On altı yıllık AKP iktidarları süresince, Alevi toplumu açısından olumlu denilebilecek tek bir gelişme yaşanmadı. Gündelik hayatta, eğitimde, bürokraside ve çalışma yaşamında ötekileştirme ve ayrımcılık artarak devam etti. Gerçeklik böyleyken, Erdoğan, “Toplumdaki her bireyin hayat tarzına saygı gösterdik, kimseyi ayırmadık” söylemini, hiç bir zaman dilinden düşürmedi. Elbette bu yaklaşım gerçeği yansıtmıyor. Ancak sıklıkla tekrarlanmasıyla, toplumda bir algı oluşturacağı da açıktır. Dolayısıyla böyle bir algı oluşturarak gerçekliğin yerine ikame etmeyi başarabildiği oranda, kendi gerçeğini de yaratmış olacaktır.
Erdoğan, iktidarı süresince, her soruna yaklaşımını buna göre şekillendirdi. Böylece söylemleri ile icraatları arasındaki derin uçurumdan ötürü, sorunları çözmek şöyle dursun, daha da içinden çıkılamaz hale getirdi.
Saygı ve hoşgörü üzerine kurulan söylem muktedirin, egemenin kibirli dilidir. Lütufkar muktedir, ulufe dağıtır gibi 'hoşgörü' dağıtır. Bu anlamda Erdoğan, iktidara yerleştikçe, devletleştikçe kullandığı dil, zihniyet dünyasını ortaya koymuştur. Nutukları, metinleri incelendiğinde “bizim gibi olmayanı hoş gördük, farklı hayat tarzlarına saygı duyduk,” söylemini ne kadar sık kullandığı görülecektir.
Hoşgörü elbette önemlidir. Toplumsal yaşamda farklı olanların birbirlerini tanımaları, kabul etmeleri ve barış içinde bir arada yaşamaları için olması gerekendir. Ancak demokratik toplumların kriterleri salt hoşgörü değil, haklar ve özgürlükler hukuku üzerine temellenir. Bir ülkede farklı olanların dinlerine, inançlarına, dillerine, cinsiyetine bakılmaksızın eşit olup olmadıkları, farklılıklarını özgürce yaşayıp yaşayamadıkları, demokrasinin de düzeyini belirler. Artık günümüz demokrasilerinin temel ölçütü budur.
Türkiye'nin asıl sorunu, hala bunları sağlayamamış olmasıdır. AKP daha 2002'de bu sorunlara neden olan uygulamalara itiraz ederek, toplumun desteğini arkasına aldı, iktidar oldu. Bir zaman baskı altındaki kimliklere nasıl vurgu yaptığı, unutulmuş değil. Alevi Çalıştayları bu bağlamda gerçekleşti. Ne var ki Alevi toplumunun iradesini koşulsuz tanıyarak, taleplerini karşılama yerine, kendi dairesine eklemlemeye çalıştı. Çünkü kendi Alevi tanımı vardı, bunu dayattı. Sonuçta onaltıncı yılına giren iktidarları süresince hiç bir sorunu çözmediği gibi, Alevi toplumunun talepleri konusunda da tek bir adım atmadı. Ancak 24 Haziran Genel Seçimleri, Seçim Beyannamesi'nde yine Alevilere dikkat çektiği görülüyor.
“Cemevleri, eğitim sisteminde sağlıklı bilgilendirme, üniversitelerde araştırma ve uygulama merkezleri oluşturma gibi çeşitli konularda Alevi kanaat önderleri ile diyalog içinde demokratik uzlaşı temelinde gerekli adımları atacağız. Bu noktada, geleneksel irfan merkezleri ve cemevlerine hukuki statü tanıyacağız.”
Beyannamede Alevilerle ilgili bölüm yukarıdaki haliyle, oldukça muğlak şekilde ele alınıyor. Ayrıca uzlaşı arayışına vurgu yaparak ne yapmak istediğini de ortaya koyuyor.
Dikkat çeken diğer bir husus ise Cemevleri'ne hukuki statü tanıyacağı tespitidir. Ancak çok iyi biliniyor ki, AKP Cemevleri'ne hukuki statü diyerek, Diyanet dairesi içinde denetime alıp, dönüştürmek istiyor. Şu zamana kadar yapmaya çalıştığı bu. Oysa bir toplumun inancının kayıtsız, koşulsuz tanınıp tanınmamasıdır söz konusu olan. Ne var ki yapılmak istenen bu değil. “Alevi kanaat önderleri ile diyalog içinde, demokratik uzlaşı temelinde” şeklindeki tespitle, pazarlıkçı bir tutum ortaya koyuyor. Nasıl bir pazarlıkla, hangi sorunu çözecek? Bu anlayış ev sahibi ile hırsızın uzlaşmasından öte bir anlam ifade etmiyor. Ev sahibinin, hırsızdan hiç değilse çaldıklarının bir kısmını bırakmasını istemesi, uzlaşı değildir. Çünkü böyle yaparsa kendi malı üzerinde, hırsızın hak sahipliğini kabul etmiş demektir.
Temel haklar ve özgürlüklerde de pazarlık yapmak uzlaşı değildir, böyle bir uzlaşı olamaz. AKP'nin anladığı uzlaşı ile, devredilemez hakların bir kısımından feragat etmek, egemenin sınırsız ve keyfi gücünü kabul etmek, ona “kul” olmakla eşanlamlıdır. Egemenin, zorbanın temel haklarda uzlaşı araması, zayıf olanı yaşam ve ölüm arasında ikileme zorlamasıdır.
Erdoğan/AKP anlayışı da uzlaşı diyerek, bunu dayatmak istiyor. Bir toplumun kadim inanış, düşünüş ve yaşayış biçimini kayıtsız, koşulsuz tanımaktan bahsetmiyor. Elbette Alevi toplumunun, inancını nasıl tanımladığı iktidarın, yönetenlerin meselesi değildir. İktidarı elinde tutanların sorumluluğu, bu inancın baskı ve engellerle karşılaşmadan, sürdürülebilmesinin imkanlarını sağlamaktır. Ne var ki AKP soruna böyle yaklaşmıyor, al-ver mantığıyla yaklaşarak, uzlaşıdan bahsediyor. Uzlaşı derken, kendi dayatmacı tanımı noktasında uzlaşı arayacaktır. Buna yeltendiğinde de Alevi toplumunu “iyicil ötekiler ile kötücül ötekiler” şeklinde ayrıştırıp, kendine bağlı bir kesim yaratarak, vaziyeti kurtarmaya çalışacaktır. Ancak Alevi toplumu bu anlayışı kabul etmeyecek, kadim inancı hakkında bir pazarlığa girmeyecektir.
Hasan Hayri ATEŞ