İtalyan Curzio Malaparte’nin, 1931 yılında yayımlanan “Darbe Tekniği” adındaki kitabı, yer yüzündeki bütün darbeciler için “rehber”dir. Kitap, Türk darbecilerden başka, Yunalı Albaylara, Latin Amerikalı “Generalimos Babalara” yol gösteren formül olmuştur.
Formülü tutturmayan Türk Albay Talat Aydemir gibileri asılmış, göz ardı eden İspanyol Albay Antonio Tejero da, yer yüzünün komik darbecisi olarak tarihe geçmiştir.
İspanya’daki yönetimden hoşnut olmayan kaytan bıyıklı, beresi püsküllü Faşist Albay kendi kendine “kurtarıcı“ görevi verip, 23 Şubat 1981 tarihinde, bir avuç yandaşın başında, yalın tabanca parlamentoyu basmış, tabancasındaki bütün mermileri tavana boşalıp, salonda hararetli hararetli tartışan seçilmişleri teslim alarak beklemeye başlamıştı.
Başlarını sıra altında tutarak kendilerini gizleyen parlamenterler, bir süre sonra yatmaktan sıkılmış ve içlerinden biri Albaya, “istediğin her neyse söyle, neden bekliyorsun?” diye sormuştu. Albay Tejero, kederli bir yüz ifadesiyle soru sorana bakmış ve “arkadaşları bekliyorum” cevabını vermişti. “Ülkedeki bütün Generalimosların bana katılmalarını…”
Ancak beklediği olmamış ve Albay Antonio Tejero, ihanete uğramış, terk edilmişliğiyle kalmış, sonra başı eğik biçimde yanına gelen polise teslim olmuştu.
Geçtiğimiz Cuma, gün batımına doğru televizyonda, “Türk tipi tiyatral darbe”nin aşamalarını seyrederken, Albay Tejero’nun başına gelen, gülümseten talihsizliği hatırladım.
Son Türk darbecilerin kaderi de İspanyol Albayın macerası kadar trajikomikti. Onlar da, albay Antonio Tejero gibi kurtarıcı olarak yola çıkmış, ancak ihanete uğramanın ruh hali bozukluğundan, kimileri “araziye uymuş”, hedefe dalanlar ise Malaparte’nin işaret ettiği asıl güç merkezi olan televizyon, internet gibi iletişim ağlarını ele geçirmeyi akıl dışı tutmuş, İstanbul’da bir köprüyü tutunca, “her şey oldu“ sanmış ve bu zan ile ağa düşen av olmuşlardı.
Özellikle İstanbul sokaklarında, Irak’ı, Suriye’yi ele geçiren IŞİD (DAİŞ) zamanıydı. Camilerde sala veriliyor, IŞİD’li katiller gibi kara giysili, kara sakallı, kara gözlüklü adamlar, elde kama, tabanca “Allahu ekber” diye diye canı alınacak asker arıyor, polis de onlara yardım ediyordu.
16 Haziran 1826 tarihinde İstanbul sokaklarında benzer bir olay daha yaşanmıştı. O zaman da, iktidarın gücü bir olmuş Yeniçerileri kesip doğramış, kışlalarını da topa tutmuştu. O zamanki yönetim kendi ordusunu yok ederek kurtulmaya “hayırlı olay” adını vermişti.
Şimdi, hayırlı olayın yaratıcıları IŞİD kılığındaydı. “Polis kardeşlerimiz laik gavurlara karşı, bizden yardım istedi” diyerek televizyon ekranlarını dolduran IŞİD kılıklılar teslim olmuş askeri kesiyor, yerde yatanları sopalarla, sopa bulamayanlar bellerinden sıyırdıkları kayışlar, tekmelerle linç etmeye çalışıyor, hızını alamayan kurbanını köprüden aşağıya atıyordu.
Bunlar olurken, iktidar sözcüleri televizyonlarda, olmayan, kırıntısını da toprağa gömmüş demokrasinin kurtarıcıları olarak haykırıyorlardı. Bunlar ülkedeki kımıldayan dalı takip eden, çıtırtıyı, fısıltıyı dinleyenlerdi. Asıl komiği bütün yatak ve oturma odalarıyla çalışma alanlarında gözü, kulağı olanlar, herkesi sürüde koyun yerine koyup, “darbe hazırlığından haberimiz yoktu” oyunu oynuyorlardı.
Oysa, “Türke Türk yalanı” üzerine kurulu müsamereye onları doğrulamıyordu. Her üç kişiden birinin ajan yapıldığı bir rejimde, yapılan toplantılarından, hararetli konuşma, tartışma, yazışmalardan polis rejimi habersiz olması, onun yapısına aykırıydı.
Her türlü askeri sırın ortaya döküldüğü, dedi-koduların aktarıldığı NATO tepe toplantısından dönen Erdoğan’ın yeni ruh hali de, habersizliği yalanlıyordu. Hayrettir, rejimin başı ilk defa, NATO dönüşü suskundu. “Kan ha kan” naralarıyla Kürtleri anmıyor, kimseye hakaret edip, sövmüyor, muhtarlara, “herkesi ihbar edin” talimatı da vermiyor, kendini gizleyerek tatile çıkıyordu.
Genelkurmayın “hazırlıktan Cuma günü saat 17.00’de haberdar olduğu“ söylemi de yalandı. O gün ve saat karşı atak anıydı. Karşı darbe hamlesi üzerine, suç üstü yakalanmış hissine kapılan darbecilerden bir kısmı, anında “araziye uymuş”, kimileri, muhbir olmuş, kimleri de can havlı ile (panik içinde) eyleme geçmişti. Ama eylem adamları, Malaparte’nin hayati güç odağı olarak vurguladığı iletişim (haberleşme) araçları sistematiğini ele geçirmeyi akıl edememiş, bu da sonlarını hazırlamıştı.
Bütün bunların yanında, Anayasayı bekleme odasına aldığını açıklayarak, kafasına estiğini hukuk yerine koymuş Erdoğan, demokrasi fatihi, Anayasa savunucusuydu. Sorumlu adam bir kere daha mağdurdu.
Yeniçerileri kılıçtan geçiren atalarının yaptığı “hayırlı olay”dı. Bunlar, “hayırlı Cuma”da kendi ordularını, polis gücü ve IŞİD kılıklı mislilere katlettiriyorlardı.
Yine atalarının 31 Mart olayı (13 Nisan 1909) isyan bastırma adı altında yaptıklarını tekrarlıyorlardı. 31 Mart’ta İTTİHATÇI diktatörlük yerleşmişti.
Hayırlı Cuma ile Fethullah Gülen hayaleti dolaştırılarak polis devleti kurumlaştırılıyor, bu arada ne alakası varsa adliye personeli topluca temizleniyor, Başbakan “Bölücüleri ayıklayacağız” diyerek kamudaki Kürtlere de uzanıyordu.
“Hayırlı Cuma” faşizm ivmesinde yeni bir başlangıçtır. Yarın devam edeceğiz…