"... bizler, yeryüzündeki bütün oluşlara duyduğumuz sorumluluğu, önce dille üstlendiğimiz bilmeye mecburuz. Eylem her zaman sözden sonra gelir. Duyduklarımızla kimi zaman lanetlenip kimi zaman kutsandığımız gibi, söylediklerimizle de lanetler ve kutsarız. Ağzımızdan çıkan her söz kaderimizdir." (Sema Kaygusuz)
Hayatlarımız "olmak" hevesiyle değil, devrim dahil "sahip olmak" hırsıyla geçiyor. Narkissos hikayesi bize "kendi imgesine duyulan aşkın" ilk ya da son tahlilde "hüsranla bittiğini" de anımsatır. Meltem Ahıska'nın bir yazısında "Yeninin yaratılabildiği aşkın ve arkadaşlığın can çekişiyor olması. Kendini fetiş haline getirdiğinde başkaları da cansız bir şeye dönüşüyor" demişti. "Birlik" ve "ayrılık" üzerinden birbirimizi yendiğimiz ve yenildiğimiz, daha kötüsü hep birlikte yenildiğimiz, "arkadaş", "yoldaş", "devrim" sözcüklerinin gelir kapısı haline geldiği sanal alemde bir anekdot paylaşayım: Aile-iş hayatı kıskacında bunalan Hal Niedzviecki "Dikizleme Günlüğü" kitabını yazarken bir deney yapar. Facebooktaki 700 arkadaşını bir bara davet eder. İlk içkileri o ısmarlayacaktır. Twitter'da da üç seçenek sunar; "gelemeyeceğim", "belki" ve "geliyorum." 15 kişi geleceğini, 60 kişi "belki", bir kaç yüz kişi de "gelemeyeceğini" bildirir, 23 kişinin geleceğini tahmin ederek yer ayırtır. Gün gelir, barda merakla beklemeye başlar. Sadece 1 kişi gelir. Bozulan yazar sayfasında "arkadaşlarına" sitem eder. Pek çok yanıt içinde biri düşündürücüdür: "Seninle tanışmak seni 'gerçek' insan yapacaktı; aramızda duygusal bir bağ kurulacaktı. Ancak duygusal bağlar bir paket haline gelir. İçinde suçluluk duygusu barındırır."
Sevgili Alper'in (Taş) Birleşik Haziran Hareketi'nin anlam ve önemine binaen yaptığı konuşmadaki "'Diren Lice' dediysek, Kürt kardeşlerimizin elinden tutacağız. Onları AKP’nin eline bırakmayacağız" cümlesi insanı dert sahibi yapar. Can Yücel bu söylemi "Ne kadar çok elimiz oldu, baksana,/ Tutuşa tutuşa/ Bir orman yangını gibi" dizeleriyle terslemişti. "El ele tutmak" ile Kürtleri "elinden tutup kurtarmanın" etik-politik farkını anlatmak gücüme gidiyor. "Bilen abi devrimci" bu üstten dilin "ele" vuruşunu tartışmak yerine, 6 yaşındaki torunum Nar'ın bana verdiği bir dersi paylaşayım. Nar ile ilişkimiz, "elimden tut" üzerineyken geçen hafta eşik atladık. Karşıdan karşıya geçerken her zamanki gibi, "Elimden tutar mısın" deyince NAR bana aşağıdan yukarı baktıktan sonra "Sen benim elimden tutar mısın" demez mi? Böylece Nar bir dönemin bittiğini bana ilanen duyurmuş oldu.
Bunlarla Haziran Hareketi'nin ne alakası var demeyin. Haziran'a elveren bazı arkadaşlarımla tartıştığımızda, "sen siyasetten anlamazsın, şiirle oyalan" demeye getiriyorlar. Doğrudur ben, ÖDP'nin başlangıçtaki cümlelerinin ve siyasal hattının bile çok gerisinde, sadece AKP korkusuna dayalı siyasetten anlamam. Doğrudur ben, devletin bir kanadını ve onun kaşarlanmış partisi CHP'yi "içermek" muradıyla, bilinçte ve bilinçüstünde öteki korkusuyla "dışarıda" "bırakmak" üzerine kurulan siyaseti anlamam. Doğrudur ben, yanlış sözcüklerin altında toplanmaktan, yanlış sözcüklerle yanlış yaşayıp yaşlanmaktan anlamam. Doğrudur ben, işçi, emekçi derken, Kemalizmin alameti farikası "sınıfsız, imtiyazsız bir toplum" demagojisini andıran bir biçimde ezilenlerin varlıklarını ve mücadelelerini, "Ortadoğu" diyerek Kürdistan'ı "birlik siyasetinin" pazarlıklarla dolu kum fırtınasında kaybetmekten anlamam. Dağlara, sokaklara geç kalıp, bir yerde devrim bulunca öpüp başa koymak yerine, Rojava'nın Kobanê'nin kalbini kıranları anlamam. HES'lere karşı mücadele eden Laz ninenin, "Cahilim. Okumam yazmam yok. Ama görüşüm var" cümlesine sığınarak yeni yılda kazasız belasız el ele tutuşmak dileyeyim.