Oğlu feci bir kazada ölmüştü. 30 yaşında, hayat dolu, aşık ve eğlenceli bir genç adam... O ana kadar çevresine yaşattığı tüm güzel anlara siyah bir perde gibi inmişti trajik ölümü. Herkesin aklındaki son görüntü paramparça bedeni olacaktı. Mezarlığın kendine has soğukluğu ile özdeşleşecekti adı. Bayramlarda ve doğum-ölüm yıldönümünde anımsanacak, siyah mermerin üstüne bırakılacak çiçekler tez vakit solacaktı. Naylon çiçekler konacaktı belki sonra. Ama hayat çok sahiciydi, canlıydı, renkliydi her şeye rağmen. 30 yaşında bıraktığı hayat ona tüm bunları artık sunamayacaktı...
O an kararını verdi anne.
Hemen yakınlarda bir bahçe oluşturuluyordu. Yakılan bedenlerin külleri kavanozlardan çıkıyor, toprağa gömülüyor ve üzerine bir ağaç dikiliyordu. Fena fikir değildi yani. Bahçe fikri çok hayattı çünkü.
“Onun o genç küllerini, acı çekmiş bedeninden kalanları soğuk ve anlamsız bir kutucuğa bırakmak istemedim. Külleri rüzgara da savurmak istemedim; nereye gideceği belli değil ve kimsenin umurunda da değil. O bunu hak etmedi. O hep anımsanmayı, akılda kalmayı hak etti. O nedenle burada. Şimdi çok sevdiği arkadaşları işten çıktığında bir mezarlığa uğramak istemeyeceklerdir ama hadi gidelim şu ormanda dinlenelim, diyeceklerdir. Diyorlar da...”
Hatıra bahçesini yani külle ağacı buluşturma fikrini hayata geçiren adam da bir ilginç. Bir gün arkadaşı demiş ki, “ölürsem tepemde bir ağaç olsun. En sevdiğim ağaç...” Sonra ölmüş. Ve Lionel düşünmüş bu fikri. Zaman içinde bu ormanı oluştururken Hıristiyanlığa ters olmasına rağmen rağbet görmeye başladığını fark edince bir şey daha anlamış Lionel; bahçe tuhaf biçimde tamamlanmayan yası sonlandırıyor...
Bizdeki gibi anneler ya da aileler yakınlarının kemiklerinin peşine düşmüyor burada. Tamamlanamayan yas daha çok denizcilerle ilgili. Deniz kazalarında ölüyorlar ve ondan geriye bir tabuta konacak hiçbir şey yok! Bir de o kaybın belirsizliğinin yarattığı acılı bekleme hali. Ya ölmediyse, ya bir gün çıkar gelirse, duygusu. Berfo Ana’nın kapıyı açık tutması gibi bir şey işte... Bitmiyor, zamana yayılarak devam ediyor. Ama bu orman, olmayan küllerin üzerinde büyüyen ağaç, o ağacın dallarına asılan kişisel eşyalar ve hikayeler, önceleri her gün gelinen, ziyaret edilen bir yer halindeyken zaman içinde seyreliyor ziyaretler. Aileler yavaş yavaş azaltıyor acıyı. Tamam diyorlar, o burada ve ağaç her sene daha da güzelleşiyor... Lionel’ın anladığı ve mutluluk duyduğu şey tam da bu: Yas tamamlanıyor ve aileler huzurla geliyor buraya, kaygıyla değil...
Nazım tam da böyle bir şey istemiş olmalı, tepesinde bir salkım söğüt...
Ormanın ağaçları genelde zeytin. Oysa zeytin iklimi değil... Ama çokça var... Ve kamelyalar, pembe, kırmızı.. Mantar meşesi, upuzun boyuyla henüz gencecik fidanlar... Japon bahçesine ait birkaç renkli ağaççık da var... Mimoza diken de olmuştur muhtemelen...
Ve hatıra bahçesinin olmazsa olmazı banklar ya da sandalyeler... Ağacın yakını duygularını toplayıp geldiğinde ormana, sandalyesinde oturup bir bir anlatıyor ağaca... Kitap okuyan da var, şarkı dinleten ve henüz izlediği bir filmin heyecanıyla soluğu ormanda alan da...
Ağaç canlı, duyduğu seslere damarları arasında yürüyen suyla, uzayan boyla, serpilen dallar ve kocaman açan çiçeklerle yanıt veriyor...
Gülümsüyor bir de...
