriyle ünlü Sansaryan hanında,

“Ölüm Böyle altı okka koymaz adama

Susmak ve beklemek müthiş

Genciz namlu gibi ve çatal yürek

Barışa bayrama hasret

Uykulara derin kaygısız rahat

Otuz iki dişimizle gülmeye

Doyasıya sevişmeye...” diye yazıyordu.

Babam şair Süleyman Okay, 12 Eylül darbesinden sonra kapatıldığı Adana zindanında yazdığı, “Sevda tutuklanamaz” adlı uzun şirininin girişine;

“Ranzamda

Sabaha bir yıl var daha

Şimdi köşe başlarında eller yukarı

Şimdi kan kokuyor bu duvarlar

Ölüm kokuyor

Makaralara sığmıyor acılarım

Sağılmakla bitmiyor…”  diye not düşerken, acısını, özlemini haykırıyordu.

Bu coğrafyada yukarıda adlarını saydığım şair yazarlar gibi yüzlerce insan yaşadığı acıyı estetize ederek şiirle- öyküyle- romanla - resimle- karikatürle dışa vurmaktadır. Hapishanelerde tutsak yazar ve şairlerin sayıları bazen artmış bazen azalmış. Yazar - şair kimliğini dışarıda kazanmış sonra esir düşmüş tutsaklar olduğu gibi, zindanda yazmaya başlayıp iyi eserler veren tutsakların sayısı da az değil. Dolayısıyla ceberut devletin engelleme çabalarına rağmen devasa bir hapishane edebiyatı oluşmuştu. Başta da belirttiğim gibi bu külliyat sayesinde tutsakların düş gücüne zincir vurulamayacağını görmekteyiz.

Yine bu eserler sayesinde ‘devlet raporları’nın sahteliğini, hapishane doktorlarının, psikologlarının, gardiyan ve müdürlerinin (istisnaları tenzih ederim) el birliği ile içeride yaşanan - tutsaklara yaşatılan eza’nın gizlenmesi için çalıştıklarını anlayabiliyoruz.

Özellikle 12 Eylül 1980 faşist darbesinden sonra hapishaneler “Islah evi- rehabilitasyon merkezi” değil birer işkencehaneye dönüştü. Bu işkencenin dozu kimi zaman artmış kimi zaman azalmıştır. AKP iktidarının ilk döneminde fiziki işkence karakollarda ve hapishanelerde yok denecek düzeye gelmişti. Fakat 7 Haziran seçimlerinden sonra AKP, demokrat maskesini çıkarmış ve işkencenin yeniden başlamasının önünü açmıştır. Devlet vur deyince zindan zebanileri öldürmeye başladı. Dışarıda yaşanan anti-demokratik, despotik uygulamalar içeriye misliyle yansıyor.

Ancak devlet aklının anlayamadığı şu olmuştur: Bu coğrafyada Yedikule Zindanları’nın inşasından bu yana, zulümle direniş başat gelişmiştir. “Hapishane Edebiyatı” da bu direnişin bir parçasıdır. Aşağıda halen hapishanede olan yazar ve şairlerin son bir yılda bana yolladıkları mektuplarından seçtiğim alıntılar bu savımı doğrulayacaktır:

Tutsak yazar Dr.Ayhan Kavak ,“Bu soğuk duvarlar ardında elde kalan ifade yöntemlerinden biri de kalemin gücüyle patikalar oluşturup dışarıya yürüyüş eylemektir. (…) Silkinip atılmalı kirler! Arındıkça toplumu arındırabilirsin. Zulmün abadına inat, kapsam dışlaştırma ve her türden ötekileştirmeyi doğuran kötülük odaklarına hayır demek ellerimizde…”  derken, tutsak yazar Sinan Bülbül yolladığı mektupta, “Fotoğraf Köprüsü’ adlı iki adet kitapçık yollamıştın, üç dört cezaevi dolaştım, alınmadı burada da bir sürü gerekçeyle verilmedi, her iki kitapçığı alabilmek için İnfaz Hâkimliği’ne itirazda bulundum, sonuç henüz belli olmamış. Sanat – edebiyat çalışması içerikli bir kitapçığın başına demek böylesi şeyler de gelecekmiş!” diye OHAL’in içeriye yansımasını özetliyor.

Tutsak yazar M. Garip Yaş da mektubunda aynı konuya değiniyor: “Hayata bağlanan nefes borularımız kesiliyor, sıkılıyor. Bu boruları açık tutmak, nefes alıp-verebilmek o kadar zorlaştı ki, bu sadece bizim çabalarımızla aşabileceğimizin ötesine geçti. Bazı şeyleri anlatabilmek çok zor, bazen kelimeler kifayetsiz kalıyor anlatmaya.”

Gebze Hapishanesi’nden Evrim Konak yolladığı mektupta değme yazara taş çıkaracak betimleme yapıyor: “Tohum bir kez toprağa düştü mü, ‘yazı’, ‘yasak’, ‘genelge’ tanır mı?! O havalandırmaya dağıttıkları toprak, beton yarıklarında filizlenip boy verdi. Sarmaşıklar duvar diplerinden dolanıp çatıdaki tel örgülere dolandı. Her sabah yeşil koktu havalandırma… Her aramada gözleri bir tek şey gördü ve öfke dolu bakışlar hiç eksilmedi duvarları aşan sarmaşıktan… Her şeye rağmen, koyu olana karşı, yeşil yeşil akıp maviye ulaştı.”

Ağır hasta tutsaklardan şair Erol Zavar’ın içeride yazdığı ve kızım Öykü’ye yolladığı bir şiirde ütopyalarımıza gönderme var:

“Çekip gitsek acılar ikliminden

Göç etse başka diyarlar gönlümüze

Salıncaklar kursak

Çocuk gülüşleri kirlenmese

Sesini dinlesek kıpırtısız yıldızların

Yuvalarında görsek şakıyışını kuşların

Annemiz makarna pişirse

Çocuk gülüşleri kirlenmese…”

Elbistan hapishanesinden yazan yazar ve karikatürist Serdar Koç, “İçeride yazınsal çalışmalar sahiden terapi işlevi görüyor diyeyim. Bir arkadaş edebi çalışmaları direniş olarak addetmişti. Uzun yatınca bu daha belirgin oluyor” diyerek hapishane edebiyatının önemine atıfta bulunuyor.

   

Ve nihayet ‘Tencerenin dibi’ adlı romanıyla tanıdığımız 22 yıldır zindanda olan Kürt yurtseverlerden Gülazer Akın’ın Şakran Hapishanesi’nden yolladığı öykü tadında ama hüzünlü bir mektubuyla bitiriyorum diyeceklerimi.

“Değerli Adil abi, Merhaba; dilerim dediğin gibi 2018’de buluşur söyleşiriz. Aklıma gelmezdi. Zira daha sekiz yıllık mesafe var bende. Oysa umut ve beklentiler bizim yüreğimizde. Ayarlamasını biz yapabiliriz. Ama ben artık zamana sırtımı dönmeye karar verdim.

Pek yazamıyorum. Eskiden sanki daha vefalı ve duyarlıydım. Tepkilendim. Yine mesele zaman! Mesela tüm çocuklar büyüdü (ben içerideyken) yaşlılar göçüp gitti. Oysa çocuklara - Öykü de dahil- büyümeyin, yaşlılara da ölmeyin demiştim ama beni ciddiye almadılar.

Şimdi bu acıyı yüzümün hangi tarafına süreyim!

Ben de susmayı denk buldum bu olan bitene. Becerebilseydim zamana gıcık olsun diye, dünyanın haline, bu coğrafyanın gümbürtüsüne, bir türlü rengine erişemeyişinin kahrına hiç konuşmazdım.

Sergi kitabını aldım. Teşekkürler. Ama asıl teşekkür, istediğim fotoğrafı bulup çekmene. (...) Bu istediğim fotoğrafı karşımda görünce sevindim, duygulandım. Çünkü sana demiş miydim, aslında beni çekmeni istemiştim. Çünkü çocukluğumun hiç resmi olmadı! (...)

Bizim için hazırladığınız her sergiye bizi davet ediyorsun ya. Mutlaka bir gün geleceğiz. Ölü veya sağ olarak geleceğiz.(…)

Gülazer Akın - Şakran Kadın Hapishanesi…”

Sonsöz:

Son olarak okuyuculara, www.gorulmustur.org arşivinde hapishanelerden gelen binlerce mektup, orijinal resim ve karikatür olduğunu ve bu arşivin araştırmacılara ve/veya sergi açmak isteyenlere açık olduğunu anımsatmak istiyorum.