Buyurun bir "tutanak" daha açıklandı.

Okuduğum zaman kızamadım. Kızılacak bir düzey yok. Utandım.

Devletin Başkanı, Avrupa Komisyonu Başkanı ile "müzakere" değil, "geleneksel" tarzda, muhatabının elini, kolunu koparacak gibi sallaya savura "pazarlık" yapıyor. Şu "milli ve yerli hayvan pazarlıklarımızın" bir benzeri yani.

Tutanaktan okuyalım:

"Erdoğan, ‘3 milyar mı, 6 milyar mı? Ne olursa olsun Türkiye’nin AB’nin parasına ihtiyacı yok’ dedi. Erdoğan AB’den gelecek paraya ihtiyaçları olmadığını, istedikleri zaman Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarını açıp mültecileri otobüslere bindirip gönderebileceklerini söyledi. ‘Eğer iki yıl için 3 milyar avro verecekseniz hiç konuşmayalım.'"

Ben şaşırmadım. Geçen yıl 24 Kasım'da şöyle yazmıştım:

"AKP Avrupa Birliği ülkelerini, Türkiye’deki "mülteci kitlelerini" deniz ve kara yoluyla Avrupa’ya doğru, içindeki DAİŞ’çi canlı bombalarla birlikte yönlendirmeye başladı.

Şantaj siyaseti 'kısa erimde' başarılıdır."

Evet...Merkel beşinci defadır Türkiye'ye geldi.

Şantajın icapları konuşuldu.

Ama sonuçta şantaj yapan her şeyi kabul ettiremez. Örneğin "üç milyar yetmez, bir üç milyar daha cebimize koyun" diyenlere Merkel, "önce şu üç milyarı nerelere harcayacağınızı bir görelim, sonrasına bakarız" deyivierdi.

Merkel'in bu gelişi, "her an mültecileri otobüslere bindirip Avrupa Birliği sınırından geçireceğini" açıkça söyleyen AKP'yi "kontrol altına alma" amacı güdüyor. Nitekim "10 maddelik mutabakt" Türkiye için utanç vericidir. Çünkü bu mutabakatın özü, "Almanya'nın Türkiye'ye güvenmediğini" belgeliyor. Mutabakatın 3. maddesi sınırlarda "Alman polisiyle ortak çalışmayı", 9. maddesi ise kıyılarda "sahil güvenlik ekibi ortak işbirliğini" karara bağlıyor. 8. madde ise "3 milyar Euro'luk fon kapsamında hayata geçirilecek projelerin Brüksel'e iletilmesini" zorunlu kılıyor.

Yani bu iş Türk polisine ve Türk sahil korumasına bırakılmayacak ve verilecek her santim para Brüksel tarafından denetlenecek...

Sen işi bu kabalıkta pazarlığa dökersen, karşındaki de seni işte böyle "10 maddelik mutabakata" bağlar.

Türk dış politikasının içler acısı durumuna bir başka örnek de, "Ekvator vukuatından" dönüşte ABD'ye karşı savrulan "ültimatom"a alınan yanıt. Erdoğan, ABD''ye seslenerek "benimle mi müttefiksin yoksa Kobanê'deki teröristle mi?" diye esmiş, gürlemişti.

Dışişleri sözcüsü Kerry bıyıkaltından gülerek onu yanıtladı. "Hassasiyetini anlıyoruz" dedi. Alladı, pulladı, ama ardından da "hem seninle, hem de senin teröristinle müttefiğiz" anlamına gelen bir yanıt verdi: "YPG'yi destekliyoruz" dedi.

Soru eğer Erdoğan'ın formüle ettiği gibi değil de, her zamanki gibi formüle edilseydi, yani "müttefik olduğumuz halde neden YPG'yi destekliyorsun" filan şeklinde olsaydı, Kerry'nin yanıtı pek o kadar önemli olmazdı. Sonuçta böyle bir soruya, "elbette müttefikiz, ama YPG DAİŞ'e karşı çok iyi savaşıyor" diyerek yanıt verir, tartışma da bu minval üzre devam eder giderdi.

Ama Erdoğan "benimle mi müttüfiksin, YPG ile mi?" diye son sorulacak soruyu sorunca, "YPG'yi destekliyoruz" diye verilen yanıt bugünkü aşamada ABD'nin Türkiye ile "ittifakı" sandığımız kadar "iplemediğini", en azından ABD ne yaparsa yapsın, YPG ile nasıl bir ilişki kurarsa kursun, Tayyip Erdoğan'ın ABD'ye muhtaç olduğunu ilan etmiş oldu.

Suriye'de ise işler Türk dış politikasını iyice gülünçlenştirdi. "Kırmızı çizgi" morardı. Esad ayakta. Türkmenler topraklarını terketmekte. Suriye topraklarında Rusya ve İran orduları muhalefeti tasfiye etmekte. Ve İbrahim Karagül adında bir adam, "Türkiye savaş açsın" diyerek Türk dışişlerini "tımarhaneye" çevirmekte...

Ve Davutoğlu "on madde master" filan derken, Erdoğan "masterdan haberim yok, okumadım" diye on maddeyi sıfıra indirmekte. Bırakalım Arınç'ı filan, katlettikleri Kürt insanının sayısında bile anlaşamaz haldeler.

Bir de bunlara, tam da Barzani "bağımsızlık" demeye başlamışken, "Irak'a girmemekle hata ettik, Suriye'de aynı hatayı yapmayız" lafları eklenince...

Ve hele de bahar kapıya dayanınca...

Ne diyeyim, Allah akıl fikir ihsan eylesin. Amin...