Hasankeyf'e ekolojistler ve halk olarak sahip çıkamadıklarını ve bunun için özeleştiri vermeleri gerektiğini belirten Prof. Dr. Beyza Üstün, doğaya, tarihe ve kültüre yönelik saldırılara karşı HDP ile birlikte mücadele çağrısı yaptı.
Batman'ın 12 bin yıllık geçmişe sahip Hasankeyf ilçesinde Dicle Nehri üzerine inşa edilen Ilısu Barajı'nda son aşamaya gelinirken, inşası süren barajın bugünden itibaren su tutmaya başlayacağı belirtildi. HDP Ekoloji Komisyonu üyesi Prof. Dr. Beyza Üstün, Hasankeyf'te yaşananları "saldırı" olarak tanımladı ve ekledi: "Bu sermayenin ve şu anki yönetimi elinde tutan iktidarın gerçekleştirdiği, her alandaki saldırının bütünleştiği bir örnek. Hasankeyf yok olurken aslında o topraklardaki bir yığın birikim de beraberinde yok oluyor.”
Uygarlıkların belleği
Hasankeyf'in belleği ve birikimi olan halkların ve uygarlıkların temsiliyeti olan bir yapıt olduğunu ifade eden Üstün, "Böyle bir yapıt aslında bütün uluslararası düzenlemelerle de korunuyor. UNESCO’ya bağlı sözleşmeler de dahil olmak üzere korunan bir yapı. 2008 krizlerinin ardından da derinleşerek gelinen noktada sermaye neresi olursa olsun, orayı kendi değerlendirme ve birikim alanına sokuyor. Bunu da o ulus devletin desteğiyle, katkılarıyla ve müdahalesiyle yapıyor" şeklinde konuştu.
Hasankeyf'e sahip çıkamadık
Dicle Nehri'nin ve Hasankeyf'in hiçe sayılarak sermaye birikimine sokulduğunu kaydeden Üstün, İzmir'in Bergama ilçesindeki "sağlık merkezi" olarak bilinen Allianoi Antik Kenti'nin Yortanlı Baraj Gölü Havzası içine gömülmesini örnek verdi. Beyza Üstün şöyle konuştu: "Biz ekoloji mücadelesi verenler Allianoi'de de birleşemedik, Hasankeyf'te de buluşamadık. Çünkü her mücadele kendi tekil alanında yürüdü. Oysa saldırı hepimize. Allianoi'de yapılan saldırıyla, Cerattepe'de yapılan saldırı, Hasankeyf'te yapılan saldırı ve Sur'da, Cizre'de halka savaş üzerinden yapılan saldırı birbirinden kopuk değil. Bu yüzden birlikte mücadele yürütmemiz gerekiyor. Hasankeyf bugün belleğiyle, kimliğiyle ve uygarlık geçmişiyle sular altında kalacaksa bizler yüzünden. Hep beraber ona sahip çıkamadık. Önce bu özeleştiriyi bütün halklar olarak vermemiz gerekiyor."
Hasankeyf'te, Cudi'de ve Kürdistan'da doğa katliamlarında endemik türlerin yok olduğunu ifade eden Üstün, "O ekosistemde var olan canlılar ölüyor, yok ediliyor, bir daha yaşayamaz kılınıyor. Hem de bütün alanlar halkları da zorla göç ettirilerek sermayenin değerlendirme alanına dönüştürülüyor" dedi.
Belleği olmayan bir kent inşa edildi
Sur, Cizre ve Nusaybin'deki müdahalenin Hasankeyf'ten farklı bir boyutu olduğuna dikkat çeken Üstün, buraların savaş konsepti, OHAL ve sokağa çıkma yasakları ile yıkıldığının altını çizdi. "Orada yaşayan halk ilişkisi ve biriktirdikleri bambaşka" diyen Üstün, "Sur'un tarihi ve kültürel yapısı oranın halkıyla birlikte zorla yok edildi. Oradaki doku sıyrılıp atıldı. Ve sermaye tarafından son derece kontrollü bir şekilde kimliği ve belleği olmayan bir kent inşa edilmeye başlandı" diye ekledi.
Sur’daki daha korkunç bir yıkım
Sur'daki yıkımın daha korkunç bir yıkım olduğunu dile getiren Beyza, bunun halka saldırarak ve yerinden edilerek yapıldığının altını çizdi ve ekledi: ”Nusaybin, Sur ve Cizre ile dayanışma yeterli değil. Şimdi aynı saldırının farklı bir boyutuyla karşı karşıyayız. Şimdi yıkım politikası torba yasalardan çıkan kurallarla her yere sirayet edecek. Kısa bir süre önce DSİ yetkilendirmeyle ilgili çıkarılan torba yasada bunu çok net ortaya koydular. Su ve su havzaları üzerinden yapılan bir düzenleme. Herhangi bir bölgede yetkilendirilen bir şirket bölgenin tamamına müdahale edebiliyor ve istediği ölçüde kullanım alanına dönüştürebiliyor. Yani artık savaşa, sokağa çıkma yasaklarına hiç ihtiyaç yok. Bir şirket bir bölgeyi 'Ben burayı endüstriyel tarım olarak kullanacağım' dediği anda şahsın tapusu bile olsa o şirketin kullanım alanı olacak ve şahsa da uygun görülen bedel ödenecek.”
JİNNEWS/İSTANBUL