Osmanlı’nın
sürgün yerleri (Osmanlıca sürgün yerine “menfa”, sürgüne ise “menfi”
deniyor) sadece Fizan ile sınırlı değil. “Garp ocakları” denilen Mısır,
Ege adaları, bunlarla birlikte Bağdat, Ürdün, Adana, Çankırı, Manisa
gibi birçok bölge, sürgün yerleri olarak kullanılmış.
Sürgünün
de çeşitleri var Osmanlı’da. Sürgünle cezalandırılan birine “Muvakkat”
(süreli), veya “müebbet” (ömür boyu) sürgün cezası verilebiliyor. Bir de
“kalebent” diye bir sürgün biçimi var ki bu daha ağır ve daha zor
koşullarda yaşanıyor. “Kalebent” cezası almış olan sürgün, gittiği yerde
günlerini ya da belirlenen süreyi bir kale zindanında geçirmek zorunda.
Romalılarda sürgün, ölüm cezasına denk düşüyordu.
İdamından vazgeçilen kişi bir başka cezaya, sürgüne gönderiliyordu. Aynı
yöntem Osmanlı’da da vardı. Ölüm cezası alanların cezaları ya kürek
cezasına ya da sürgün cezasına dönüştürülebilirdi. Sürgüne gönderilen
kişi veya toplulukların mal ve mülklerine de el konuluyordu. Sürgünden
kaçanlar, ağırlaştırIlmış bir ceza ile daha kötü yerlere gönderiliyordu.
Osmanlı’da sürgünün nedeni çok
Osmanlı
İmparatorluğu’nda sürgüne gönderilmenin çok farklı nedenleri vardı.
Padişaha muhalefet edenler; hırsızlık, tecavüz, rüşvet vb. olaylara
karışanlar, yöre halkının istemediği kişi ve veya yöneticiler; savaşta
veya görevinde başarılı olamayanlar...
Yanı sıra bir de
kitlesel sürgünler vardı. Bunlar da farklı nedenlere dayanabiliyordu.
Asimile ve “güvenlik” nedeniyle Türk olmayan topluluklar Türk
bölgelerine sürülüyordu. Bazen bunun tersi de olabiliyor, Türk ve
müslümanlar yeni işgal edilmiş bölgelere sürülebiliyordu. Yeni işgal
edilen bölgeler veya sefer yapılacak yerlere, güzergahlara (ordunun
ihtiyacını karşılama amaçlı) başka bölgelerde oturanların köyler ve yöre
halinde göçertilmeleri vb.
Osmanlı’da sürgünlerin en çok
yaşandığı dönem, “aydınlanma çağı” da denilen 19. yüzyılın ikinci
çeyreğiyle başlayarak, yıkılışa kadar devam ediyor. Namık Kemal, bu
dönem sürgünlerinin en bilinen kişisidir. Avrupa’nın bir sürgün merkezi
haline gelmesi de bu dönemde başlıyor.
‘Tehcir Kanunu’ ve Cumhuriyet dönemi
“Tehcir”,
Arapça bir sözcük ve Türkçe’de “göç ettirmek” anlamında kullanılıyor.
Ermeni, Rum ve Asuri-Süryani halkının soykırımı bu yasayla başladı.
Yüzbinlerce insan sürgün yollarında katledildi. Sürgün istikameti
Suriye’ydi. Ama sürgün, Suriye sınırlarını aşarak Lübnan, Avrupa ve
Amerika’ya kadar uzandı.
Osmanlı döneminde fiilen
gerçekleştirilen bu sürgün olayı, Cumhuriyet döneminde hukuksal olarak
tamamlandı. Sürgün edilen Ermeni, Rum, Asuri-Süryani halkının malları
yağmalandı. Osmanlı döneminde yağmalanan mallar, Cumhuriyet döneminde
yağmalayanlara tapulandırma vb. yol ve yöntemlerle “yasallık”
kazandırıldı. Bu mantığın altında yatan mantık Ermeni, Rum ve
Asuri–Süryani halklarının izlerini Anadolu ve Mezopotamya topraklarından
silmekti. Osmanlı’dan kalan mantık, aslında Cumhuriyet döneminde
tamamlandı. Daha sonra da Cumhuriyetin yarattığı “Türk ulusal
burjuvazisi” yağmalanan bu zenginlik üzerinde yaşam buldu.
İnsanların
ana yurtlarından zorla göç ettirilmiş olmaları, uluslararası hukukta
tanımlanan soykırım tanımının dört maddesinden birini oluşturmaktadır.
Cumhuriyet döneminde sürgünler, gerek bireyler gerekse topluluklar
halinde bir devlet politikası olarak hep devam etti. Öyle ki, II.
Meşrutiyet’in ilanıyla iktidarı ele geçiren İttihat ve Terakki’nin
yaptığı ilk iş, Hürriyet ve İhtilaf Fırkası yöneticilerini sürgüne
göndermek olmuştur. Bu politika, Cumhuriyetle birlikte birey olarak
aydınlara, kitlesel olarak da Hıristiyanlara, Kürtlere ve Alevilere
karşı uygulana geldi. Tarihte “İkinci Mübadele” denilen Müslüman
olmayanların Yunanistan’a sürülmelerini, Dersim Katliamı sonrasında
onbinlerce insanın sürgünü izledi. İkinci Dünya Savaşı yılları ve
sonrasında ağır vergi yükünü ödeyemeyen binlerce Hıristiyan, Yahudi
sürgüne gönderildi. Şu somut veri her şeyi anlatmaya yetiyor: “Kayıtlara
göre tam 2057 Yahudi, Rum ve Ermeni tüccar ve işadamı Erzurum Aşkale’ye
sürülmüşler.”(Ekonomi ve Panaroma Dergisi, sayı 2, 24 Nisan 1988, Erdal
Boyoğlu)
1990 yıllarından sonra Kürdistan’da 3 bin köy
boşaltılarak 3 milyon Kürt, iç ve dış göçe zorlandı. Bugün bir kasabaya
dönüşmüş olan Maxmur, Türk devletinin baskıları sonucunda göç etmek
zorunda kalmış Kuzeyli Kürtlerden oluşmaktadır.
Avrupa sürgün kamplarına dönüştü
Ya
hapis ya sürgün, Türkiyeli aydınların değişmez yazgısı gibidir. Nazım
Hikmet, Yılmaz Güney, Abidin Dino, Ahmet Kaya bunlardan birkaçı.
Avrupa
12 Mart ve özellikle 12 Eylül askeri darbeleri sonrasında adeta bir
sürgün kampına dönüşmüştür. Sadece 12 Eylül askeri faşist darbesinden
sonraki birkaç yıl içinde 30 bin kişi (bu rakam sonraki yıllarda kat kat
aşıldı), Avrupa’ya gelmek zorunda bırakıldı. Bugün binlerce aydın ve
onbinlerce devrimci, Avrupa’nın 17 ülkesine dağılmış halde sürgün yaşamı
sürmektedir. Bunlara kimlikleri ve inançları nedeniyle topraklarını
terk etmek zorunda bırakılmış, Kürt, Ermeni, Asuri-Süryani, Alevi ve
Êzîdîler de eklendiğinde, sadece Avrupa’daki sürgünlerin sayısı 1
milyona yaklaşmaktadır.
Cumhuriyetle birlikte vatandaşlıktan
çıkarılan ve mallarına el konulan Ermeniler gibi bu yakın dönemde de 14
bin kişi vatandaşlıktan çıkarıldı. Vatandaşlıktan çıkarılanların
mallarına ise devlet el koydu.
AKP iktidarı ile de devletin
sürgün politikası değişmedi. Son yıllarda Avrupa’ya gelen sürgün sayısı
bir hayli arttı. Bu konuda devlet ince bir politika izliyor: Cezaevinde
kalsalar bile hükümetin başını ağrıtacak aydın ve devrimciler bir yolla
salıveriliyor ve ardından da ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası
istenerek veya vererek, onları ülkeden çıkmaya zorluyor. BDP’den Hatice
Çoban, Sosyolog-Yazar Pınar Selek ve gazeteci Necati Abay bunlardan
sadece birkaçı.
Sürgünün dramı
Türkiye’den
bazıları sürgünlere “Avrupalı oldular” gözüyle bakıyor. Oysa gerçek şu
ki, sürgünler Avrupa’da zor koşullarda yaşıyorlar. Bir yandan ülkelerine
ve halklarına karşı sorumlulukları, diğer yandan Avrupa’nın yaşam tarzı
içinde ekonomik ve sosyal alanda ayakta durma savaşımları… Bu nedenle
birçok arkadaşımız ağır psikolojik sorunlarla karşı karşıya. Sisteme
teslim olmamak, değerlerine zarar vermemek için ölümü seçen çokça sürgün
oldu. Avrupa’da mezarlarında bile sürgün yatan yüzlerce insan var.
Dünyanın her tarafına gidebilirken, doğup büyüdüğü topraklara gidememek,
bir sürgün için büyük bir acı. Bir kere sokaktaki sesler, kendisini
besleyen sesler değil. Kendisi de o sesleri tanımıyor. Söz konusu
sanatçı bir sürgünse, boğuluyor, üretemiyor. O seslere, kendisini
besleyen o sokaklara, o toprağa ihtiyaç duyuyor.
Geride
bıraktığı ülkede her şey kendisi dışında gelişiyor. Ailesinin,
arkadaşının ölümlerini uzaktan izlemekle yetiniyor, çocukların
büyümelerini de öyle. Gözleri, ruhunu rahatlatmak için anılarını
çağrıştıran topraklar, mekanlar arıyor durmadan. Sürgünde ölen
arkadaşını en fazla havaalanına kadar uğurlayabiliyor bir sürgün. Uzakta
kalmış bir ülkenin yalnız ve ezik bir insanı olarak görüyor
kendisini... Bu nedenledir ki söylediği şarkılar, anlattığı öyküler
değişmiyor. Doğan Özgüden’in “Vatansız Gazeteci” adlı kitabının
kapağındaki fotoğraf, bu durumu çok iyi resmetmiş. Sürgün böyledir işte!
Türkiye sürgün gerçeğiyle yüzleşmeli
Bütün
bu yaşananlara karşın, sürgün gerçeği Türkiye’nin fazla bilinmeyen
yanlarından birini oluşturuyor. Osmanlı döneminde bile bu konu üzerine
yazılan kitap ve makaleler günümüzdekinden daha fazla. Sürgün edilenler,
bulundukları yerlerde yaşadıkları acı ve sıkıntılarıyla baş başa
kalmışlar. Bu soruna odaklı örgütlenmiş herhangi bir yapı veya dernek
yok. Sadece yakın dönemde kurulan insan hakları derneklerinin genel
müfredatı içinde yer almış. Yani kısacası siyasi iktidarların yaptıkları
yanlarına “kar” kalmış, kalıyor.
Bugün bu sessizlik duvarını aşmak istiyoruz.
Avrupa Sürgünler Platformu
Avrupa
Sürgünler Platformu (ASP), 15 Aralık 2012 tarihinde bu koşullarda ve bu
amaçla kuruldu. Platform, Birleşmiş Milletler Mülteciler Komitesi,
Avrupa Mülteci ve Sürgünler Konseyi gibi uluslararası kuruluşların
yaptığı sürgün tanımını benimsemiş ve programında sürgünü şöyle
tanımlamıştır:
“Sürgünlük, sosyal, politik, inançsal
farklılıklar veya savaşlar ve benzeri nedenlerle ya da doğal afetlerle
gerekçelendirilerek insanları doğdukları toprakları ya da yaşam
alanlarını terk etmek zorunda bırakma ya da bıraktırma halidir. Kendi
iradesi dışında bir dayatma olarak bu hal içinde yaşamak zorunda
bırakılan kişi ise, sürgün olarak tanımlanır.”
Kendisini bu
tanım içinde bulan herkes bizimle çalışabilir. Veya ASP kendisiyle
ilişkisi olsun olmasın bu tanıma uyan herkesin hakları için savaşım
vermektedir.
Tabi ki Türkiye’nin sadece dış sürgünler
sorunu yok. Aynı acıları yaşamış iç sürgünler sorunu da var. İç
sürgünlerin hakları için de savaşım vermek gerekiyor. ASP olarak iç
sürgünlerin örgütlenmeleri ve sorunlarının savaşımını vermeleri halinde
ortak çalışma perstektifi, yöntemler geliştirebiliriz.
ASP,
onur ve kişiliklerinden taviz vermeden bütün sürgünlerin Türkiye ve
Kürdistan’a özgürce dönmeleri için savaşım yürütmektedir. Bunun için bir
af değil, onların onurlarını kırmadan, her türlü haklarının iadesini
sağlayacak yasal düzenleme istemektedir. Bunu gerçekleştirmek için
Türkiye ve Kürdistan’daki demokratik kurum, kuruluşlar ve siyasi
partilerle ortak projeler çerçevesinde bir araya gelebilecektir.
Önümüzdeki dönemde ciddi adımlar atacağız.
İki sürgün konferansı
Belirttiğimiz
gibi sürgünler sorunu, Türkiye’de bir sorun olarak görülmüyor. Dahası
böyle bir sorun yokmuş gibi davranılıyor. ASP yapacağı akademik
çalışmalar, toplantı ve konferanslarla sorunu tartışılır hale getirmek
istiyor. Bunun için biri Brüksel veya Strassbourg, diğeri de İstanbul’da
olmak üzere iki konferans yapma kararı alınmış bulunmaktadır.
Türkiye’nin
geçmişiyle yüzleşmesi, geleceğin barış ve güven içinde geçmesi için bir
zorunluluktur. Sürgünler intikam peşinde değiller. Acının dilini değil,
barışın dilini kullanıyorlar. Demokratik ve özgür bir gelecek için
savaşım veriyorlar. İnsanlar bir daha kendi topraklarından koparılmasın;
bunun peşindedirler.
* Avrupa Sürgünler Platformu Eş Sözcüsü