Hitler savaşı devam ettirdikçe, Yahudilerden başlamak üzere bütün kıta halklarına ve nihayetinde doğrudan doğruya Alman halkına zulmettikçe, taraftarları, histeri ile hareket eden çılgın destekçileri, gözü dönmüş azgın şiddet hastaları onu besliyordu.
O, insan aklına ve onuruna hakaret ettikçe, insanı insan yapan temel nitelikleri yok sayıp iktidar kudretini bütün sorunları çözen keskin bir kılıç gibi kullandıkça, insanları ve insanlığı kesip biçtikçe cehalet ve cinnet tavan yapıyor, ağızlarından salya akıtan faşist güruh her yerde çığ gibi çoğalıyordu.
O yumruğunu sıkıp “Alman ırkı” dedikçe, tek dil, tek ırk, tek devlet, tek bayrak ve tek tip Hristiyanlık dedikçe cehalet, şiddet ve dehşet her yeri sarıyor, toplumu esir alıyordu. O Yahudileri aşağıladıkça Yahudi düşmanlığı çığ gibi büyüyor, kendinden gurur duyan kelle avcıları her yere dehşet salıyorlardı. Bu cinnet hali öyle bir aşamaya geldi ki, linç edecek Yahudi bulamayan faşistler, birbirlerine bakıp, içlerinde “daha az Alman” olduğundan kuşku duyulabilecek birilerini aramaya başlıyorlardı.
Demek ki savaş, eninde sonunda her şeyi sadece “savaş için” gerekli hale getirir. Yani varlığınız savaşın bir ihtiyacını karşılıyor, savaş için bir değer taşıyor, bir şey ifade ediyorsa amenna, aksi takdirde gerekli bile değilsiniz.
Şimdi de sokakları ele geçirmeye çalışan mübarekler o kadar hassaslaşmış durumdalar ki; Kürt lafının geçtiği her yerde tırnakları uzuyor, pençeleriyle yüzlerimizi gözlerimizi yırtmamaları için özel sakinleştirici terapi gerekiyor muhteremlere... Zira devlet, hükümet, medya, üniversiteler ve bu zevatın varlığı ile kendini var eden TV tartışmacıları, toplum önündeki ‘kanaat önderleri’, herkes ama herkes onları sakinleştirmek için canını dişine takarak bağırıp çağırıyor, bizim ortadan, göz önünden çekilip gitmemizi, görünmemek, varlığımızın hissedilmemesi için adeta yok olmamızı öneriyorlar. Türkülerimizi susturmamızı, ağzımıza kilit vurmamızı, eğer mümkünse Kürt’ü çağrıştırabilecek her ifadeden, görüntü ve belirtiden soyunmamızı, arınmamızı istiyorlar.
Oysa tek birinin bile aklına, bu “hassasiyet sahiplerine”, cehaletlerini, cinnetlerini, psikolojik travmalarını hatırlatmak gelmiyor. Gelmiyor; çünkü onlar da bu cehaletten ve cinnet halinden besleniyorlar. Çünkü aslında ne bir kanaati ne de bir önderlik liyakati bulunan bu “kanaat önderleri”, aslında işte o çıldırmış, rayından çıkmış, kıblesini kaybetmiş ve bir doğrultudan, ufuktan yoksun, anlama ve insanca konuşma basiretlerini yitirmiş bu güruh ile var olabiliyorlar. Çünkü muktedir olmaları, bu cinnet kazanında kaynayıp taşanların cehaleti ile mümkün oluyor. İktidarları, cehalet ve ırkçı gerilikten besleniyor, ona dayanıyor...
Savaşı alaşağı edebilen toplum, dünyadaki varoluşunu savaştan daha değerli şeylerle anlamlı kılabilme yeteneklerine sahip olan toplumdur. Eğer sizin kendinizi değerli görmenizi sağlayan tek şey savaşmak, çarpışmak, silah tutmak ve bomba atmak ise başka bir işe yaramıyorsanız, sizin için barış toplumu bir lükstür. Hatta barış toplumunda; yani yeteneklerin ve insani erdemlerin öne çıktığı o toplumda, sanatın, bilimin ve eleştirinin, aklın ve aşkın değerlerinin hakim olacağı o toplumda kimse kıymet vermez size. Zira siz, öldükçe ya da öldürdükçedeğergörengillerdesiniz.
Eğer siz bu çemberi kırmak için herhangi bir çaba harcamazsanız, ırkçılığı ve şiddetin kötürüm ruhunu kovmak için uğraşmazsanız, işte o zaman iktidarda olanlar sizi canlarının istediği bütün cephelere sürerler. Sokakta linç eylemine, dağda insan avına, köy yakmaya ve insan doğramaya sürerler sizi. Ve sizi cepheye sürenler, yaşamı ölümden daha az hak ettiğinizi düşünerek yaparlar bunu. Ya başaramaz ölürsünüz geride kalanlarınız acı çeker, ya da öldürmeyi başarır ömür boyu acı çekersiniz.
Oysa bu kadar cahil, pardon “hassas” olmak zorunda mısınız?