Bu işkence ve aramalar nedeniyle birçok mahpus fiziken ve psikolojik olarak sakat kalmış, fakat - yıllara yayılımına göre - pek azı hayatını kaybetmiştir. Kuşkusuz bunda devletin, ilk elden öldürerek/katlederek değil de, baskı, işkence ve gözdağı ile mahpusları „hizaya getirme“ politikası önemli bir rol oynamıştır.
Ne var ki bu politika ile istediği sonucu, siyasi tutsakları teslim almayı başaramayan devlet, 1995 yılının Eylül ayında hapishanelere yönelik politika değişiminin ilk adımını atmıştır. Amaç aynıydı, ama artık yöntem farklıydı. Hem de akıllara durgunluk verecek düzeyde!
Nitekim gerçekleştirilen askeri operasyonlar neticesinde, Eylül 1995’te Buca cezaevinde 3, 1996 Ocak ayında Ümraniye cezaevinde 4, 1996 Eylül ayında Diyarbakır cezaevinde 10, 1999 Eylül ayında Ulucanlar (Ankara Merkez Kapalı) cezaevinde 10 mahpus bu politika/yöntem değişikliğinin kurbanı oldular. Demir çubuklarla, coplarla dövülerek, şişlenerek, kurşunlanarak cezaevlerinin koğuş, malta ve hamamlarında katledildiler. Devlet eli artık işkence, baskı, gözdağı için değil, öldürmek için giriyordu koğuşlara; hem de kendini tutmadan, hiçbir çekince ve korku duymadan! Ne için?

Her şey devlet otoritesi için!

Ulucanlar (Ankara Merkez Kapalı) cezaevinde gerçekleştirilen katliam esnasında, dönemin başbakanı Bülent Ecevit, Beyaz Saray’a doğru uçarken mola verdiği Paris’te - katliam halen devam ederken - kameralar karşısına geçiyor ve bu katliamın «devletin otoritesinin sağlanması ve gösterilmesi için zorunlu olduğunu» söylüyor, kamuoyunun desteğini sağlamaya çalışıyordu. Aslında Başbakan Bülent Ecevit, katliamı haklı çıkarıp destek sağlamaya çalışırken, farkında olmadan bir gerçeği itiraf ediyordu. O da şuydu: Türkiye’de iktidar/devlet, meşruiyetini tamamen kaybetmiş, kitleler nezdinde otoritesinin hiçbir saygınlığı kalmamıştı. Egemenlerin, iktidar sahiplerinin, konumlarını korumak için kitlelere korku salmaktan, „sizi de böyle yaparız ha!“ diyerek gösterecekleri vahşi katliamlar tertiplemekten, tertiplenen katliamların dehşeti ile kitleleri sindirmeye/ teslim almaya çalışmaktan başka bir seçeneği yoktu. Devlet, anayasasında öyle yazsa da, bugün olduğu gibi o günlerde de ne hukuk devletiydi ne de demokratikti.

19 Aralık Katliamı

Eylül 1995’ten 19 Aralık 2000 tarihine kadar (5 yıl gibi kısa bir sürede) devlet, birçok hapishaneye birçok operasyon düzenlemiş, onlarca mahpusu (içlerinde tutuklu ve henüz 18 yaşında olanlar da vardı) gözünü kırpmadan katletmiş, yüzlercesini yaralamış, onlarcasını fiziken ve ruhen sakat bırakmıştı ama istediği sonucu yine alamamıştı. Halen, demokratik ve hukuki olmayan, insan hak ve özgürlüklerinin isimlerini bile ağızlara aldırmayan, on milyonlarca insana açlık, yoksulluk ve mutsuzluktan başka bir şey vermeyen bu devletin otoritesini tanımaya niyeti olmayan - içeride ve dışarıda - çok sayıda insan vardı. Üstelik milyonlarca insanı etkileyebilen kişilerdi bunlar. İşte bu kişilerin devlet açısından yerli ve yabancı büyük mülk sahiplerinin çıkarları uğruna sorun/engel olmaktan çıkarılması gerekiyordu.
Bu amaçla devlet, Ulucanlar’da akıttığı mahpusların kanı henüz kurumamıştı ki, F Tipi hapishaneleri gündeme getirdi. F Tipi hapishaneleri ile devletin yapmak istediği, hem siyasi tutsakları tecrit/ sessizlik içinde imha etmek hem de hapishaneleri kitleler üzerinde yeniden caydırıcı bir cezalandırma yöntemi haline getirmekti. F Tipi hapishaneler, deli olmadıkları halde, mahpuslara ve tüm topluma giydirilmek istenen bir deli gömleğiydi.
Siyasi-devrimci mahpuslar, gündeme gelir gelmez F Tipi hapishanelere de tavır aldılar. Bir kez daha, devlet tarafından eyerlenip gemlenme çabasına karşı koydular. 20 Ekim 2000 tarihinde başlattıkları ölüm orucu ve açlık grevi eylemleri içeride ve dışarıda bir çığ gibi büyüdü.
Devlet bu anda, gerçek, en çıplak yüzü ile bir kez daha sahneye çıktı. 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye birden eşzamanlı gerçekleştirdiği askeri operasyonla 28 mahpusu katletti. Yüzlercesini yaraladı. Onlarcasını sakat bıraktı. Tüm dünya ile alay edercesine, bu operasyona „Hayata Dönüş“ ismini verdi.
Dört gün süren operasyonun ardından öldürdüklerini ailelerine teslim ederken, öldüremediklerini F Tipi hapishanelere doldurdu. Bir kez daha kameraların karşısına geçen Başbakan Bülent Ecevit, «Devlet otoritesine karşı gelinemeyeceğini öğrenmişlerdir» dedi.

F Tipinde, deli gömleğinin içinde
F Tipi hapishaneler tek ve üç kişilik hücrelerden ibarettir. Tutuklu ve hükümlüler arasında her türlü iletişim, paylaşım, yardımlaşma ve dayanışma yasaktır. Kardeşler, baba ile oğullar, anne ile kızları arasında bile! Ancak yasaklar bununla da bitmiyordu. Yalıtılmış, koyu bir tecrit içine sokulmuş mahpusların kendi kendilerine gerçekleştirebilecekleri etkinliklerin önünde bile - yasaklarla - bir duvar örülmüş; kuru boya kalemlerinden yazı makinesine, dolma kalemden her türlü yapıştırıcıya, çiçek yetiştirmekten kitaplık bulundurmaya, spor malzemelerinden el işi malzemelerine kadar birçok araç ve gerecin hücrelere girmesinin engellenmesi yasaların yanı sıra özel güvenlik tedbirleri ile garanti altına alınmıştı. Mahpusların dışarı ilen olan bağı da olabildiğine sınırlanmış, ziyaret hakları haftada - tam günden - bir saate düşürülmüş, hapishane idaresinin onay vermediği hiçbir mektup ve yayın dışarıdan içeriye giremez, içeriden de dışarı çıkamaz olmuştu. Açıktır ki, deli değillerdi ama üzerlerine geçirilen deli gömleği ile mahpuslar delirtilmek isteniyordu.  Öte yandan dışarıda olduğu gibi hapishanelerde de (mahpusların, ailelerinin gönderdikleri dışında hiçbir gelirleri olmadığı halde) her şey paralı hale getirilmişti: Elektrik, içme suyu, temizlik malzemesi... Ailesi para gönderemeyen mahpusun bir bardak içme suyuna, bir adet el sabununa bile sahip olma şansı yok.
Devlet artık asmıyordu ama beslemiyor da. Belirli aralıklarla, verdiği yemeğin parasını alabilmek için mahpusların ailelerinin kapısına dayanıyor, haciz ettirebilmek için mal varlıklarını araştırıyor. Hem de polis eliyle!
Dahası, ailelerinin gönderdiği, ziyaretlerde kendilerine verilmek üzere hapishane idaresine teslim ettiği paraları mahpuslara vermiyor, bankaya yatırıyor; mahpusların tüm itirazlarına rağmen paraların faizine el koyuyor, faizlerden gelen geliri açıktan açığa gaspediyor.

Yeni bir saldırı: 5275 sayılı kanun

En küçük hak ve özgürlük talebini bile otoritesi için bir tehdit olarak algılayan devlete, tüm bunlar yetmemiş olmalı ki, 1 Haziran 2005’te Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında yeni bir Kanunu (5275) yürürlüğe koydu.
Bu kanunla birlikte hapishanelerde, artık slogan atmaktan tutalım marş - türkü söylemeye, genel ve özel temizliğe dikkat etmemekten (parası olmayana bir el sabunu bile verilmediği halde) sessiz eyleme (ne demekse!), hücre duvarlarına resim asmaktan atölyelerde üstün gayretle çalışmamaya kadar her şey ama her şey suç sayılıyor, suçlar hücre, iletişim ve ziyaretten men gibi cezalarla bir aydan üç aya kadar cezalandırılıyor. İşlenen her ‘suçtan’ ayrı ayrı cezalandırılacağınızdan, hücreye konuşmanız, iletişim ve ziyaret hakkınızın gaspı, sonsuza kadar uzayabiliyor. Üstüste üç kez hücre cezası alanın, infaz indiriminden yararlanma hakkı ortadan kaldırılıyor, dahası yargılandığınız mahkeme tahliyenize karar verse bile, disiplin cezası almışsanız, hapishane yönetimi disiplin cezanız bitene kadar sizi tahliye etmeme yetkisine sahip. Yani ya da kısacası, örneğin 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü ya da 1 Mayıs Bayramını kutlamak amacıyla slogan atmış, türkü ve marş söylemişseniz, sırf bu nedenle hapishane yönetimleri sizlere aylara varan (arka arkaya tekrarlandığında yıllara varan) disiplin cezaları verebiliyor, verdikleri disiplin cezaları ile de tahliye olsanız bile sizleri aylarca, yıllarca içeride tutabiliyor.

Bir kötü, bir iyi haber

Önce kötü haber: F Tipi hapishaneleri, infaz şartlarını düzenleyen yasalar, bahsi geçen genel uygulamalar (tüm hapishanelerde) varlığını şu anda da olduğu gibi devam ettirmekte.
İyi habere gelince; devlet, «otoritesine karşı gelinemeyeceğini göstermeyi» halen başaramamıştır. Mahpuslar, ilk günden itibaren, içine sokuldukları tecridi ve üzerlerine geçirilen deli gömleğini parçaladılar. Onlar, bildiğiniz türküleri, yine bildiğiniz gibi söylüyorlar:
Sen insan kahpesi topraksız kabir/ Benim azmim inan seni çürütür/ Bir gün devran döner bir akım gelir/ Yıkılırsın hücrem bu düzen gibi, diyen türküleri...


Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi