
AKP’yi, Erdoğan’ın adım adım geliştirdiği dinci faşizmi, tek adam diktatörlüğünü durdurmakta en önemli yöntemin HDP’nin seçim barajını aşması olduğu konusunda hemen herkes hemfikir.
Ben barajın aşılması sonucunda ortaya çıkacak muhtemel bir başka toplumsal gelişmeye dikkati çekmek istiyorum.
AKP ve Erdoğan’a karşı olan ama gelecek konusunda da umutsuz olan kimi “demokrat”, “aydın” kişilerin son yıllarda daha fazla dillendirdikleri bazı düşünceler şöyle:
“Bu halktan adam olmaz, baksanıza açıkça kendisine, emeğe düşman olan bu partiyi destekliyorlar…”
“Her halk kendisinin layık olduğu bir yönetim tarafından yönlendirilir. Türkiye’deki halk da böyle bir parti tarafından yönlendirilmeye layıktır….”
Ve benzeri başka söylemleri sık sık duymaya başladık.
Seneler önce İstanbul Kitap Fuarı’na gitmek için yola çıkmıştık. Arabada Cezmi Ersöz, ben ve kitapları aynı yayınevinde yayınlanmakta olan çok tanınmış, “meşhur” bir şair daha vardı.
Marmara Denizi’nin kenarındaki çimenlerde “halkımız” mangallarını yakmış, çocuklar çimenlere dağılmış oyun oynuyor, evde hazırlanmış yiyecekler yer örtülerinin üstüne dizilmiş, kimi erkekler pijamalarıyla oturuyor...
Bu manzarayı gören meşhur şairimizin söylediklerini hiç unutmadım:
“Bakın işte bu gördüklerimizin sayesinde AKP iktidar oldu. Bunlara insan demek bile içimden gelmiyor. Gübre bunlar, gübre…”
Oysa aynı şair bu halk için; “Ey halkım...“ diye başlayan şiirler yazıyor, kitapları binlerce satıyor, bu “halk” sayesinde para kazanıyordu.
16 Haziran 1953 tarihinde Demokratik Alman Cumhuriyeti’ndeki işçiler mevcut hükümete karşı ayaklanmıştı. İsyan ancak Sovyet tanklarının ülkeye girmesi ve yüzlerce işçinin öldürülmesiyle bastırılabilmişti.
Brecht bu isyanla ilgi anımsıyabildiğim kadarıyla şunları söymişti:
“Bu halk mevcut yönetimi ve partiyi istemiyor. Parti ve hükümet ise kendisinin haklı, işçilerin haksız olduğunu iddia ediyor.
Hükümet iktidarı bırakmak istemediğine göre, kendisini beğenmeyen bu halkı başka topraklara sürmeli ve kendisini beğenen yeni bir halkı getirmelidir…”
Brecht’in bu ironik söylemi Türkiye için de geçerli değil midir?
Kanımca Türküyle, Kürdüyle, Ermenisi, Lazı, Çerkeziyle bu halkı aşağılamak yerine bu halkın niye AKP’ye oy verdiğini düşünmek gerekir.
Onlarca yıldır Türkiye’de halklar rezil bir propogandayla zehirlendi, ezildi, ötekileştirildi. Biber gazıyla, TOMA’larla, kurşunla, copla kitleler sessizleştirildi.
Bu sessizliğe, bu yılgınlığa karşı başlangıçta bir avuç olan Kürt gerillalarının sürdürdüğü mücadele ilk panzehir oldu.
Kendilerini halkı için feda eden gerillalar bir halkın uyanışını, ayağa kalkışını, dik duruşunu gerçekleştirdi.
Kürt halkının büyük bir çoğunluğu da serhildanlarla ayağa kalkmayı başardı.
Bu onurlu direniş Türkiye’nin Batısı’na ise yansıtılmadı. Rezil, çarpıtılmış bir propaganda ile Devletin, hükümetlerin yalan makinları halkların kamplara bölünmesi, birbirlerine düşman edilmesini sağlamak için sürekli çaba harcadı.
Oysa Türkiye’nin yakın tarihinde fabrikaları işgal edenler, 1 Mayıs’larda alanları dolduran yüz binler aynı halk değil miydi?
En son Gezi direnişini gerçekleştirenler başka bir halkın çocukları mıydı?
Elbette değil...
Halka güvenmeli, bu sessizliğin geçici olduğunu bilerek geleceğe bakmalıyız.
HDP’nin barajı aşması ve meclise altmış-yetmiş milletvekili ile girebilmesinin kanımca en önemli yanı; bu umutsuzluğun, bu sessizliğin kırılması olacaktır.
Güven duygusu, “istersek demek ki başarabilirmişiz” duygusu daha da pekişecek ve demokratik bir Türkiye’nin ilk adımları böylece atılmış olacaktır.
Barajın aşılmasıyla, kitlelerin özgüven duygusu gelişecek, mücadele azmi büyük bir ivme kazanacak, halkların yeniden özgürlük, demokrasi, barış ve kardeşlik için ileri atılması sağlanmış olacaktır.
Not: Benim bu satırları yazdığım saatlerde, Renault-Tofaş ve otomativ sanayiindeki birçok fabrikada işçilerin direnişi gelecek için umutlu olmamızın bir işareti, nedeni değil midir?