Türkiye'de savaşın ne kadar kirli olduğunu öğrenmek için, Kürdistan'da devletin ne olduğunu anlamak için Cizre’ye bakmak yeterlidir. Havuz medyası, devlet medyası gerçekleri gizliyor ama mızrak çuvala sığmıyor. Hastanelerin askeri karargah ve polis merkezi haline getirilmesi savaşın ne kadar kirli yürütüldüğünü açık ortaya koymaktadır. 

Çatışmaların olduğu her yerde hastaneler karargah haline getirilmiş durumdadır. Hastanelere halk gidemiyor. Giden halka ve sağlıkçılara hakaretler yapılıyor. Sağlık emekçilerinin yaralıları tedavi etmesine bile izin verilmiyor. Zaten bu süreçte üç sağlık personeli devletin asker ve polisi tarafından katledilmiştir. Cizre’de ve Kürdistan'ın diğer şehirlerinde hastanelerin askeri karargah haline getirilmesi ve buralarda sağlık personeline yapılan baskı ve zulüm bilinmediği için Cizre’deki yaralılara uygulananlar şaşkınlıkla karşılanmaktadır. Şunu vurgulamak gerekir ki, Cizre’deki yaralıların ambulanslarla alınmasının engellenmesini şaşkınlıkla karşılamak Türkiye gerçeğini anlamamaktır. İşte temel sorun budur. AKP hükümeti ve Türkiye gerçeğini anlamadan şaşkınlıkla karşılanan durumları engellemek mümkün değildir. Hastane neden askeri karargah haline getiriliyor diyerek isyan etmeden yaralıların ambulansla zamanında alınmasını sağlamak mümkün değildir.

Cizre’de belediye ambulansları istedikleri yere gidemiyor. Kendi kontrollerindeki ambulanslar ise polis ve askeri araç haline getirilmiştir. Hatırlanırsa birkaç cenaze ve yaralının taşınması sırasında halka ambulans ve cenaze aracı gönderme yerine ambulans içinde asker göndermişler ve halka ilk saldırı ambulanslar içinde gelen polisler tarafından yapılmıştı. Bu kadar savaş ahlakından yoksun bir devletle karşı karşıyayız. Belediye ambulansları gittiğinde ise hemen tank ve top atışı yapılıyor. Daha önce öldürülen sağlık personeli gibi sizi de öldürürüz diyorlar. 


Halkın iradesi kırılmak isteniyor

Yaralıların alınmamasının nedeni açıktır. O yaralılar şahsında halkın iradesi kırılmak isteniyor. Eğer böyle daha uğursuz ve kirli bir amaç olmasaydı yaralıların alınmasına şimdiye kadar izin verilirdi. Hükümetin ve bakanların biz yaralıların alınmasını istedik demeleri de yalandır. Kamuoyuna böyle açıklama yapılıyor, ama Cizre’de kirli savaşı yürütenlere verilen talimat ise “siz bildiğinizi yapın” biçimindedir. Tayyip Erdoğan kaymakamlara bile inisiyatif kullanın, mevzuatı dikkate almayın diyorsa, asker ve polise ne denildiği tahmin edilir. 

Hastanelerin askeri karargah ve karakol yapıldığı uluslararası güçler tarafından çok iyi bilinmektedir. Sınır tanımayan doktorların bu durumu bilmemesi mümkün değildir. Herhalde sağlık emekçileri sendikası bu tür şeyleri uluslararası sağlık örgütlerine iletiyordur. Neden ses çıkmıyor denilirse bunu da Türk devletinin karakterine bağlamak gerekir. Yoksa Cizre’ye, Silopi’ye, Nusaybin’e, Şırnak’a, Sur’a, Gever’e gelir inceleme yaparlardı. Ama onlar da biliyor ki Türk devleti izin vermiyor. Öte yandan Avrupa’nın ahlakı ve vicdanı olması gereken AİHM bile Türkiye'ye ses çıkarmayınca bu tür kuruluşlar da sessiz kalıyor. 

Şu anda Kürdistan'daki zulmü görmeyen devlet ve uluslararası kurum yoktur. Ancak bölgesel politikalar, ekonomik ve siyasi çıkarlar gereği böyle bir kirli savaş görmezlikten geliniyor. Bu açıdan bu mücadele verilirken dışarıdan çok şey beklememek lazım. Bir halk özgür ve demokratik yaşam istiyorsa her türlü baskı, zor ve katliamı göze alarak mücadele etmelidir. Kürdistan'da zora, baskıya katlanmadan, mevcut yaşamlardan feragat etmeden özgür ve demokratik yaşam hak edilemez. Hem özgür ve demokratik yaşam istenecek, hem de bu devletin baskı ve zulmünden şikayet edilecek! Bu, doğru yaklaşım değildir. Bu yaklaşım Kürt gerçekliğinin farkında olmamaktır. Kürt Halk Önderi Rojava halkı için savaşan halk gerçekliğine ulaşmalısınız, dedi. Bu gerçeklik Bakurê Kurdîstan halkı için daha fazla geçerlidir. 


Faşizm ve Erdoğan’ın söylemleri

Türk devletinin ne kadar faşist ve otoriter olduğunu görmek için Tayyip Erdoğan’ın söylemelerine bakmak yeterlidir. Aslında Tayyip Erdoğan ve AKP Kürtleri ezmek ve ortadan kaldırmak için daha fazla otoriter olmamız gerekir demektedirler. Bu nedenle demokrasi isteyen herkesi ihanetle suçlamaktadırlar. Şu anda kim Türkiye'de demokrasiden, hak, hukuktan ve kardeşlikten söz ederse o hain ilan edilmektedir. Çünkü şu anda AKP hükümetinin tek isteği Kürtlere karşı yürütülen imha savaşına destek verilmesidir. AKP neden bu kadar herkese saldırıyor sorusuna Kürtlere karşı izlenen politika cevabı verilmelidir. 

AKP'nin dört kurucu lideri vardır. Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Abdullatif Şener. Şimdi geriye sadece Tayyip Erdoğan kaldı. İşte Erdoğan’ın istediği başkanlık sistemi budur. En yakın arkadaşlarıyla bile bir şey paylaşmamak! Mir Dengir Fırat parti sözcüsüydü, Hüseyin Çelik parti sözcüsüydü, Bülent Arınç parti sözcüsüydü. Şimdi hepsi dışlanmıştır. Çünkü Tayyip’in yeni ittifakları Yaşar Büyükanıt, İlker Başbuğ, Doğu Perinçek ve 1990’lı yılların kirli savaşçılarıdır. Tayyip’in şimdiki ittifakları 28 Şubat generalleridir. Tayyip şu anda Demirel’den katbekat bu generallerle ortak iş yapmaktadır. Demirel generallerle bu kadar kirli iş yapmamıştır. Şimdi Tayyip bütün muhaliflerini bu ittifakla bir bir temizlemek istemektedir. Tabii, sonunda bu generaller de saf dışı edilip Türkiye'yi kendi generalleriyle tam istediği hale getirecektir. 

Türkiye'de herkes nasıl bir faşist karakterle karşı karşıya olduğunu bilmelidir. Erdoğan öyle bir faşist karakter haline gelmiştir ki, en yakın çalışma arkadaşları bile ondan korkmaktadır. Ahmet Davutoğlu da, diğer bakanlar da Tayyip’ten korkmaktadırlar. Çünkü tam itaat istemektedir. Bir zamanlar Alparslan Türkeş’in MHP’sinden daha otoriter, daha faşist bir parti ve iktidar vardır. Tayyip Erdoğan kişiliği faşisttir. Bazılarının fikirleri ve amaçları faşisttir, Tayip Erdoğan’ın ise kişiliğiyle faşist amaçları örtüşen bir faşisttir. Franko ve Hitler Tayyip’e benzemektedir. Tarihte zalim Haccac’ın zulmünden söz edilir. Taş üstünde taş, gövde üzerinde baş bırakmayan Asur kralından söz edilir. Tayyip’in genlerinde bu kişilik vardır. 

Erdoğan, parlamenter rejimin miadı dolmuş, artık başkanlığa geçilmesi zamanı demiş. Aslında dünyada başkanlık sisteminin miadı dolmuştur. Eğer böyle olmasaydı krallar, kraliçeler sembolik hale getirilmezdi. Çağımız demokrasi çağıdır. Bu da güçlü meclisler çağı anlamına gelmektedir. Yani yürütmelerin değil, yasamaların, parlamentoların güçlendiği çağdır. Demokrasi demek bir yönüyle de meclis demektir. Meclisi zayıf olan her sistem otoriterdir. 


Başkanlık otoriterlik için savunuluyor

Başkanlık sistemi Türkiye için tamamen otoriter bir rejimdir. Başkanlık sistemi Türkiye'de hiçbir biçimde demokratik hale getirilemez. Bazılarının denetleme ve kontrol mekanizmalarıyla demokratik hale getirilebilir söylemleri sadece kendini kandırmaktır. ABD'ye ya da Fransa’ya bakılarak böyle şeyler söyleyenler siyasetten ve sosyolojiden bir şey anlamayanlardır. Ya da tarihsel süreçleri önemsiz görenlerdir. ABD ve Fransa demokratik devrimlerin en köklü olduğu yerlerdir. ABD'de kuruluş demokratik kuruluştur. Devletler birleşmiş, başkan koordinatör olmuştur. ABD ve Fransa İnsan Hakları Beyannamelerinin ilan edildiği ülkelerdir. Türkiye, Ortadoğu ülkesidir ve köklü demokratik devrimlerin ve güçlü meclislerin var olduğu bir gelenekten gelmemektedir. Bir demokratik devrim ve güçlü meclisler üzerine şekillenen başkanlık değil; otoriter kültür üzerine oturan bir başkanlık olacaktır. Ortadoğu'da ve Türkiye'de otoriter rejimleri kısıtlayacak ve engelleyecek tek şey, meclislerin güçlü olması ve yerel demokrasinin yaygınlaşmasıdır. Meclislerin gücünün arttırılması ile Türkiye'de gerçekleştirilmek istenen başkanlık sistemi bağdaştırılabilir mi?

Türkiye'de başkanlık, otoriter sistem önündeki engeller ortadan kaldırılmak için isteniyor. Şu anki otoriter karakter bile yeterli görülmüyor. Muhalifler ve demokrasi isteyenler bastırılmak için hızla karar almalıyız ve uygulamalıyız; hiçbir kurum bu otoriter rejim önünde engel olmamalı diyorlar. Bunu açık söylüyorlar. Bu nedenle başkanlık tartışılacak bir sistem değildir. Bir daha vurgulayalım, Türkiye'de sorunların kaynağı parlamenter sistem değil, demokrasi eksikliğidir. Sorunu böyle görmemek, Türkiye sorunlarını çarpıtmak anlamına gelir. İç güvenlik paketi bu otoriter rejimin ilk adımı olarak çıkarılmıştır. Bu eğilimde olan bir iktidar ve zihniyetten demokrasi beklenebilir mi? 

Türkiye'de demokrasi mücadelesi anayasa yapım mücadelesiyle birleştirilirse anlamlı olur. Demokrasi bloku bir bakıma demokratik anayasa isteme blokudur. Güçlü bir demokrasi bloku ve hareketi oluşturmadan Türkiye'de demokratik bir anayasa yapmak mümkün değildir. Türkiye'de demokratik bir anayasa bir demokrasi bloku ve demokrasi hareketi ile AKP'nin yapmak istediği anayasaya alternatif bir anayasa hareketi gerçekleştirebilmekle olur. Yoksa sadece AKP ile masaya oturarak hiç kimse demokratik bir anayasa yapamaz. Bir demokrasi bloku, demokrasi hareketi, demokratik anayasa hareketi yaratılmazsa sadece parti komisyonlarının bir araya gelmesinden hiçbir sonuç çıkmaz. Hatta AKP'nin otoriter anayasa komplosuna alet olunur. Bu açıdan HDP anayasa komisyonu etrafında demokrasi bloku ve demokrasi hareketi olmalıdır. AKP'nin otoriter anayasa yapma gündemi ve süreci güçlü bir demokrasi mücadelesi, demokratik anayasa hareketi yaratma süreci haline getirilmelidir.