Düşüncenin sınırlarını geliştirmek ve genişletmek için tüm klişelere ve düalizmlere dikkat etmek gerekir. Bu klişe ve düalizmler, düşünceyi engelleyerek eylemi yüzeyselleştirme, mukayese ve muhakeme dairesini daraltma tuzağını kendinde barındırır. Söz konusu tuzağa ait çözümlemeler ve yaklaşımlar, klişelerin ve düalizmlerin sınırında gezinir.
Türkiye’de bu gezinme sürecini HDP’nin parti olarak seçime girme kararı etrafında dönen tartışmalarda görmek mümkündür. Nitekim bu yazının amacı düalizmler ve klişelerden uzak durmaya çalışarak HDP’nin seçime parti olarak girme kararını kısaca üç temel düzleme oturtup açıklamaya çalışmaktır.
Küresel gelişmeler
Finans kapitalin yarattığı hayali ekonomik sistem, neo liberal yönetimsellik ile birlikte sınıfsal çelişkileri derinleştirmiş, 'tarihin sonu'nu yeni bir tarihin başlangıcı eşiğine getirmiştir. Genel ifadesi ile ‘occupy’ ve ekoloji hareketleri, dünyada yeni mücadele biçimlerinin ortaya çıkışını müjdelemektedir. Ayrıca nasyonel çağa dair politikada ısrar eden iktidarlara karşı ulusal varlığın savunması şeklinde beliren mücadeleler de post-nasyonel çağa geçişte ciddi bir eşiğe işaret etmektedir. Bir yandan ekonomi politikalarının diğer taraftan siyasal kararların kimlikten, sınıf ve statüye uzanan geniş yelpazede halkları mağdur etmesine karşılık gelişen bu mücadeleler, küresel gelişmeler denilen düzlemin merkezinde ve gündemindedir.
Bölgesel gelişmeler
Katı sınırlar, egemen ulus devlet anlayışı, etno-dinsel tekçilikte ısrar edilen yönetim biçimlerinin domine ettiği Ortadoğu coğrafyası, hem kendi kültürel kodlarının içten dayatması hem de dıştan müdahaleler ile dominant yönetim biçimlerine büyük zorlukları ve gerilimleri dayatmaktadır. Gittikçe artan oranda sınırlara dayalı egemenlikler iflas etmekte, bölgesel düzeyde klasik iç ve dış politika ayrımları anlamsızlaşarak, her biri aynı anda her iki politika biçimine trans figüre olabilmektedir. İktidarlar açısından bu değişim momenti kendisini dayatırken, toplumlar ve halklar açısından ise özellikle DAİŞ saldırıları ile kendilerine yönelik düşünüşleri beraberinde getirmiştir. DAİŞ saldırıları bir taraftan ulus-devlet sınırlarını anlamsızlaştırırken diğer taraftan toplumlara Demokratik Özerkliğin boyutlarını uygulama zorunluluğunu öğretmektedir. DAİŞ saldırıları karşısından yerel ve ulusal iktidarların insafsızlığında çaresiz kalan Êzîdî halkının öz savunmasını inşa etmesi aşikâr bir örnek olarak önümüzde durmaktadır. Ortadoğu halkları açısından tek öğretici örnek DAİŞ ve sınırlar örneği değildir. İran ve Türkiye nezdinde beliren 'devletçi İslamcılık' ile AKP uygulamalarında kristalize olan ‘abdestli İslamcılık ve mezhep merkezli tahayyül’ deneyimleri de iflas eşiğindedir. Elbette 21. yüzyıl ile birlikte Ortadoğu denildiği gibi dört parça Kürdistan’dan bahsetmemek mümkün değildir. Irak ve Suriye devletlerinde özerklik temelinde örgütlenmiş siyasi erk, Türkiye’de devletle çözüm sürecinin yürütülmesi Kürtleri 'tarih' sahnesinde özne haline getirmiştir.
Ulusal gelişmeler
Bu düzleme bazı sorularla başlamak gerekir. Küresel düzlemde gelişen yeni mücadele biçimlerinden etkilenmeyen bir ülkede mi yaşıyoruz? Ya da bölgesel düzlemdeki gelişmelerden Türkiye toplumu azade midir? Evet, bir kafes içerisinde, dünyanın geri kalanından azade yaşamadığımız aşikârdır. Bu kapsamda ulusal düzlem kendi özgüllüklerini barındırsa da 'occupy’ ve ekoloji hareketleri ile Gezi’de görülebilirken, Ortadoğu’da tecrübe edilen İslamcılık biçimleri de Türkiye halkları açısından öğreticidir. Ulus devlet egemenliğinin ihlal edilmesi salt DAİŞ’in sınır aşırı saldırıları ile belirmezken, Kürtlerin dört parçada Kobanê direnişine verdiği katkı sınırların ve ulus devlet katı egemenliğinin anlamsızlığının ilanı haline gelmiştir.
İlk iki düzlemin Türkiye’ye yansımalarının yanı sıra Türkiye’nin kendine özgü siyasal süreçleri mevcuttur. CHP’den kaynaklı muhalefet boşluğu, AKP’nin ‘sultanımsı Başkanlık’ sistemine geçişinin engellenmesi açısından HDP’nin kritik rolü, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yükselen ivme ve en önemlisi de Çözüm Süreci ile birlikte gelişen ön yargıların kırılması (son araştırmalara göre 'HDP’ye oy verebilirim’ diyenlerin oranı yüzde seksen civarındadır) süreci HDP’nin baraj engeline rağmen seçimlere parti olarak katılmasının önünü açan ulusal düzleme özgü momentlerdir.
Occupy, Syriza gibi siyasal hareketlerle yükselen ‘yeni yaşam’ çağrıları, Ortadoğu’da oligarşik yönetimlere karşı halklar gerçekliğinin açığa çıkması, Kürt halkının Rojava’da ve Güney Kürdistan’da elde ettiği siyasal kazanımların etkisi, ekonomik eşitsizliğin toplumlar tarafından kaldırılamayacak düzeylere gelmesi ve Türkiye’de tüm bu arayışlara karşılık verebilecek siyasi hareket arayışının kesiştiği noktada HDP vardır. Bu varoluşu güçlendirmenin ilk adımı da mevcut zeminin sağladığı avantajlarla, seçimlere parti olarak girme kararıdır. Yalnız, bir ek ile: İki dönem kuralının istisnalar dışında esas alınması ve seçime bağımsız adaylarla girme yönünde eğilimlerin net bir şekilde mahkum edilmesi, Kürt siyaseti içerisindeki sınıf hiyerarşisi ve iktidarileşme süreçlerine de sekte vurmaktır. Böylesi bir sekte vurma, HDP’nin iddiasını bir adım daha ileriye atmasına sebep olacaktır.
Peki, HDP barajı geçemezse ‘kutsal paranoya’ gerçekleşir mi?
Son dönemde bazı kesimler tarafından gündemleştirilen bu ‘kutsal paranoya’ cümlesi, Türkiye halklarının gerçeküstücü etkilenmesini içermektedir. ‘HDP barajı geçemezse, Erdoğan Padişah olur, dahası Kürtler kendi parlamentolarını kurar’ şeklinde beliren, paranoyaları pompalamaya çalışan bu yaklaşım oldukça alengirlidir. Çoğunlukla CHP ve cemaat çevreleri tarafından yayılmak istenen bu paranoyayı dillendiren öznelere bakıldığında, biri on yıl boyunca AKP ile iş tutmuş, diğeri de muhalefet edememe beceriksizliğiyle AKP’nin on üç yıldır iktidarda kalmasına vesile olmuştur. Ayrıca Türkiye halklarında algı yaratmaya yönelik bu alengir, bir hayal ürünüdür. Çünkü HDP değil, DBP özerkliğin inşası merkezli politikalar üretmektedir ve bu üretim seçim sonuçlarından bağımsızdır. HDP barajı geçse de geçmese de ‘Kürtler kendi parlamentolarını kurar’ algı yaratma cümlesinin muhatabı HDP değil, DBP’dir; yerel parlamento değil, Demokratik Özerklik'tir. Her algı yaratma çabasının bir yanılsama yönü bulunduğu gerçekliği bilindiğine göre, bu tarz bir algı yaratma çabasının da politikaya dahil olduğunu kabullenmek, çözümlemek ve klişe/düalizm ekseninde düşüncenin sınırlarını genişletecek/geliştirecek şekilde mahkum etmek hem HDP’nin barajı geçmesi açısından hem de Demokratik Özerklik'in inşası açısından önemlidir.
* HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken'in danışmanı, Ankara Üniversitesi/SBF