AKP 2002’de girdiği ilk seçimler öncesi ikna ettiği bir grup liberalin desteğini uzun süre ciddi biçimde kullandı. Özellikle o dönem üniversitelerde ve ana akım medyada yer bulan bu isimlerin ciddi bir bölümü bugün ya cezaevinde ya da o gün yaptıkları işlerinden uzaklaştırılmış durumdalar. AKP ise iktidar yolculuğuna onlarsız devam ediyor. Öküz ölmeden önceki son ortaklıkları 2010 anayasa değişikliği referandumuydu. 12 Eylül 2010’da yapılan referandumda AKP iktidarını destekleyen bu çevreler tavırlarını “yetmez ama evet” sloganı ile izah ettiler. Erdoğan referandumda yüzde ellinin üzerinde bir oyla anayasa değişikliğini gerçekleştirdi. Bugün ufukta görünen başkanlık referandumunun temelleri o günlerde sağlamlaştırıldı. 

Kürtler 2010 anayasa değişikliklerine, 1982 faşist anayasasının ruhuna dokunmadığı tek adamlığa kapı araladığı, üstüne üstlük darbecileri korumaya aldığı için yüksek sesle hayır dediler. O gün AKP’ye desteğini biraz çekingen “yetmez ama evet” diye meşrulaştıran çevreler, kendi ilkesizliklerini gizlemek istercesine Kürt siyasetini demokrasi karşıtlığı gibi akıllara ziyan bir suçlama yöneltecek noktaya geldiler. Değişiklikler arasında yer alan parti kapatmaları zorlaştıran düzenlemenin plastik bir makyajdan öte bir anlam ifade ettiğini bir türlü anlatamadı Kürt siyaseti. Zira düzenleme parti kapatmaları “zorlaştırırken” seçilmiş siyasetçileri tek tek mahkum etmeye cevaz veriyordu. Öyle de oldu. Bugün yüzlerce seçilmiş Kürt siyasetçi tutsak. Yüzlerce belediye merkezi iktidar tarafından gasp edilmiş durumda. 

Elbette Erdoğan’ın 2010’da elde ettiği sonuçta bu kıymeti kendinden menkul yetmez ama evetçilerin sayısal bir kıymeti yoktu. Ancak bu desteğin moral üstünlük bakımından iktidarın ekmeğine yağ sürdüğü muhakkaktı.

Bugün 2010 sonrası Erdoğan’ın gazabından en azından şimdilik kurtulmuş olanların yeni anayasa değişikliğine “hayır” dediklerini duyuyoruz. Elbette hiç tartışmasız bu hayır, desteklenmesi gereken bir tavırdır. Ve elbette bu kampanyadan bağımsız Kürdistan’ın büyük bir bölümünde, bu referandumda Erdoğan istediği, beklediği sonucun çok üstünde bir redle karşılaşacaktır. Henüz bir karar olmamakla beraber referandumun boykot edilmesi en doğru tavırdır. Böylesi bir diktanın inşasına o sandıklara giderek hayır demek de o sürecin meşruiyetine katılmak olur. 

Yapılması gereken başta CHP olmak üzere olası bir referandumda bu hayır tavrıyla yetinmeyip kurulacak sandığı boykot etmektir. İktidarın asıl korkusu da budur. Böyle toplu bir boykot konjonktürel seçim yenilgilerinden daha büyük bir darbe vuracaktır bu iktidara. Nitekim Erdoğan’ın referandum sonrası yapılacak başkanlık seçimi ile milletvekili genel seçimlerini birleştirme planı böyle geniş bir boykotun önünü almak içindir. Siyaseti parlamentoda temsile indirgeyen siyaset eğiliminden faydalanmak istiyor.

Başkanlığın tek başına oylanması durumunda yaşanacak bir boykot ihtimaline karşı bu kurnazlığı yapıyor. Hiç bir partinin milletvekilliği seçimlerini boykot etmeye cesaret edemeyeceğinden hareket ediyor. 

Oysa CHP’nin geçmişinde seçimlere katılmayarak boykot etme geleneği vardır. CHP 13 Kasım 1955’te yapılan yerel seçimlere katılmayarak boykot etti. CHP demokrasinin yeniden ve doğru inşası için bu geleneğine sahip çıkmalıdır. 

HDP bileşenleri ve CHP’nin öncülük edeceği bir boykot iktidarı felç eder. Erdoğan’ı hamle yapamaz hale getirir. Demokrasi dışı güçlerden medet ummak yerini tüm toplum kesimlerinin ortak tepkisini bu demokratik sivil itaatsizlik etrafında toplamak, iktidarı değiştirme yolunda atılacak en etkili yöntem olacaktır. AKP ile MHP’yi bir başlarına bırakmak bugün ne CHP ne de HDP etrafında kendini ifade edemeyen demokrasi yanlılarını da harekete geçirebilecek yeni bir demokrasi bloku anlamına gelir ki bu da AKP sonrası iktidarı ittifaklarına doğal zemin oluşturacak bir potansiyel anlamına gelir. 

Bugün açık olmasına karşın salt demokrasi karşıtı kararları onaylayan bir mekanizmaya dönüşen parlamentonun hak ettiği değere kavuşması da ancak böyle mümkün olabilir. AKP’nin bir barbar sürüsü gibi ele geçirdiği parlamento çoğunluğu parlamentonun kendi eli ile demokrasiye ihanetine alet oluyor. Demokrasinin olmazsa olmazı parlamento bir tek adam diktatörlüğünü inşa ederken Erdoğan’a manivela hizmeti veriyor. Bu hali ile TBMM işlevsiz bir kurumdur. Onu gerçek işlevine kavuşturmak da ancak siyasetin yeniden inşası ile mümkün olacaktır. 

AKP ile MHP’yi alınan kararlarla bir demokrasi garabetine dönüşen binada bir başlarına bırakarak sine-i millete dönerek demokrasi mücadelesini sokaktan sürdürmek halklarımızın geleceği açısından hayati bir fırsat olarak ortada duruyor. Ancak Kürdistan direnişinin birikimini Gezi direnişinin çok sesliliği ile buluşturmak ortak vatan düşünün gerçek olmasını sağlar. Aksi Erdoğan diktatörlüğü altında sürüklenilecek iç savaşa göz yummak olur. O da ortak vatan, ortak yaşam düşünün acılarla dolu sonu anlamına gelir.