Bütün savaşların asıl mağdurları; hangi tarafta olurlarsa olsunlar hep yoksullar olmuştur. Hani bir söz vardır: „Filler tepişir, otlar ezilir!“ diye! Yüzyıllardır bu hep böyle oluyor, bütün bu olan bitenler karşısında tutumumuzu bütün bir insanlık ailesi olarak değiştiremezsek; hep aynı oyunda sahne almak zorunda kalacağız. Filler tepişecek; bizler ezileceğiz! 

Birinci Dünya savaşında milyonlarca insan evlerinden barklarından oldu; hala insanlar mübadelenin kuşaktan kuşağa aktarılan acılarını yaşıyorlar. Yaşar Kemal „Bir Ada Hikayesi - Karıcanın Su İçtiği“ romanında bunu detaylıca anlatır. 

İkinci Dünya savaşında da aynı şey oldu, milyonlarca insan yerlerini yurtlarını terk etti. İnsanlar dünyanın bir ucundan başka bir ucuna gitmek zorunda kaldı. Avrupa’da Hitler Faşizminden kaçan insanları gemiler yıllarca Amerika’ya taşıdı; binlerce insan yollarda yaşamını yitirdi.

Gerçi Kürtler yerleşik bir halk, bin yıllardır kendi ülkelerinde yaşıyorlar; ancak neredeyse bir yüz yıldır ülkelerinde gördükleri zulümler ve acılar Kürtleri yollara düşürdü. 

O kadar zulme ve baskıya rağmen Kürdistan’dan kopmadılar ama gerek sömürgeciliğin sebep olduğu sosyo/ekonomik tahribat; gerekse de Kürdistan ülkesinin dört parçasında neredeyse hiç durmadan devam eden savaşlar, Kürtleri aynı zamanda bir diaspora halk haline getirdi...

Kürtlerin ezici bir çoğunluğu; maddi ve sosyal durumlarını iyileştirmek, kendileri veya ailelerinin gelecekten beklentilerini artırmak için başka bir ülkeye yerleşmiş göçmenler değiller.

İstisnalar olmakla birlikte dört parçadan Kürtlerin önemli bir kısmı daha önce yaşadıkları ülkelerde; ayrımcılığa zulme uğradıkları için çıkmışlardır göç yollarına. 

Avrupa’da birçok ülkenin vatandaşı yaşıyor, çalışıyor; ancak bu insanlar vatandaşı oldukları ülkelerin korumasından yararlanmaya devam ediyorlar. Bu insanları göç yollarına düşüren daha iyi bir yaşam standartına sahip olma isteğidir. 

Cebinde bir pasaport taşımak; geri dönebilme ihtimalinin saklı tutulması anlamına gelir, yani göçmen olarak yaşadığınız ülkede işleriniz yolunda gitmezse, en azından problemli de olsa dönebileceğiniz bir ülkeniz vardır.

Halbuki Kürtler binlerce yıldır yaşadıkları topraklarda bile ötekileştirilmeye çalışılan; Avrupa’ya daha önce nasıl gelmiş olurlarsa olsunlar; sonrasında Kürdistan ülkesinde sürdürülen insanlık dışı savaşlar nedeniyle mültecileşmiş bir halktır.

Kürtler, hangi ülkenin pasaportunu taşırsa taşısın; hiç bir ülkenin gerçek manada nisbi burjuva hukuku anlamında bile korumasında değildirler.

Bırakın siyasi mülteci olarak yurtdışına çıkmış bir Kürdü; cebinde dört parçadan herhangi birinin pasaportunu taşıyan bir Kürt bile vatandaşı olduğu ülkeye dönerse zulüm göreceği, ayrımcılığa uğrayacağı endişesini hep taşır.

Bundan yıllar önce bir toplantı için Hamburg’a gelen ve geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz değerli yazar Vedat Türkali ile iki oda bir evde Türkiye Solundan tanınmış, eski tüfek bir kaç insanla bir araya gelmiştik. O yıllarda da tıpkı günümüzde olduğu gibi Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en önemli gündemi; Kürt Sorunu ve Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’dı...

O kadar insan arasında Vedat Türkali dışında kimse Kürtleri ve Sayın Öcalan’ı anlamak istemiyordu. O odada Vedat Türkali bana „Oğlum bakma insanların solculuğuna/sosyalistliğine ateş cana değmeden acı anlaşılmaz!“ demişti. Ben o konuşmadan sonra „ateş, can ve acı“ metaforunu hep ölçü aldım ve bu ölçü olayları anlamamı kolaylaştıdı. 

Türkler ise istisnaları olmakla birlikte Avrupa’ya göçmen olarak gelmiş bir halktır; daha öncesinde mülteci olarak gelmiş olan Türklerin büyük bölümü bile bir süre sonra göçmenleşmiştir. 

Kürtler daha çok geldikleri ülkeye/Kürdistan’a dönüp bakıyorlar; bir parça statü istiyorlar, bu istek her şeyi önceliyor. Türkler ise yaşadıkları ülkelerde daha iyi yaşamak, o ülkeye entegre olmak, o ülkede politika/kariyer yapmak istiyorlar.

Galiba HDK-A’yı konuşurken farklı sosyolojilerden gelmiş olmamız bize başka şeyler söyletiyor. Her iki tarafın da birlikte çalışma konusunda çok iyi niyetli olmasına rağmen; bir türlü ortak dil bulamamasının bir sebebi de; Kürtlerin „daha çok mülteci biraz göçmen“ Türklerin ise „daha çok göçmen daha az mülteci“ olmaları gibi geliyor bana!

Bunun için karşılıklı empati yapabilmeliyiz. Ortak dili yakalamamız için birlikte çaba harcamalıyız.