Türkiye-Türkler bir ikilemle karşı karşıya. Bu, dışardan gelip yerli halklarla paylaşma, eşitlik ve kardeşlik temelinde ilişki kuramamanın yarattığı sorunsalla ilgili.

Hastalık, bu işte...
Bütün o yazdığımız hastalıklı görüntülerin, sağlıksızlık belirtilerinin ardında yatan habis ur burada...
Son dört yazımda ardarda özetlediğim bildik neden ve dinamiklerle etkileşim içinde bünyeyi sarıp sarmalayan ve tahrip eden ölümcül virüsün oluşturduğu maraz bu...
Türkler bunu hep yaşadı...
Osmanlı’nın farklı koşulları içinde ve Anadolu’dan dışarı doğru genişlerken kılıç ve dinin egemenliğinde durum farklıydı. Ne var ki, Anadolu’ya geri çekilişin başlamasıyla birlikte, “Osmanlılık” “Türkçülük”e dönüştükçe bu gerçeklik su yüzüne çıktı.
“Türkçülük” bir yanıyla da bu duruma kendi meşrebince bir yanıt anlamındaydı.
İttihat ve Terakki’den Kemalizme, Menderes kozmopolitizminden Ecevit solculuğuna, Türk-İslam sentezinden 12 Eylül faşizmine ve nihayet şimdilerde AKP liberal-İslam koalisyonuna, son bir yüzyıla, bu gerçekliğe uygun ideoloji ve yapılanma arayışları damgasını vurdu.
Hepsini aşan ve hepsinin kendisini uyarladığı gerçeklik, işte bu “dışardan gelip el koyma” hoyratlığı, bu noktada somutlanan kapsayıcı ideoloji, sosyo-psikolojik iklim ve devlet yapılanmasıydı...
Çözüldüğü sanıldıkça karmaşıklaşan, bitti dendiğinde sonraki kuşakların peşini bırakmayacak bir biçimde toplumsal bellekte, bireysel vicdanda, kamusal akılda kanayan bir yara olarak saklanan...
Bir doğum lekesi...
Kuranın, kurbanlarıyla birlikte içine kısıldığı tuzak; kazanın, içine tıktıklarıyla birlikte düştüğü kör kuyu; itenin, ittikleriyle birlikte yuvarlandığı uçurum...
 Buna İngilizcede “settler” deniyor... Türkçeye belki “yerleşimci-fetihci-ilhakçı toplum” diye çevirmek mümkün... Fransızcadan uyarlayarak “kolonizatör toplum” da diyebiliriz.
Bunu anlamadan Türkiye’yi, Türk toplumunu, baştan beri izini sürdüğümüz Hastalığı anlamak mümkün değil...
Böyle toplumlar çok: ABD, Kanada, eski Güney Afrika, İsrail, Avustralya, Güney Amerika...
Gelmişler, yerleşmişler, ilhak etmişler, yerli halkları genelde soykırıma uğratmışlar ya da köleleştirmişler, asimilasyona tabi tutmuşlar, bir biçimde yok etmişler...
Şekillenmişler...
Sonraları, her biri yüzyüze gelmiş bu gerçeklikle; kendi meşrebince yüzleşmiş bir biçimde ya da inatlaşmayı sürdürmüş tarihle, hayatla, gerçeklerle...
Bir daha belirlenmişler...
Bu tür toplumların kendilerine özgü psikolojileri, devlet yapılanmaları, toplumsal düzenleri, ideolojileri, davranış kalıpları vardır.
Bunlar, kendilerine özgü yapılanmalardır ve özel bir kategori olarak incelenmelidirler. Klasik kalıplara sığmazlar, bu özellikleri kavranmadan da anlaşılamazlar...
Biz Türkiye’yi hiç böyle incelemedik. Dolayısıyla da tam olarak      kavrayamadık. Kuşkusuz, “ilhakçı-fetihçi-kolonizatör” özellikler yazıldı, tartışıldı ama bir belirleyici bağımsız değişgen olarak ele alınmadı, hep eksik bırakıldı.
“Dışardan gelip evdekini kovmaktan beter eden” toplumsal süreçler...İdeolojiler...Halklar...Milletler...Devletler...
Bu gerçeklikle yüzleşemeyen, barışamayan uluslar...
Bunların halini anlamadan Türkiye’yi, Türkleri, Türk ulus-devletini, resmi ideolojisini, sınıflarını, bir bütün olarak toplumunu, bu gerçekliğin oluşturduğu sorunları, neden olduğu hastalığı ve semptomlarını açıklığa kavuşturmak mümkün değil...
Ermeni soykırımından Kürt Sorunu’na, Rumların, Arapların, Lazların, Süryanilerin, bütün yerli halkların dramını da...
Belki en fazla da Türklerin trajedisini...
Bu gerçeklik, bugünkü Türk ruhi şekillenmesinin, politik süreçlerinin, devlet yapılanma ve işleyişinin, eğitim sisteminin, hayat tarzının, dünyaya bakışının anlaşılması için kritik teorik çerçeveyi oluşturuyor.
Hastalık buradadır, daha doğrusu bu gerçekliğin ta kendisidir...
Teşhisimizi koyduk...
Şimdi artık Hastalığı inceleyeceğiz...