Hayatımda iki dönüm noktası oldu. Biri Rojava devrimi, ikincisi Suruç katliamı. İkisinden de sonra “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” dedim. Olmadı da. Rojava devrimi, büyük bir özgüven inşa etti, “Evet oluyor” dedirtti. Rojava, her zaman güvenebileceğim, dertleşebileceğim bir yoldaş gibi girdi hayatıma. Artık orada bir Rojava vardı, yoldaşımdı, dostumdu.

Suruç’tan ise büyük bir acıyla birlikte sonsuz bir öfke kaldı. Yapanlara, yaptıranlara, izleyenlere karşı sonsuz bir öfke.

Suruç, bir yıldır hayatımın tam orta yerinde. Sadece benim değil, o katliama tanık olan, yakınlarını, yoldaşlarını, sevdiklerini, dostlarını, evlatlarını kaybeden herkesin. Suruç’tan öncesi ve sonrası var artık hayatımızda.

Öncesinde hayatımda Büşra vardı, Ece, Hatice Ezgi, Polen, Cebrail, Cemil abi, Keke, Duygu, Aydan Ezgi, İsmet Abi, Çağdaş. Suruç’tan sonra yok. Artık beni gördüğünde “Aç mısın yoldaş, yemek yedin mi?” diye soran Cemil yoldaş yok. O’na ve Çağdaş’ın babası Fethi Aydın’a Kadıköy’den yola çıkarken takılmıştım; “Gençler gidiyor, sizin ne işiniz var” diye. Yanıtı Cemil Abi vermişti: “Olur mu yoldaşım, biz parti işçisiyiz, orada gerekirse taş taşırız.” Her zaman iki dirhem bir çekirdek olurdu. Esenler’de otururken sabahın erken saatinde gördüğümde şaşırdım, o dinç ve bakımlı halini gördükçe. Ve her zaman gülümserdi, halimi hatırımı sormayı hiç eksik etmezdi.

Artık ağzını doldura doldura konuşan Cebo yok. Katliamdan sonra da uzunca bir süre, Adana’da her bir şey olduğunda ve birilerine sormam gerektiğinde, elim telefona gittiğinde Cebo’nun, Keke’nin numarasını çevirdiğim çok oldu. Gözaltına alınırken çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Cebo slogan atıyordu, polis de O’nu susturmak için ağzını yırtıyordu neredeyse. Polisin, Cebo’dan ne kadar çok nefret ettiğinin de somut bir kanıtıydı o fotoğraf. Serbest bırakıldıktan sonra arayıp sormuştum. “İyiyim de yoldaş, ne çirkin çıkmışım o fotoğrafta. Bir de partiye asmışlar o fotoğrafı” dediğinde uzun süre gülmüştük telefonda.

Kekê de yok artık. En son Adana’da Rojava devrimi üzerine yapılan panelin ardından beni evde de esir almış, Rojava’nın inciğini cıncığını sormuştu. Soruları bitmeyince “Heyt, benim uykum geldi. Git de kendin gör. Yeter artık” demiştim. Sonra halime uzun uzun gülmüştük.  

Hatice Ezgi de yok artık. Kızıl Sopalılar, bir kadın hareketi haline nasıl gelecek diye kafa yormuştuk. Hatta bir yuvarlak masa toplantısı yapıp, oradaki tartışmalarımızı Sosyalist Kadın’da yayınlamıştık. Öz savunma ve Rojava devrimi konusunda açık kafası beni çok sevindirmiş, “Ne varsa kadınlarda var” dedirtmişti.

İsmet Abi’yi Gazi Mahallesi’ndeki elinde Kobanê savunmasında şehit düşen oğlu Şiyar Koçgiri’nin (Mustafa Can Şeker) çerçeveli fotoğrafı ile hatırlıyorum. Gazi Cemevi’nde Rojava üzerine yapılan bir panele, yine elinde oğlunun fotoğrafı ile gelmiş, gözleri yaşlı dinlemişti. Emekçi bir insandı. Her haliyle, oturuşu, kalkışı, bakışı, eli, yüzüyle…

Büşra da yok artık. Hayatta olsaydı, bir de meslektaşım olacaktı. İstanbul Üniversitesi’nde İletişim Fakültesi’nde okuyordu. Gazeteci adaylarıyla, ‘TGS ile birlikte ne yapılabilir?‘ üzerine kafa yoruyordu. Kobanê’den döndüğünde, üniversiteler açılmadan bu konu üzerine konuşacaktık. Olmadı.

Aydan Ezgi ile yan yana gelememiştik. Ama kilometrelerce uzaktan dikkatimi çekiyordu. Samsun’da ilk LGBTİ yürüyüşünü organize ettiğini öğrendiğimde, yine “Ne varsa kadınlar da var” demiştim. Benim gibi gürbüzdü. Bedeni ile ilişkisini merak ediyordum. Öğrendim. O da kendisini seviyormuş. Ben de onu daha çok sevdim.

Çağdaş’a Dersimli olduğu için “Seyit Çağdaş” diye takılırdım. Bir ara ajansta birlikte çalıştık. Dersimli inadı vardı onda. Nuh der Peygamber demez. Bende de Karadeniz inadı. Sonradan Cumartesi eylemlerinde gördüğünde, “Ya yoldaş, herkes bana Seyit Çağdaş diyor” derdi. Yine gülerdik.

Biz hep güldük.

Son bir yıldır BEKSAV adına yaptığımız bir belgesel için Suruç’ta katledilenlerin ailelerini, yoldaşlarını, dostlarını ve o vahşetten sağ çıkanları dinliyorum. O bomba Batı’dan Doğu’ya insanların hayatının orta yerine nasıl düşmüş, çok net gördüm. Çok derin bir acı var hepsinde. Ama diğer yandan da yola devam etme duygusu. Görüştüğüm 28 aile içerisinde, Kobanê’deki savaş tehlikesi nedeniyle evlatlarının gidişine onay vermeyenler de var elbette. Ancak onlar da gittiği yolun insanlık yolu olduğunun farkında ve bu insanlık eyleminin arkasında.

Bundan sonra ne olacak!

Anıları kılavuzumuz olacak elbette. Yani unutmak yok!

Affetmek de yok! Bunun anlamı adalet mücadelesini yükseltmek. Adalet, sadece geçmişle hesaplaşmak için değil, geleceğin inşası için çok önemli. Bu nedenle de “Suruç için adalet, herkes için adalet” sloganı, güncel politikada bir tutumu ifade etmenin yanısıra yaşamsal önemde. Gelecek hayatımızı bu anlayışla kuracağız.

Suruç’tan Gezi’ye, Soma’dan Reyhanlı’ya, Cizre’den Ankara’ya aileler, 16 Temmuz’da İstanbul’da SGDF’nin düzenlediği “Hiçbir düş yarım kalmayacak” gecesinde bir araya gelecek. Bir kez daha özgür bir gelecek için, vicdanlarımız için, gözyaşlarımız için “Herkes için adalet” isteyecek.


Arzu Demir