1. BÖLÜM


Avrupa’da Kürdistanlı ve Türkiyeli göçmenlerin mücadelesi, son yıllarda önemli bir ivme kazandı. Bu ivmenin Kürdistan’daki gelişmelerle birebir bağlantılı olduğunu söylemek mümkün.

Eylemlerin içerik, biçim ve yoğunluğundaki niteliksel ve niceliksel sıçramanın en fazla belirginleştiği dönem, DAİŞ’in Kobanê’yi işgal girişiminin ve buna karşı direnişin yaşandığı dönem oldu. Avrupa’nın dört bir yanında yüz binlerce insan sokaklara döküldü. Başta Kürt halkının mobilize olduğu eylemler, farklı kimliklerden binlerce insanın da sahiplik etmesiyle boyutlandı, önemli bir enerji açığa çıkardı. Bu dönemde, büyük ya da küçük eylem yapılmadık herhangi bir kent kalmamış gibiydi.

Kobanê eylemlerinin hemen ertesinde, Türkiye ve Kürdistan halklarının geleceği açısından kritik önemde olduğu tespiti her kesimce yapılan 7 Haziran Seçimleri kapıya dayandı ve bu kez “HDP ruhu” Avrupa’yı gezinmeye başladı. Bu dönem, Kobanê eylemleri dönemindeki “refleksin” biraz daha “örgütlenebildiği”, yeni mücadele mevzileriyle buluşmaya başladığı bir dönem olarak tarif edilebilir. Öyle ki, birkaç aylık planlamalar içeren takvimler etrafında, daha önce hiç bir araya gelmemiş olanlar bir araya gelme, birbirini tanıma imkanı buldu.

Kürdistan’a yönelik savaş konseptinin devreye girmesi, öz yönetim direnişlerinin başlamasıyla birlikte ise en başta bir bocalama yaşandığı, tüm kurumların ortak tespiti. Fakat direnişin ve devlet terörünün boyutları görünür oldukça sokak da hareketlendi. Giderek daha fazla merkezde, daha fazla insanı bir araya getiren eylemler örgütlenmeye başlandı.

Ama bir soru, hala ortada duruyor... Her yerde yüz binleri sokağa döken, seçimlerde yüz binlerce oy ve birçok ülkede birincilik sonucunu yaratan o “potansiyel”, en sonuç alıcı biçimle, kurumsallıkla harekete geçirilebiliyor mu?

Başka bir açıdan: Bu oldukça büyük potansiyel, Avrupa ülkelerindeki temsiliyet mekanizmalarında (parlamentolar, sivil toplum örgütleri, sendikalar vs.) gücüne yaraşır bir karşılık buluyor mu?

Bu soruların yanıtlarındaki muğlaklık, yeni kurumsal yapılara, birliklere ilişkin tartışmaları da beraberinde getiriyor. Daha önce bu sorulara Kürt cephesinde “Demokratik Kürt Toplum Merkezleri”, birleşik cephede ise Avrupa Barış ve Demokrasi Meclisi (ABDEM) ve Demokratik Güç Birliği Platformu (DGBP) gibi oluşumlarla yanıt bulunmaya çalışıldı; ancak bir türlü “sahada” istenen verimlilikte bir sonuç elde edilemedi. Eylemler, dönemsel reflekse sıkışıyor; potansiyel örgütlenemiyor; dolayısıyla “malzemeye” yaraşır bir “ürün” ortaya çıkamıyordu.

Avrupa’daki örgütler bu kapsamda yeni bir tartışma sürecine giriyor: Avrupa Demokratik Toplum Kongresi’nin (KCD-E) önerisi üzerine Halkların Demokratik Kongresi’nin Avrupa’daki Kürdistan ve Türkiyeli göçmen örgütler içinde de, tabii özgün bir biçimle, örgütlenip örgütlenemeyeceği tartışması... Bu kapsamda ilk büyük toplantı da 28 Şubat tarihinde Köln’de, geniş bir katılımla gerçekleştirilecek.

Avrupa’daki örgütlerle, bu tartışma sürecini ve mücadelenin ihtiyaçlarını konuştuk.



Koç: Çok güçlüyüz ama...


Yüksel Koç, Avrupa’daki Kürdistanlı ve Türkiyelilerin yakından tanıdığı bir isim. KCD-E’ye bağlı en kitlesel örgütlerden biri olan Almanya Demokratik Kürt Toplum Merkezi’nin (NAV-DEM) Eşbaşkanı. Ayrıca HDK-Avrupa önerisinin de sahiplerinden... Bu nedenle, onun görüşleriyle başlamak isabetli olabilir.

Koç, 7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri dönemlerinde, yalnızca Almanya’da 2000 gönüllünün çalışmalara katıldığını hatırlatarak başlıyor sözlerine. Ardından gerçekler: Yurtdışında 250 bine yakın oy alan HDP, birçok ülkede de birinci parti oldu.


‘Çalışan biz, temsilci onlar!’

Şöyle devam ediyor Koç: “Güçlüyüz ama buradaki meclislerde gücümüze denk bir temsiliyetimiz yok. Birkaç kişiyi geçmiyor. Biz burada çalışıyoruz; ama işçi sendikaları başkasının elinde. Özne olmalıyız ki, ülkemizde de daha çok yardımcı olabilelim. Seçimlerde aldığımız oy oranıyla, komisyonlarımızdaki motivasyonla, ortak çalışma kültürüyle de bunu gördük. Ama tek tek yaptığımız zaman eksik bırakıyoruz hepimiz. Seçimlerde nasıl herkes bir araya gelip çalıştıysa, şimdi de daha geniş anlamda bir araya gelmeliyiz.”


‘HDK-A iki ayaklı olmalı’

Peki ama nasıl? Koç, HDK önerilerinin demokrasi mücadelesi veren herkesi kapsamayı hedeflediğini ama kimsenin birbirine benzemesini istemediğini söylüyor ve devam ediyor: “ABDEM ve Güç Birliği ile, eksik de olsa, tam istediğimiz gibi olmasa da bir adım attık. Ama biz yaşadığımız ülkelere yönelik çalışmalarda yetersiz kaldık. Mesela biz neden ortaklaşarak Türkiye’de 80 milletvekili çıkarabiliyoruz da, Avrupa’da 15-20 vekil bile çıkaramıyoruz? Oy potansiyelimizi ve gücümüzü gördük. Fakat Avrupa’da devrimcilerin, demokratların adayları değil başkaları seçiliyor. Oysa biz buradaki siyasetin de öznesi olabiliriz. HDK-Avrupa’nın bu nedenle iki ayağı olmalı: Birincisi, ülkedeki mücadele; ikincisi ise Avrupa’daki eşit haklar mücadelesi... Hayatın her alanında bu platformun mevziye dönüştürülmesi gerekiyor.”


Oktay Vural nasıl çağrılır?

Bu noktada Koç, çarpıcı bir örnek veriyor. Almanya’daki en önemli fabrikalardan olan Mercedes, Opel ve Ford fabrikalarında en çok Kürt ve Türk işçiler çalışıyor; ama sendika yöneticileri devrimciler, demokratlar değil. Daha çok milliyetçiler ve radikal İslamcılar, sendikalara göçmenler adına yöneticilik yapıyor. Demokratik güçlerin bu “özne olamama” halinin vahim bir sonucu, geçen sene iki bine yakın Türk ve Kürt işçinin çalıştığı Mercedes fabrikasında ortaya çıkmış. Metal Sendikası, Türkiye ve Kürdistan’daki gelişmeleri göçmen işçilere anlatması için kimi davet etmiş dersiniz? MHP Grup Başkan Vekili Oktay Vural.

Koç, bu örneği verdikten sonra devam ediyor: “Madem ki insanlarımız burada emekçi olarak çalışıyor; madem özgürlük, eşitlik, kadın özgürlüğü diyoruz; o halde hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmamamız gerekiyor. Evet, çok güçlüyüz ama bu gücümüzü tam harekete geçiremiyoruz.”



AvEG-Kon: Örgütsüzlük, güçsüzlüktür


Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon), Türkiyeli göçmenler için önemli bir örgüt. Almanya’da Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu (AGİF), Fransa’da Türkiyeli Göçmen İşçiler Kültür Derneği, Belçika Göçmenler Kolektifi gibi birçok örgütün çatı örgütü olan AvEG-Kon’un eşbaşkanı Baki Selçuk’la da, ortak mücadele cephesi ihtiyacını konuştuk.

Selçuk, HDK-Avrupa tartışmasını çok önemsiyor. Diyor ki, “Her şeyden önce Avrupa’da oldukça geniş bir göçmen potansiyeli var, Türkiyeli ve Kürdistanlı. Bu geniş potansiyeli bir araya getirebilmek veya Türkiye’deki faşist iktidarın, diktatörlüğün etkisinden kurtarabilmek, devrimci demokratik bir zeminde, muhalif bir cephede buluşturabilmek önemli. Bunun için bazı platformlar oluşturuldu. DGBP ve ABDEM bunun örnekleri... Seçim sürecinde daha geniş bir ortak çalışma zemini yakalanabildi. Amacımız bütün bu mevcut AKP iktidarına, faşist devletin zulmüne, sömürüsüne karşı güçleri ortak bir zeminde bir araya getirebilmek...”


‘Potansiyel örgütsüz olunca...’

Selçuk’un başka bir tespiti, birliğin zayıfladığı dönemlerde etkisi hemen hissedilen duruma ilişkin: “Demokratik, ilerici potansiyel örgütsüz olduğu zaman, birbirinden habersiz veya uzak durduğu zaman, yaşam alanlarımız olan Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde de gücümüzü hissedemiyoruz, ortaya çıkaramıyoruz.”

Bu “birlikte olamama halinin” sendikalarda ve parlamentolarda da etki güçlerini zayıflattığını belirten Selçuk, “İşyerlerindeki sorunlarımıza, sendikalara dönük de ortak hareket zeminini yakalamak için daha fazla birlikte çalışmak gerekiyor. HDP bunu yaratabilir” diyor.


‘Gelin, hiç değilse tartışalım’

Kendileri de dahil olmak üzere göçmen örgütlerinin, göçmenlerin yaşadıkları ülkelerdeki sorunlarına ilişkin çok yetersiz olduğu değerlendirmesini yapan Selçuk, aynı durumun fabrikalarda ve göçmen işçiler arasında olduğu kadar göçmenlerin parlamentolardaki varlığı açısınan da ciddi bir soruna tekabül ettiğini söylüyor.

HDK-Avrupa konusunda bazı farklı, olumsuz yaklaşımların da olduğunu aktaran Selçuk, herkese, hiç değilse tartışma toplantılarına katılmaları çağrısında bulunuyor ve devam ediyor: “Ülkede bir deneyim var: HDP deneyimi. Bizim de burada deneyimlerimiz var: ABDEM ve DGBP. Bu deneyimlerden yeni bir birlikteliği, mücadeleyi nasıl kurabiliriz, bunu tartışacağız. Yalnız başımıza yürüteceğimiz mücadeleyle ortak yürüteceğimiz mücadelenin farkı seçim döneminde de ortaya çıktı. O yüzden bütün kurumlara çağrı yapıyoruz. En azından tartışmalara katılmalarını istiyoruz.”



DİDF HDK-Avrupa’ya karşı


Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu (DİDF) da Avrupa’daki Türkiyeli göçmenler açısından önemli bir örgüt. Farklı ülkelerde binlerce üyesi bulunan federasyon, Halkların Demokratik Kongresi’nin Avrupa’da örgütlenmesine karşı çıkıyor.

Federasyonun önemli isimlerinden biri olan Yönetim Kurulu Üyesi Hüseyin Avgan, “Daha önce, ABDEM’in kuruluş sürecinde de açık ve net ifade ettik: Avrupa’da yaptığımız birliklerin Türkiye’dekilerin kopyası olmaktan uzak olması gerekiyor. Çünkü burada da bir yaşantının içindeyiz” diyor.

“Kalıcı, alttan üste doğru bir örgütlenmenin buradaki güçlere de, Türkiye’deki demokrasi güçlerine de katkısı olmayacağını düşünüyoruz” diyen Avgan, devam ediyor: “ABDEM’de de sorunlar yaşanıyor. Ama ABDEM’in, barış sürecinin desteklenmesi gibi somut belirlenmiş talepleri var ve bunların daha yaygın biçimde destek bulabileceği düşüncesindeyiz. Soyut, Türkiye’de yaşayan bir örgüt gibi oluşacak programın, çalışma anlayışının ise aksine bu birliğe zarar vereceği, her noktada yeniden tartışmaların olabileceği kaygısını taşıyoruz.”

Diğer göçmen örgütleriyle ortak noktalarının olduğunu ama her anlamda da ortak olmadıklarını söyleyen Avgan’a göre, diğer örgütlerin mesela “bir asgari ücret talebi yok.”


‘Yeni kurumlaşmayla çözülmez’

Peki Avrupa’daki sendikalar, sivil toplum örgütleri ve parlamentolarda Türkiyeli demokratların yetersizliğinin aşılması için DİDF’in önerisi ne? Bu soruyu yönelttiğimiz Avgan, şöyle yanıtlıyor: “Sorunların yeni kurumlaşmalarla çözülebileceği düşüncesinde değilim. Özellikle ABDEM çalışmalarının, yoğunluğun da getirdiği sorunlardan dolayı, değerlendirmesi yapılamıyor. Ben çalışmaların, ancak var olan somut işlerimizi dönüp dönüp yeniden değerlendirilerek ilerletilebileceği düşüncesindeyiz.”

Avgan’a göre, mesela Mercedes fabrikasında, diğer göçmen örgütleriyle Türkiye’de yaşananlara ilişkin bir toplantıda birleşmeleri mümkün olabilir; “Ama” diyor, “mesela bir asgari ücret tartışmasında zorlanacağımızı düşünüyorum.”



Haftalarca randevu bekliyoruz, çünkü ‘içeride’ kimsemiz yok!


Cansu Özdemir, sürekli yapılan “Avrupa’daki yerel parlamentolarda varlık gösteremiyoruz” eleştirisinin yanıtı olmuş isimlerden biri. Hamburg Eyalet Parlamentosu’nda milletvekili. Meclisteki oturumlarda, Kürtleri ve Türkiyeli demokratik güçleri temsil eden bir vekil olarak önemli çalışmalara imza atıyor.

Özdemir’e göre, Halkların Demokratik Kongresi’nin Avrupa’da örgütlendirilmesi, çok önemli bir adım olabilir. Genç parlamenter, “birlikte çalışmanın” diplomasideki olumlu etkisini Kobanê eylemlerinden bu yana gördüğünü, yaşadığını anlatıyor. “Böyle, herkesi kapsayan bir heyetle Türkiye ve Kürdistan’ı temsil ettiğimizde yaklaşım daha farklı oluyor” diyor.

Kürt sorunu açısından da birliğin önemli olduğunu belirten Özdemir, şöyle devam ediyor: “Çünkü sorun, sadece Kürtlerin sorunu olarak tartışılmıyor, bütün halkların sorunu olarak görülüyor artık. Alman siyaseti de böyle düşünüyor. Meclis’te bu tartışmayı yürüttük. O yüzden şimdiye kadar farklı oluşumlar vardı; DGBP, ABDEM gibi... Ama hep bir kafa karışıklığına yol açıyor. Nerede yer alayım, orada mı, burada mı, diye soruyor insanlar... Bir çatı örgütü, bu karışıklığı ortadan kaldırabilir.”


‘İlişkiler kazanımcı olur’

Özdemir’in dikkat çektiği bir başka nokta, Avrupa’daki seçim dönemleri... Şöyle örnekliyor: “Örgütlü olduğumuzda, Aleviler, Kürtler, Türkler hep birlikte HDK çatısında birleşmişse, herhangi bir adayı desteklemeleri çok daha değerli olur. Bütün partiler bu desteği ister ve kendilerini ona göre şekillendirmek zorunda kalır. Bunu herkes çok önemsiyor. Şimdi ise ayrı ayrı... İşte Sol Parti’nin Kürtlerle farklı bir diyalogu var; Süryaniler, Hristiyan Demokratlar’la görüşüyor; Aleviler, SPD’yle görüşüyor. Ama birleşirsek, hepsiyle de ilişkilerimiz daha kazanımcı hale gelir.”


Bir kuşak ve yeni sorunlar...

Böyle bir birliğin Avrupa’daki yerel parlamentolar konusunda mutlaka daha yoğun çalışması gerektiğini ifade eden Özdemir, bu konudaki eksiği de kendi deneyimini örnek vererek anlatıyor: “Çok geç başladık bu işe. Benim kuşağımla birlikte aslında... Seçimlere girdiğimde, kampanyanın nasıl yürütüleceğini bile bilmiyorduk. Hamburg’da şimdi bunu aştık ama farklı eyaletlerde halen bu sorunlar yaşanıyor. Oysa Avrupa’da şimdi yapabileceğimiz en önemli şeylerden biri diplomasi. Halen istediğimiz düzeye ulaşamadık. Sendikalardan haftalarca bir randevu almak için bekliyoruz; çünkü içeride kimsemiz yok. Bunun için örgütlenmemiz gerekiyor.”

Kobanê eylemlerinden bu yana giderek büyüyen mobilizasyona karşılık gelen bir yaklaşıma da ihtiyaç olduğunu belirten Özdemir, “Mesela o dönemlerde gelen 17-18 yaşındaki gençlerimize bakıyorum. Siyaseti dernekler üzerinden değil, Facebook üzerinden öğrenmiş onlar. Buna uygun çalışmalar yapmamız gerekiyor. Ama genelde hep, ‘İşte seçimler geldi, adayımız kim’ tartışmasıyla bakılıyor, bu doğru değil.”


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ