Dinler tarihinden Fransız devrimine, Ekim devriminden ulusal kurtuluş mücadelelerine baktığımızda zaman içerisinde hemen tamamının rotalarından saptıklarını görüyoruz. Eşitlik, özgürlük ve adalet idealiyle yola çıkanların devrim sonrası süreçte hiç de bu ideallerle bağdaşmayan bir sonla karşı karşıya kalmalarında, izlenen yolun belirleyici önemde olduğu görülüyor. Açık ki iktidara ve devlete uzanacak her yolun sonu, kendi çıkış temellerine ihanetle sonuçlanmış görünüyor. Bu tablo karşısında karamsar olmaktan ziyade yeni bir demokrasi ve toplumsal yaşamın yeniden kurulmasında tarihsel deneyimlerden, doğru sonuçlar çıkarmak önemlidir.
Yeni bir demokrasi ve özyönetim
Temsili demokrasinin kriz hali tek tek ülkelerle ilgili olmayıp, sistemin kendisinden kaynaklıdır. O nedenle temsili ilişkiler üzerinden yürüyen sistem muhalifi güçler ve geleneksel parti sistemleri de bu bunalımı derinden yaşıyor. Bu krizi aşma anlamında sıkça vurgu yapılan katılım kavramı ise günümüzün moda deyimi olarak parlatılıp piyasaya sürülmektedir. Katılım, katılma ve katılımcılık artık günümüzün sihirli kavramları olarak değer görmektedir. Ne var ki özünden boşaltma, dejenere etme ve anlamsızlaştırma temelinde ortaya çıkan yaklaşımlar daha baştan bu kavramı da önemli oranda esas anlamından kopartmış bulunuyor. Dolayısıyla uygulandığı haliyle baktığımızda katılım, önceden var olan, yapısı ve amaçları zaten belirlenmiş bulunan bir etkinliğin ya da sürecin içinde belli ölçülerde söz sahibi olarak yer almaktır. Katılan kişi ya da öge kendine özgü bir şeyler getirse de inisiyatifi, bilinçli müdahalesi, etkileme ve değiştirme gücü neredeyse söz konusu değildir.
Kendi inisiyatifi dışında oluşmuş bir yapıyı mecburen benimseyip, bu yapı içinde yer alan diğer ögelere eklemlenmek zorunda kalınmaktadır. Bu yanıyla katılımdan ziyade tabi kılmadan ya da tabi olmaktan bahsetmek daha doğru olur. Böylesine içi boşaltılmış katılımda insanlar yapılışlarına katılmadıkları kararlara, kurallara tabi olarak pasif bileşenlere dönüşmektedirler. Oysa demokrasinin radikal dönüşümü ancak katılımcı tarzda siyasetle anlam kazanabilir. Buda temsili yönetimlerin bütünüyle aşıldığı yurttaşların özyönetimidir. Ne var ki özyönetim yakın zamana kadar işyeriyle sınırlandırılmış; işçi denetimi, işçi katılımı gibi nitelemelerle daraltılmıştır. Günümüz açısından özgürlükçü örgütlenmeye uygun yeniden anlamlandırılması gerekmektedir.
Özyönetim gündem oluşturma, tartışma, kural koyma ve siyaset yapma süreçlerine yurttaşların devamlı katılımını sağlamak için özgürlükçü kurumların varlığını gerektirir. Elbette bunlar hayatın içinde, sorun ve ihtiyaç alanları üzerinden vücut bulacak özgür yurttaş meclisleri, komün ve kooperatiflerdir. Özyönetim, bir yerel yönetim biriminde yaşayanların tümünün kendi kendini demokratik şekilde yönetmesi olarak tanımlanmaktadır. Ancak böyle bir tanımlama, özyönetimi bir birimle sınırlandırmış gözüküyor. Fakat konfederatif bir örgütlenmeyle toplumsal yaşamın bütün alanlarını, her düzeyden kurumları kapsayan bir sistem olarak ele aldığında çok daha geniş bir ölçekte uygulanabilecektir.
Açık ki özyönetimlerin ruhunu zedelemeden, kendilerini sürdürebilmelerini sağlamanın en uygun yöntemi konfederal bir örgütlenmedir. Böyle bir örgütlenmede özgürlük ve eşitlik ilkesi her koşulda gözetildiği oranda konfederal örgütlenme geliştirici bir rol oynayacaktır. Aksi takdirde güçlü olanın vesayet oluşturması, zaman içinde de zayıfları özümlemesi sorunlarıyla karşı karşıya kalınabilir. Dolayısıyla özyönetim daha bütünsel bir yaklaşımla ele alındığında da özgürlük ve eşitlik olgusu korunup geliştirilebildiği oranda gerçek anlamına kavuşabilir. Yine özyönetimin özüne uygun hayat bulacağı alan, toplumsal yaşamın doğrudan varlık kazandığı alandır. Dolayısıyla toplumsal yaşamı dıştan kuşatarak, içererek, emerek var olmasını sağlayacak vazo tarzı bir yönetim şekli değildir.
Tohumun toprakla buluşması gibi kendi kendine var olabilecek doğal gelişmenin bir ürünü olarak hayat bulabildiği oranda özyönetim niteliği kazanabilir. Bu yanıyla doğrudan özneden, öznenin kendi eyleminden kaynaklanır. Bunun en iyi örneği Paris Komünü, 1905’ten itibaren şekillenmeye başlayan Rusya Sovyetleri, 1936–39 İspanya Komünleridir. Günümüz açısından da Rojava’dır. Bu deneyimlerin hemen tamamı sistemin çökmesi sonucu yerel toplulukların kendi hayatlarını eşitlikçi ve özgürlükçü bir perspektiften hareket ederek demokratik değerler etrafında idame ettirmesi ihtiyacından kaynaklanmıştır. Özellikle Rojava’da yaşanan durum, her türden özdeşleştirici, üstten biçimlendirici, tektipleştirici uygulamalar karşısında özdeş olmayanların farklılıklarıyla bir arada yaşayabilme olanağına kavuşmasıdır. Ortadoğu’da ulus-devlet çıkmazının aşılması açısından da sahip çıkılması gereken bir imkândır.
Kürdistan’da yerel yönetimler ve katılımcılık
Katılımcılığın özüne uygun işlev kazanabilmesi, yeni paradigmasal bir yaklaşımla mümkün olabilir. Bu paradigmasal yaklaşım örgütlenme sistemini, yönetim tarzını ve siyaset yapma biçimini kökten dönüştürdüğü oranda yeni bir gelişme yaratılabilir. Sayın Öcalan’ın önerdiği Cinsiyet Eşitlikçi Ekolojik Demokratik Toplum Paradigması ve Konfederal Örgütlenme modeli yeni bir paradigmanın ürünüdür. Gücün merkezde toplandığı katı hiyerarşik örgütlenme modeline karşı, güç ve yetkinin özyönetim organlarına aktarıldığı bir örgütlenmedir.
Hiyerarşik örgütlenmelerde piramidin tepesine doğru çıkıldıkça güç ve yetki artmaktadır. Tepe organlar, katılım sıfır düzeyine inmesine rağmen tasavvur edilemez yetkilerle donatılmıştır. Sayın Öcalan’ın öngördüğü yeni modelde ise, tepe organlar yetkisiz olup, güçleri alabildiğine sınırlandırılmıştır. Açık ki bu yeni paradigma kavrayışı ancak eskiden köklü bir zihinsel kopuşla gerçek anlamına kavuşabilir. Dolayısıyla eski paradigmanın ürünü zihniyet dünyasından köklü bir kopuş yaşanmadan, değişimin sağlanması çok güç olacaktır. Bu konuda önemli sıkıntılar ve kavrayış problemleri olduğu çok açıktır.
Yeni paradigma hiyerarşik örgütlenmenin krizine karşılık, toplumsal yeniden yapılanmaya yönelik köktenci bir çözüm perspektifidir. Paradigma olarak nitelendirilmesi de, sorunların çözümünü, geleneksel yaklaşımdan kökten bir kopuş temelinde ele almasıdır. Kürt Özgürlük Hareketinin bu önermeler çerçevesinde yeni paradigmaya geçiş yapmak istemesinden bu yana on yıllık bir zaman dilimi geride bırakılıyor. Dönüp geriye bakıldığında özellikle demokratik siyaset alanında, temelde de yerel yönetimler alanında kayda değer bir gelişme olduğunu söylemek çok güçtür. Esas sıkıntı politika yapma biçiminde, yeni bir zihniyetin oluşturulmasında yaşanmaktadır. Yani anlam dünyasının şekillenmesinde sorun var.
Siyaset yapma biçimiyle birlikte güç ve yetki söz konusu olduğunda politika hala eski anlam dünyası içinde hayat bulmaktadır. Yani zihinde uyanan ilk çağrışım, yetkinin her zaman üst örgütlerde olacağı şeklindedir. Dolayısıyla bir ast-üst ve tabiiyetlik çağrışımı olmaktadır. Bu nedenle politika ve politik süreçleri belirleme hala aktivistlerin kontrolündedir. Toplumsal yaşamdan koparak şekillenen bir siyaset sınıfı, en çıplak gözle gözlemlenebilmektedir. Bunun sonucu olarak yerel yönetim organları ve parlamento ilişkileri içindeki konumlanışlar, gittikçe imtiyazlı bir hal almaktadır. Siyasetin yapıcı ve yürütücüleri kimdir? sorusu gündeme geldiğinde bu organlarda yer alanlar, siyasetçi olarak ilk akla gelenlerdir. Oysa yeni paradigma kavrayışı bu çağrışımların yerini yeni çağrışımlara bıraktığı oranda gerçekleşebilir. Bu durum demokratik katılımcılığın ve politikanın gündelik hayatın doğal faaliyeti haline getirilerek tarihsel temelleriyle buluşturmasını hedefleyen yeni paradigmayla bağdaşır yanı olmadığı çok açıktır. Aynı şekilde bu durumun toplumsal yeniden inşa önünde engel olduğu da gittikçe görünürlük kazanmaktadır.
Konfederal örgütlenme, toplumsal yaşamı bütün dinamikleriyle yeniden inşayı hedeflemektedir. Dolayısıyla tüm kurumsal, örgütsel çalışmalar aşağıdan, doğrudan hayatın içinde şekillenmek durumundadır. Meclis ve komün çalışmaları da hayatın içinde ihtiyaç ve sorun alanları üzerinden vücut kazanabildiği oranda inşa süreci anlam kazanabilir. Aksi halde meclis çalışmaları ortaya çıktığı şekliyle üstten geliştirildiğinde ve önemli oranda aktivistlere dayandığında özyönetim organı olarak meclisler ağaç dalına asılmış bedenden yoksun bir elbiseye dönüşür.
HAYRİ ATEŞ: Tabi kılma değil katılımcı demokrasi ve özyönetim