Türkiye ağır sorunlar ve çatışma ortamında seçimlere gidiyor. Birçok çevrenin kafası karışık. Bir saray darbesi sonucu seçimlerin gündeme geldiğini CHP dahil birçok parti ve çevre kabul ediyor. Hem “Darbe yapıldı” diyorlar hem de darbe yapanların arkasından sürüklenerek seçimlere gitmeyi kabul ediyorlar. Halbuki CHP ve HDP bu darbe oyununu seçimleri boykot ederek boşa çıkarabilirdi. Ancak görülen o ki CHP krizin derinleşmesinden korkuyor. Göz göre göre AKP’nin darbe koşullarında seçimlere gidiliyor. Bu somut durumu doğru tespit çok önemlidir.
AKP savaşı tırmandırarak HDP’yi baskılamaya, tutuklamalarla da çalışamaz hale getirmeye çalışıyor. Savaş ortamında hem demokratik bir seçim yarışını engelleyecek hem “PKK ile savaşıyorum bana oy verin” diyecek. Ayrıca bana oy vermezseniz kaos-kriz çıkar diyerek halka da baskı ve şantaj politikasıyla gitmektedir. Bunun yanında sandık hileleri dahil gayri ahlaki yolları ve psikolojik savaş yöntemlerini bol keseden kullanmaktan çekinmemektedir. AKP iktidarda kalmayı ölüm-kalım ikileminde ele almaktadır. Seçimlerde kaybetme durumunda bile iktidarı bırakıp bırakmayacakları bile tartışma konusudur. Çünkü seçilmiş parlamentoyu işletmemiş ve lağvetmişlerdir.
Halk iradesini açıkça tanımayan ve geçersiz sayan bir zihniyetin demokratik bir seçime izin vermeyeceği açıktır. Muhalefet partileri bu darbe oyununu sırf bir seçimde AKP’den belki kurtuluruz diye kabul ettiler. Bu görüş anlaşılan ağır basmaktadır. Ancak AKP’nin adil ve serbest bir seçim yapmayacağını da herkesin iyi bilmesi gerekir. Ayrıca “Öz yönetim istiyoruz, bu darbe ve oyunlardan bıktık artık, kendimizi yöneteceğiz” dedikleri için mahallelere, şehirlere saldırılar düzenlenmektedir. Kürdistan’ın birçok ilçesi, yerleşim birimi ağır yıkım ve saldırılara maruz kalmaktadır. Korkunç bir propaganda ve psikolojik savaş eşliğinde adeta Türkiye işgal edilmiş de devlet güçleri bu işgali durdurmaya çalışıyor. Kürtlere, “Kasabasını, şehrini yönetmek istiyor” diyor. Bu kadar saldırı gerekli mi? Sorusunun bile sorulmasına olanak bırakmıyorlar.
Kürt halkı, “Türk ordusu Kürdistan’dan çıksın biz ayrı bir devlet kurmak istiyoruz” demiyor. PKK’nın böyle bir talebi ve stratejisi de yok. İstenen sadece Kürt halkının iradesinin de biraz devreye girmesi, bu kadar tek yanlı ve üstten yönetme alışkanlığından vazgeçilmesidir. Vay bunu isteyen sen misin diye bütün ordu, özel harekat güçlerini, kontr-gerillayı Kürtlerin üzerine saldırtıyor. Hiçbir savaş kuralına uyulmuyor. Mezarlıklara bile saldırılıyor. Devletin elindeki tüm uçuklar, helikopterler aralıksız her tarafı bombalıyor. Generaller orta düzeyi aşan bir savaş yürüttüklerini itiraf eder oldular. 24 Temmuz’dan bu yana iki bini aşkın bombanın uçaklardan atıldığını açıklıyorlar. Kaç ton bomba, kaç yüz bin merminin mahallelere atıldığını hesaplayan bile yok. Bu kadar ağır ve yıkıcı savaşın altında yatan neden acık ki, PKK’nın şu ya da bu hatası değildir. Bu, tarihsel Kürt inkar ve düşmanlığının terk edilmemesinden kaynaklanmaktadır.
Türk devleti, Erdoğan eğer Kürt halkının varlığını ve haklarını tanıyıp kabul etseydi yasal demokratik bir yol izler, bir çözüm ve uzlaşma yolu bulurlardı. Kürt tarafı “Ben görüşmem, uzlaşmam” demiyor. Tam tersine çözüm için proje hazırlayan yol ve yöntem öneren, Başkan Apo ve PKK idi. Hükümet somut hiçbir çözüm önerisi ve projesi sunmamıştır. Sadece bir süreç söylemi ve İmralı ile diyaloglar vb. vardır. Resmi, bağlayıcı hiçbir adım atılmamıştır. Herhangi bir gözlemci ve hakem güç kabul edilmemiştir. Çözüm isteyen bir güç böyle mi davranır? Hakem ve gözlemci bir güçten neden korksun veya reddetsin? Bütün bu tarihsel sorunlar ve doğrular ortada dururken PKK ve Kürtleri suçlamak düşmanlık ve kötü niyetten başka bir şeyle açıklanamaz.
Kürdistan’da yaşayan halklar bölgelerinde yönetimlerini kurup “Ben kendimi yöneteceğim” deyince neden bu kıyamet koparılıyor. Erdoğan meydanlarda “halkın iradesi” deyip duruyordu. İrade denen şey Kürtlerde yok mu, ya da Kürtler için geçersiz mi, Kürtler böyle şeylere layık değil mi? Bazı hain Kürtleri TV’lere çıkarıp “Bizi Erdoğan ve AKP yönetsin biz özerk yönetimler istemiyoruz” diye konuşturuluyorlar. Hizbullah artıklarını cilalayıp AKP’nin Tv’lerine çıkarıp öz yönetimleri gözden düşürmeye çalışıyorlar. Halkın meclislerini kurup kendisi hakkında karar alması, güvenliğini sağlaması, sağlık ve eğitim hizmetlerini örgütlemesi neden bu kadar saldırılara hedef olmaktadır? Devlet bugün Kürdistan’da polis, özel kuvvetler ve asker dışında herhangi bir temsile sahip değildir. Devlet açık bir zor aygıtı olarak orta yerde durmaktadır.
Halkın seçtiği belediye başkanları, devletin atanmış memurları tarafından görevden alınmaktadırlar. Bu faşizm ve despotik bir yönetimden başka biçimde tanımlanamaz. Halk her kademede yöneticisini seçmelidir ve iradesi önünde barikatlar kurulmamalıdır. Irkçı ve faşist yasalara, darbe hukukuna dayanarak artık Kürtler ve Türkiye yönetilemez.
Bu ağır saldırı ve çatışma ortamında seçim yapılabilir mi? Bu ciddi bir soru olarak orta yerde durmaktadır. AB, ABD ve Türkiyeli tüm demokrasi güçleri bu soruyu sormalı ve hükümetle bu temelde muhatap olmalıdırlar. HDP, 7 Haziran’da büyük bir çıkış yaptı. Toplumsal temeli giderek büyüyen bir parti durumunda. Demokrasi isteyen güçler HDP’yi yalnız bırakmamalı. Şimdi de HDP düşman ilan edilip ağır saldırı altında tutulmazsa oylarını artıracaktır. Bu haliyle HDP, Türkiye’de biricik demokratik bir seçenek ve adres durumundadır. AKP belasından ve Erdoğan şerrinden Türkiye’yi kurtarmak gerekir deniyorsa HDP sahiplenilmeli.