''Yurtdışına 1974 yılının Mart ayında sahte bir pasaportla çıktım. Bir yıl kadar Belçika’da politik göçmen olarak kaldım, sonra da TKP’nin verdiği görevle, Demokratik Almanya’nın Leipzig kentinde, ideolojik büroda çalışmak üzere gittim. Bana verilen görev zamanla “politik sürgünlüğe” dönüştü. Türkiye’ye ancak 1992 yılında döndüm. İkinci yurtdışına çıkışım, binlerce insanın rastgele tutuklandığı KCK siyasi soykırım kampanyası sürecinde oldu. Üçüncü yurtdışına çıkışım ise 15 Temmuz darbe girişiminden sonra oldu.''
SON MÜLTECİLER 8. BÖLÜM
İSMET KAYHAN
Veysi Sarısözen Türkiye’de sosyalist hareketin önemli öncülerinden biri. Sosyalist düşünceler ile ilk temas, 1960’lı yılların başı, çok kültürlü Antakya’da olur. 1967 yılında 6. Filo’ya karşı Taksim de ilk açlık grevi eyleminde yer alan Sarısözen, 6. Filo eylemlerini örgütlemekten ötürü Deniz Gezmiş’le birlikte Sultanahmet Cezaevi’nde yattı.
1970 15-16 Haziran direnişine verdiği destek nedeniyle tutuklandı. 1971 darbesinden sonra yeraltına indi. 1974 sonrasında yurtdışına çıktı ve TKP’de yöneticilik yaptı. 1992 yılında 16 yıllık bir sürgünden sonra Türkiye’ye döndü. İnandığı doğrular için ilkeli bir biçimde yürümeye devam etti. Türkiye sosyalist hareketinin Kürt hareketiyle birlikte hareket etmesi için bir ömür mücadele etti.
Kürt halkının en mütevazi dostlarından biri olan Sarısözen ile 1999-2000 yılında Özgür Gündem Gazetesi’nde birlikte çalıştık. Hem gazetenin yazarı hem de danışma kurulunda görev aldı. Her gün gazeteye gelir, yazısını yazar, önerilerini yapardı. Dostlarını, yazar ve aydınların gazete için bir şeyler yapmasını sağlardı. Veysi abi, bir devrimci gibi yaşıyordu. Bütün hayatını, her şeyini sosyalizme adayan Sarısözen şimdi bir kez daha ülkesinden uzakta. Hem en eski hem en yeni sürgünlerden olan Veysi abi gülerek, ‘’üçüncü sürgünlüğümü yaşıyorum. Ama yaşım gereği, fazla ‘hasrete’ ayıracak ne zamanım ne de isteğim var’’ diyor. Veysi abi ile Türkiye sosyalist hareketi ve Kürtlerin sürgünlüğünü konuştuk.
Sabiha Sertel, Behice Boran, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Remzi Kartal ve diğerleri… Hepsinin ortak noktası siyasi sürgün olmaları… Sosyalistler ve Kürtler için sürgün olmak ne demektir?
Hiç kuşkusuz göç başka, “sürgünlük” başkadır. Genel olarak “kitlesel göç” kalıcılık unsuru taşır. Yoksulluktan ya da savaş yıkımından kaçanlar, bir kural olarak, yoksulluk ve savaşlar ya da sonuçları kısa zamanda ortadan kalkmadığı için, kalıcıdırlar. Bir süre sonra entegrasyon süreci asimilasyona da dönüşür.
Sürgün ise, sürülenin “ülkesine dönmek isteyip de dönememe” durumudur.
Osmanlı devrinde “sürgün” diğerlerinin yanında en yaygın cezalandırma yöntemlerinden biriydi. Yakın tarihin en ünlü sürgünleri Mithat Paşa’nın yanı sıra Jön Türklerdi. Bunlar devlet kararıyla sürüldüler.
Cumhuriyet döneminde Saltanat ailesinin ve ardından da 150’liklerin sürgünü önemlidir. Yanılmıyorsam Orhan Kemal’in babası da bunların arasındaydı. 27 Mayıs darbesinin akabinde aralarında Türkeş’in de bulunduğu Milli Birlik Komitesi üyelerinden “Ondörtler” diye tanınanların sürgün edilmesini de hatırlayalım.
Politik nedenlerle ülkeden ayrılan ve fiilen “sürgüne” mahkum edilenlerden Mustafa Suphi’yi analım. Mustafa Suphi Sinop’dan firar edip, Rusya’da sürgün hayatı yaşadı. Ardından TKP’yi kurdu ve ilk fırsatta yeniden ülkeye dönme kararı aldı. Biliniyor, kemalist rejim TKP’nin “onbeşler” diye anılan yöneticilerini Karadeniz’de boğdurdu.
Sürgünler kendilerini hiçbir zaman kalıcı olarak görmediler. Onlar gelecekte yeniden mücadeleye atılmak üzere geçici olarak “güvenli bir mevziye” çekilen insanlar.
Sabiha ve Zekeriya Sertel çifti TAN Gazetesinin yayıncılarıydı. CHP hükümeti Tan gazetesini yıktı. Serteller uzun yıllar yurtdışında yaşadılar. Zekeriye Sertel komünist değildi. Demokrattı. Demokratik Almanya’da Leipzig’den yayın yapan Bizim Radyo’nun bir süre Baş Redaktörlüğünü yaptı. (Ondan sonra Aram Pehlivanyan, ardında da ben Bizim Radyo ve TKP’nin Sesi radyolarında bu görevleri sürdürdük) Sabiha Sertel ise komünistti. TKP Dışbüro üyesiydi. Ona dönüş nasip olmadı. Zekeriya Sertel ve kızları Yıldız Sertel, ilk fırsatta Türkiye’ye döndüler.
Nazım Hikmet de sürgündü. Onun pek çok şiiri doğduğu topraklara hasreti anlatır.
Behice Boran, sürgüne gitmemek için istisnai bir direniş gösterdi. Ne yazık ki, 12 Eylül rejimi onu da sürgüne mahkum etti. Boran’ın da ömrü dönüş için yetmedi. Ahmet Kaya da öyle. Diğerleri de.
Sosyalistlerin sürgün serüveni aynı zamanda direnebilecek bir örgütsel güçten yoksunluğun da eseriydi. İlk sürgünler, 12 Mart darbesinin sürgünleridir. Onların en tanınmış olanları Doğan Özgüden ve İnci Özsavuldur. Her ikisi de vatandaşlıktan çıkarıldı. Ömürleri ülkedeki mücadeleye dönme planlarıyla geçti. Ama durmadılar. Belçika’da faşizme karşı demokrasi güçleriyle dayanışmayı örgütleyerek, mücadeleye paha biçilmez katkılarda bulundular. Bu göç dalgası darbe karşısındaki yenilginin bir sonucuydu.
İkinci büyük sosyalist göç dalgası 12 Eylül darbesiyle yaşandı. Sosyalist hareket ve işçi sınıfı hareketi, sivil toplum ağır bir yenilgiye uğradı. Bu yenilginin şok dalgaları 12 Marttan farklı olarak binleri göçe zorladı.
Peki sürgün Kürtler…
Onların sürgünlüğü bir yenilginin, dağılmanın ya da örgütsel zayıflığın sonucu olmadı. Hiç kuşkusuz 90 başlarındaki kitlesel Kürt göçü, şimdi yeniden iktidarı Erdoğan’la paylaşan Çiller, Ağar, Güreş, Kontr-gerilla çetesinin insanlık dışı baskıları karşısında zorunlu bir göçtü. Ancak politik kadrolar “göç” etmedi. Örgütsel hareket “kadrolarını koruma” amacıyla onların yurtdışına çıkışını onayladı. Kürt siyasi sürgünleri, günümüzde Kürt özgürlük hareketinin “ikinci cephesi” olan Avrupa ve Amerika’da mücadeleyi sürdürmekte. Diplomasi alanında, Kürt diasporasının örgütlenmesi alanında, ideolojik alanda, medya alanında görevlerinin başındalar. Ve onlar Türkiye’den sürgün edilmiş olsalar da, Kürdistan’dan sürgün edilemediler. Her biri, gerekli olduğu zaman Kürdistan’ın dört parçasını ziyaret edebildiler. Kandil’e gidebildiler. Rojava’da bulundular. Güney Kürdistan’da görev gördüler. Ben eminim ki, bir kısmı Kuzey Kürdistan’da da iz bırakmadan dolaştı.
Kürt sürgünlerine, Türk sürgünlerden farklı olarak “sürgün” demek yanlıştır. Devletlerin “elçileri, konsolosları” her neyse, sürgün Kürt siyasetçiler ondan da fazlasıdır.
Şöyle bir farkı sizde görüyor musunuz… 12 Mart ve 12 Eylül sürecinde gelen siyasiler Avrupa’da örgütlü mücadele yürüttüler. Yeni sürgünler ise her an gidebiliriz, beklentisi içinde!
Sanırım “örgütlü mücadele” yapmama durumu, sosyalist sürgünlerden çok, sözünü ettiğiniz örgütsüz aydınlar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler için geçerli. Onların arasında da mücadeleye katılanlar yok değil. Bunlar Türkiye’deki demokrasi güçleriyle dayanışma eylemlerine katılıyor, pek çok sürgündeki gazeteci, medyanın tümüyle faşist rejimin eline geçtiği koşullarda, Türk kamuoyuna seslenmek için TV’lerde, sosyal medyada aktif görevler üstleniyorlar. Bu insanların büyük çoğunluğu, daha önceki sürgünlerden farklı olarak “örgütlü mücadeleden” çok örgütlü mücadele edenlere “yakın” duran, onlarla “dayanışma” içinde olan insanlar. Ve şimdi onlar kendileriyle “dayanışma” yapılmasını bekliyorlar. İçine düştükleri duruma intibak zorluğu çekmeleri şaşırtıcı değildir. Örgütsüz aydının, ülkesinde yapamadığı örgütlü mücadeleyi Avrupa’da yapmasını beklemek aşırı bir iyimserlik olur.
Fakat bir çoğumuz bu yeni göç ve sürgün hareketinin asıl bileşeninden her nedense söz etmiyoruz. Şu anda dünyanın dört bir yanında vaktiyle Cemaat üyesi olan, Cemaat üyeliği ile suçlanan binlerce insan sürgün hayatı yaşıyor. Bunların yanısıra Batı yanlısı generaller, subaylar, polisler, hakimler, savcılar, gazeteciler, öğretmenler de sürgünde. İşte bu kesim, vaktiyle temsil ettikleri muazzam güçle hiç de orantılı olmayan zayıf bir örgütlenme içinde.
Peki bu kesim neden böyle bir atalet içinde?
Eğer Jön Türkleri saymazsak, ki onlar aslında Abdülhamit’ten maaş alıyorlardı, son göçten önceki göçler, genellikle “sistem dışı” göçlerdi. Bunların ezici çoğunluğu devlet iktidarlarına karşı, legal, illegal, silahlı ve silahsız mücadelelerden geçmişlerdi. Son göç ise Türk devletinin bir “parçasının” göçüdür. Cemaatçiler ve Batıcı kamu görevlileri, uğradıkları baskılara direnme tecrübe ve bilincinden yoksunlar. Bugüne kadar onlar da devletin bir parçası olarak demokrasi güçlerine, Kürt halkına karşı nice suçun ortağı oldular. Şimdi “devletin dışına” düşünce, sudan çıkmış balığa döndüler. Elleri devlete karşı kalkmıyor. Yalnızca “kaçıyorlar”, kendilerini ve ailelerini bu afetten korumaktan başka bir düşünceleri yok. Ve onlar aynı zamanda uluslararası dengeler değiştiğinde, rejim tasfiye olduğunda kendilerine yeniden görev düşeceği hayalini de yaşıyorlar. Tekrar başına geçecekleri devlete el kaldırmayı, kendi varoluşsal misyonlarına uygun bulmuyorlar.
‘Avrupa’da devrimcilik yapılmaz, Türkiye’de yapılır' siz buna inanıyor musunuz?
Bir politik sürgün için böyle bir yaklaşım normal değildir. Çünkü politik sürgün Türkiye’de devrimcilik yapabilmenin kişisel imkanları ortadan kalktığı için sürgüne kendi ayağıyla, legal ya da illegal yollardan gelmiştir. Bir devrimci “Avrupa’da devrimcilik yapılamaz, Türkiye’de yapılır” dediği ve buna rağmen Avrupa’da yaşadığı zaman, bunun anlamı “ben devrimcilikten istifa ettim” demek olur.
Ancak, ülkede her türlü baskıya rağmen, hala faşizme karşı muhalefet eden çevrelerde, buna benzer bir anlayış olduğu doğrudur. Onlar Avrupa’nın “rahat” şartlarında politik mücadele veren sürgünlere, iç güdüsel olarak ya da önyargıyla küçümseyerek bakıyorlar.
Bu duyguda “haklılık payı” yok değildir. Üstelik böyle bir duygu, mücadele etme olanakları var olduğu halde, bir punduna getirip kapağı Avrupa’ya atmak isteyenlerin yaydığı “mücadele kaçkınlığına” karşı psikolojik bir bariyer işlevi bile görebilir.
Fakat günümüzde sosyalistlerin de ittifak kurduğu, aynı siperde yer aldığı Kürt özgürlük hareketinin, Kürdistan devrimci sürecinin Türkiye sınırlarını aştığı, Ortadoğu’da belirleyici güce dönüştüğü ve evrensel bir karakter taşıdığı koşullarda, devrimci sürgün nerede olursa olsun devrimci rol oynayabilir. Oynuyor da. Politik sürgünler, Avrupa’da kapitalist çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen iktidarları, Avrupa kamuoyunu ve medyasını kazanarak zorluyor. Kabul etmek gerekir ki, bu iktidarlar, Merkeller, Trumplar dünyayı “yöneten” güçler ve onlara karşı devrimcilik yapmak “devrimciliğin” ta kendisidir.
Erdoğan, “Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, bu devlet onları kovalayacak. Bir devletin vazifesidir, devletine ihanet edenin peşini bırakmaz” sözleri dikkat çekiciydi! Siz Erdoğan’ın bu sözlerini nasıl yorumluyorsunuz?
İşte bu beyanat da gösteriyor ki, Avrupa’da mücadele eden politik sürgünler devrimci bir cesarete sahiptir. Türk devletinin başka topraklarda devrimci avına çıkması, ABD ve diğer devletlerin PKK Önderi Abdullah Öcalan’a karşı gerçekleştirdikleri uluslararası komplonun teşvik ettiği bir haydutluk politikasıdır. Erdoğan rejimi, özellikle demokratik olmayan Moldava gibi ülkelerde rüşvetle satın aldığı istihbarat elemanlarıyla işbirliği içinde iki güce karşı “sürek avı” peşinde: PKK yöneticileri ve Cemaat üyeleri.
Cemaat üyesi ya da bununla suçlananlar faşizmin bu “sürek avına” karşı savunmasızdırlar. Yukarıda ifade ettiğim gibi, onlar “devletin saldırılarına” karşı bağışıklık sisteminden yoksunlar. Tıpkı Hitler rejimi altında Yahudi halkının, az sayıdaki direnişçilerin dışında, jenoside pasifçe boyun eğmesi gibi, bunlar bulundukları ülkelerde başlarına geleceklerden sadece korkuyorlar. Ve bu korku da onların pasifliğinde ek rol oynuyor.
Kürt özgürlük hareketi ise, uluslararası komplodan aldığı derslere çok iyi çalıştı. Geçtiğimiz yıl PKK yöneticilerine karşı hazırlanan komploda “ava giden avlandı”. Avcı MİT ajanları hala Kürdistan dağlarında tutuklu.
Elbette üç kadın aktiviste karşı yapılan Paris suikastı Fransa’nın suç ortaklığında, MİT operasyonlarına karşı legal çalışanları korumada zaaflar olduğunu ortaya koydu. Ancak bu cinayete karşı Kürdistan halkının ve dostlarının Avrupa’da aralıksız protestoları, birçok devletin Avrupa’daki Türk casuslarına karşı tutum alması sonucunu doğurdu. Bunların arasında hala işbirliği sürüyor olsa da, suikastçılar, insan avcıları artık köpeksiz köyde değneksiz gezme rahatlığında değiller. Ne var ki “su uyur düşman uyumaz”. Haydut devlet ajanlarının hala büyük bir tehdit yarattığını unutmamak gerekir. Hangi devletler arası pazarlığın, kime, nerede, nasıl bir tehdide dönüşeceğini önceden bilmek imkansızdır. O halde madem “su uyur düşman uyumaz, demek ki “balıklar” da uyanık durmalıdır.
Cemaatin Türkiye’de ve Avrupa’da karşı karşıya olduğu amansız baskılar karşısında Cemaat dışındaki demokratlar ne yapıyor?
Bu soruya gönül rahatlığı ile yanıt vermek çok zor. Demokratik güçlerin Cemaate yönelik baskılara sessiz kalmalarında, elbette Cemaat’in, örneğin KCK siyasi soykırımında oynadığı rol gibi, Kürt özgürlükçülerine düşman geçmişi bir neden sayılabilir.
Ancak bu düşmanlık şimdiki Erdoğan-Ergenekon faşizminin Kürde olan düşmanlığından da, CHP’nin Ergenekoncu kanadının şovenizminden de “fazla” değildir. Cemaat iktidar kavgasında yenildi. Bu yenilgisinde PKK’ye düşmanlık yolunda Erdoğan’la kurduğu ittifakın oynadığı rolü, henüz yeterli özeleştirel yaklaşımla ele almasalar da, kimi Cemaat sözcüleri giderek içlerinde hissediyor. Ve yenilmiş bu gücün “geçmişi” asla unutulmadan, onların uğradığı hak ihlallerine, işkenceye, hapiste öldürmelere karşı demokrasi güçlerinin seslerini yükseltmeleri şarttır.
“Birbirlerini yesinler” kolaycılığına kapılmak yanlış olur. Çünkü artık “birbirini yiyenler” yok, Erdoğan cemaatçileri ve Batı yanlılarını yiyor. Şu sıralarda HDP’li vekil Gergerlioğlu’nun bu alandaki çabaları, onu giderek insan hakları için başvurulacak bir “odak” haline getiriyor.
Sizce sürgünlük bir medyan okuma mı, kaçış mı?
Bu sorunun yanıtı “sürgüne” göre değişebilir. Günlük hayatın hay-ı huyuna kapılan bir sürgün için diyecek sözümüz yoktur. Ama görevinin bilincinde olan, örneğin başarılı bir akademisyenin sürgünde bulunuşu Türk eğitim sistemine karşı açık bir başkaldırıdır. Eğer bilimsel çalışmalarını sürdürmeye fırsat buluyorsa, elde edeceği her akademik başarı, faşist rejimin akademyasına karşı ber maydan okumaya döner. Ama eğer biz akademisyeni “dönerci” yaparsak, o ne kadar lezzetli döner imal ederse etsin, onun bu hali, kendiliğinden faşist akademyanın “başarısına” dönüşür.
Örneğin bugün Avrupa’daki her “sürgün parlamenter ve belediye yöneticisi”, gerçekte faşist rejime başkaldırışın, meydan okuyuşun canlı timsalidir. Onlar her konuştuğunda, faşist rejimin “halk iradesini onun şahsında çiğnediğini” ilan ediyoruz. Akademisyen’den dönerci yapmak ne kadar manasız bir işse, seçilmişlerin sürgünde de seçmenlerini temsil ettiğini unutmak aynı derecede yanlış olur.
Örnek olarak verdiğim akademisyen, parlamenter ya da belediye eşbaşkanlarının, derneklerde çalışan insanların yaptığı işlerden uzak durmalarından söz etmediğimi anladınız sanırım. Gerekirse, bir akademisyen de bir parlamenter de bildiri dağıtacaktır, toplantılara katılacaktır.
Politik sürgünler genel olarak, Türkiye’deki rejimin faşist bir rejim olduğunu gösteren canlı kanıtlar olduğu için, politik sürgünün varlığını hissettirmesi bir meydan okumaya dönüşür. Bir politik sürgün “sürgünüm, ama hala mücadele ediyorum” dediği zaman özgürdür. Ama eğer “sürgünüm, çok şükür karnım doyuyor, hapisten de yırttım” diyorsa, karnının ve “özgürlüğünün” esiri olmuş demektir. Politik sürgün kendiliğinden politik sürgün olmaz. Örgütlü politik sürgün, politik sürgün olarak kalır ve zamanı gelince de ülkedeki yerini alır.
Siz hem yeni bir sürgünsünüz hem de en eski sürgünlerden biri. İlk sürgününüz ya da yurtdışına neden çıktınız? Ve şimdi neden çıktınız?
Benim yurtdışına çıkışım “sürgüne” gitmek gibi bir amaçla değildi. Yurtdışına TKP ile temas kurmak ve 12 Mart rejimi altında kurduğumuz örgütlenmeyi TKP’ye bağlamak için yurtdışına 1974 yılının Mart ayında sahte bir pasaportla çıktım. Seçimler yapılmıştı ve Ecevit kazanmıştı. Af yasası gündemdeydi. Yani sürgüne gitmek için, hala aranıyor olmama rağmen bir sebep yoktu.
Bir yıl kadar Belçika’da politik göçmen olarak kaldım, sonra da TKP’nin verdiği görevle, Demokratik Almanya’nın Leipzig kentinde, ideolojik büroda çalışmak üzere gittim.
Her ne kadar sürgüne gitme gibi bir amacım olmasa da, bana verilen görev zamanla “politik sürgünlüğe” dönüştü. Türkiye’ye ancak 1992 yılında, anti-komünist 141-142. Maddeler yürürlükten kaldırılınca döndüm.
İkinci yurtdışına çıkışım, binlerce insanın rastgele tutuklandığı KCK siyasi soykırım kampanyası sürecinde oldu. Bu sürgünlüğüm 2012’de başladı, 2014 yılında yasalardaki kimi değişiklerle hakkımda açılan davalar düşünce, yurda dönüşümle sona erdi.
Üçüncü yurtdışına çıkışıma gelince… 15 Temmuz 2016’da Roj TV’nin standart programlarından birine katılmak üzere davet edilmiştim. O gün programa katıldım. Programdan sonra bir arkadaşa misafir olduğumuz esnada TV’deki arkadaşlar “darbe” haberini verdiler. O andan sonra, sanırım üç gün canlı yayında diğer katılımcılarla birlikte darbeyi değerlendirdik. Daha ilk günden darbenin “kontrollü bir darbe” olduğunu anlamıştık. O nedenle, Erdoğan “darbecilere” karşı halkı “alanlara” çağırması üzerine, biz de “ne kışlanın darbesi, ne Saray’ın darbesi” sloganıyla, halkı “alternatif alanlara” çıkmaya çağırdık. Fakat o günün koşullarında bu çağrı yankı uyandırmadı.
Darbeden üç gün sonra yeniden Türkiye’ye döndüm. OHAL ilan edildi. Giderek Erdoğan rejiminin faşist bir diktatörlük yolunda yürüyeceği ortaya çıktı. Saldırısının sivri ucunu yalnız Cemaat’e değil, Kürt özgürlük hareketine ve sosyalistlere karşı yönelteceği kesinleşti. Bunun üzerine Ağustos ayının ortasında bir önlem olarak yurtdışına çıktım. Şimdi Almanya’dayım. Ancak benim statüm “politik göçmen” statüsü değil. Oturum iznim var.
Görülebileceği gibi biz “politik sürgünler”, yoksulluk ya da savaşın ağır sonuçları nedeniyle göç eden kitlelerin göç ettikleri ülkede “kalıcılaşmasından” farklı olarak, her fırsatta mücadelenin sürdüğü ülkeye dönüyoruz. “Sürgünlük”, eğer “devrimcilikten emekliye” ayrılmayı içine sindirmiyorsa, geçicidir. Sürgünlüğün nedenleri zayıflar zayıflamaz, soluğu ülkede almaktayız.
Buradaki günleriniz nasıl geçiyor? Ne yapıyorsunuz?
Benim buradaki günlerim, Türkiye’deki günlerimden farklı geçiyor sayılmaz. Türkiye’de de Cumartesi hariç, her gün sabahın erken saatinde kalkıp, bütün gazeteleri, köşe yazarlarını okuyup yazılarımı yazmakla zaman geçiyordu. Bu mesai yaklaşık sekiz saat sürüyordu. Haftada altı köşe yazısı ve iki kere de tam sayfa “Medya Diyalog” bölümünü hazırlıyordum. TKP’lilerin eski marşlarından biri, “İş sekiz saat, uyku sekiz saat, sonra sekiz saat zevk, istirahat” diyordu. Öyle işte geriye kalan on altı saatimin de 8 saati uyku ve 8 saati ise dinlenme, çok az gezmeyle geçiyordu. Eski tabirle “amele” gibi yani.
Şimdi de değişen bir şey yok. Genellikle evde çalışıyorum, haftada bir kere Medya Haber’de programa katılıyorum. Haftada Yeni Özgür Politika’ya üç, Yeni Yaşam’a da haftada iki yazıyla katkıda bulunuyorum. Bazan ANF’ye de yazıyorum. Evin duvarlarının ise Türkiye’deki evimden hiçbir farkı yok. Yaşım gereği, fazla “hasrete” ayıracak ne zamanım ne de isteğim var.